|
Riyad Kitap
Fuarı ve Bazı Hatıralar
Mehmet ALTAN
Sızıntı Aralık 2006
‘Riyad Kitap Fuarı 2006’ Suud tarihinde hiçbir
kitaba engel konmayan, sansür uygulanmayan ilk fuar olması hasebiyle
önemliydi. Fuar mekânı oldukça güzel ve kullanışlı, stand sahipleri de
organizasyondan memnundu.
Suudi Arabistan Yüksek Öğretim Bakanlığı tarafından düzenlenen fuara
rağbet, beklenenden çok fazlaydı. Doğrusu burada kitaba bu kadar ilgi
gösterileceği aklıma gelmezdi. Fuar süresince konferanslar
tertipleniyor, çeşitli mevzular dünyanın değişik yerlerinden gelen ilim
adamlarının müzakeresine açılıyor ve ziyaretçilerin bilgilendirilmesi
sağlanıyordu.
Kadınların fuara ilgisi erkeklerden hiç de geri değildi. Hattâ haftanın
belli günleri ailelere ayrılmıştı.
Buradaki insanlar Osmanlı’ya hayrandı, bu yüzden de onun tarihini
öğrenmeyi arzu ediyorlardı. Standımızda binlerce tarih kitabının
satılması bunun bir göstergesiydi. Bir müddet sonra talebi karşılayamaz
hâle geldik. Elimizdeki ‘Osmanlı Padişahları Albümü’ ilk üç günde,
fiyatları normal kitaplara göre yüksek olmasına rağmen bitti. Osmanlı
Padişahları Albümü’nü gören kadın-erkek herkesin; “Hangisi Fatih Sultan
Mehmed, hangisi Abdülhamid, hangisi Osmanlı’yı kurmuş, son sultan
hangisidir?” şeklindeki meraklı ve heyecanlı sorularına muhatap olduk.
Standa gelenlerin bazıları “Osmanlı’nın Asir bölgesi veya Necid bölgesi
tarihi hakkında kitabınız var mı?” diyerek belli bir bölgenin tarihini
soruyordu. Bu hususta o insanlara karşı mahcup düştüğümüzü söylemeliyim.
Bizlere, “Bunlar sizin tarihiniz, neden bunlarla ilgili kitaplar
getirmiyorsunuz?” diye sitem ediyorlardı. Ülkemizde, bu konuda yazılmış
tarih kitapları var mı, bunu bilmiyorum. Ama bu, bilhassa Başbakanlık
Osmanlı Arşivleri tarafından acilen karşılanması gereken bir ihtiyaç
olarak karşımızda duruyor. Bu insanlara, tarih kitaplarına neden bu
kadar ilgi duyduklarını sorduğumuzda, onlardan “Biz Osmanlı’yı
seviyoruz.” cevabını aldık.
Halktan akademisyenlere, sanatçılardan tv programcılarına kadar fuara
gelen hemen herkesten kitaplar ve ülkemiz hakkında müspet ifadeler
duyduk. Bize en çok sorulan, “Kitabeviniz burada nerededir?” sorusuydu.
Fuarda, unutamayacağım çeşitli hâdiseler yaşadım:
Bir hanım, Sultan 2. Abdülhamid’in hayatını anlatan müstakil bir kitabı
aldıktan sonra öptü, “Sen başımızın tacısın!” diyerek başına koydu ve
bizim şaşkın bakışlarımız arasında gözden kayboldu.
Mukaddes Emanetler kitabının Türkçe ve İngilizcesini gören hemen herkes
hayrete düşüyor ve eserin Arapçasının olup olmadığını soruyordu.
Yirminci yüzyılın büyük âlimi Bediüzzaman’ın (ra) Arapça dâhil çeşitli
dillere çevrilmiş eserlerini bilenler onun için “müthiş bir adam”
demekten kendilerini alıkoyamıyorlardı. Üstad Hazretleri’ne ve
eserlerine gösterilen bu alâkayı görenler de mutlaka bir kitabını
alıyordu.
Daha önce Mekke ve Cidde’deki fuarlardan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin
kitabını almış olanlar memnuniyetlerini ifade ediyorlardı. Hocaefendi’yi
anlattığımız bir beyefendi, “Senin uygun gördüğün bir kitabını alayım.”
dedi. Ayrıldıktan beş-on dakika sonra çıkageldi. Heyecanlanmıştı. Hemen
sordu: “Biraz önce sizden aldığım kitaba bir göz atayım, dedim. Aman
Allah’ım bunlar ne güzel ifadeler, bu ne güzel bir kitap! Ben hayatımda
böyle şey okumadım, duymadım! Bana onun diğer kitaplarını da verir
misiniz?” Tavsiyemiz üzerine Pırlanta Serisi’ni aldı.
Yine bir başka beyefendi, ‘Pırlanta Serisi’nden İngilizce ve Arapça
kitaplar aldı. Ertesi gün tekrar gelip yine aynı seriden çok sayıda
kitap alınca merak edip, bir kitabevi sahibi olup olmadığını sorduk.
“Hayır, ben bu kitapları çok sevdim, çevreme hediye ediyorum. Hattâ dün
Avustralya’ya giden bir yakınım vardı, aldığım İngilizce kitapların
hepsini oraya gönderdim.’ dedi.
Şâhit olduğum ve tesirinden hâlâ kurtulamadığım diğer bir hâdise ise
şuydu:
Standımızın yanı başındaki kafeteryanın önü bir akşam vakti her zamanki
gibi kalabalıktı. Bu sırada bir çocuk çığlığı koptu. Önce pek
önemsemediğim, ama kısa bir süre sonra gittikçe artan bu çığlık alâkamı
çekti. Bir arkadaşımız sakinleştirmek için, çocuğa renkli-resimli bir
çocuk hikâyesi uzattı. Çocuk arabasında oturan, iki yaşlarındaki bu
küçük beyefendi kitabı aldığı gibi yere fırlattı. Bunun üzerine ben de,
dikkatini çekebileceğini tahmin ettiğim bir başka renkli kitabı uzattım;
çocuk onu da savurup attı. Arabanın başında duran annesine, ‘Bu çocuk
niye ağlıyor?’ diye sorduğumda kadın, ‘Şuradaki küçük kitabı istiyor.’
diyerek, masanın üzerinde toplu hâlde duran Bediüzzaman (ra) tarafından
telif edilmiş küçük risaleleri işaret etti. Ben hemen, bu kitaplardan
birini çocuğa uzattım. Annesi, ‘Sadece şunu istiyor.’ diyerek Âyetü’l-Kübra’yı
gösterdi. Ben de kadına, ‘Bu çocukta bir sır var. Küçücük çocuk, bu
kitabı ne yapacak?! Demek ki, bu kitabı sizin okumanız gerekiyor. Çocuk,
bu kitabı sizin için istiyor, siz bu kitabı alın.’ dedim. Bunun üzerine,
kadın kitabı satın aldı ve çocuğuna verdi. Çocuk kitabı eline alır almaz
sustu. Kitabın önüne arkasına baktı ve kucaklar gibi göğsüne bastı.
Ardından kitabı açtı ve sanki yıllardır hasret kaldığı birinin
fotoğrafına bakıyormuş gibi yazılara baktı.. baktı… O kitaptaki
yazılardan ne anlıyordu da, iştiyakla o yazılara bakıyordu, ben hâlâ
çözebilmiş değilim.
Emirdağı’nın mânidâr bir hâtırası
Beş seneden beri teneffüs için Emirdağı’nın etrafında paytonla gezdiğim
zaman, garip bir tarzda, bir yaşından yedi yaşına kadar küçücük çocuklar
valide ve pederlerine karşı gösterdikleri alâkadan ziyade bir iştiyakla
paytonuma koşup elime sarılıyorlardı. Hattâ bir iki defa payton altına
düşüp harika bir tarzda zarar görmeden kurtuldular. Hattâ hiç beni
görmeyen, bilmeyen bir ve iki, üç yaşında çocuklar yalın ayak dikenler
içinde koşa koşa paytona yetişiyorlar, büyük adamlar gibi temenna edip
‘Elinizi öpelim.’ derlerdi. Bu hâle hem ben, hem kardeşlerim ve görenler
hayret ediyorduk. Bu hâl bir mahalleye mahsus değil; her tarafta hattâ
köylerinde aynı hâl devam ediyordu.
Beni aldatmayan bir hatıra-i hakikatle benim ve arkadaşlarımın
kanaatimiz geldi ki, bu mâsum taifenin mâsumiyetleri cihetiyle, sevk-i
fıtrî denilen bir hiss-i kablelvuku ile, Risale-i Nur’un bu memlekette
mâsum çocuklara ve kendilerine çok menfaati olacak diye, akıl ve
fikirleri derk etmediği hâlde, o mâsumâne hisle Risale-i Nur’un mânâsı
itibarıyla tercümanına, annesine yalvarmasından ziyade bir iştiyakla
koşuyorlardı.
…
Ben de bu nevi küçücük mâsumları, evlâdım olmadığından, evlâd-ı mânevîye
olarak dualarıma umumen dâhil ettim. Her sabah bunları da Nur
talebeleriyle beraber dualarımda yâd ediyorum.
Hem onlardan bir yaşındaki mâsumu, kırk yaşındaki lâkayt bir adama
tercih etmeye sebep, bunlar günahsız ve samimî bir alâka göstermesinden,
elbette onları, sevk eden bir hakikat var. Ben de o cihetten onları;
büyüklere temenna ettiğim gibi, onların temennalarına ciddî mukabele
ediyorum.
Emirdağ Lâhikası’ndan |