|
Dua
Sızıntı, Nisan 2000
Dua; bir çağrı, bir
yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semâlar
ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi
küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir
tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa
geçince, bütün çevresiyle beraber semâvîleşir ve kendini rûhânîlerin
“hay-huy”u içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü’min, ümit ve arzu ettiği
şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da
en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur.
Bizim ümit ve
arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve endişelerimiz de
olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve teyakkuz vesilesidir. Biz,
Allah’ın geleceğimizle alâkalı takdir buyurduğu şeyleri bilmesek de, her zaman
ümit ve endişelerimizi, azim ve kararlılıklarımızı o takdirin birer emâresi ve
kavlî, fiilî, hâlî dualarımızı da –şart-ı âdî plânında– onun bir vesilesi
sayarız. Zira, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanıyla; sonuçta herkesin elde
edeceği netice, büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına bağlı olarak
gerçekleşmektedir. Ne var ki, duada Hakk’a teveccühü kendi isteklerimize
bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru değildir. Doğru olan, bir
kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip, tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve
ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arzıhâlde bulunmaktır.
Aslında dualarımızla
biz, beşerî isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok, Rabbimiz’e
saygımızı, güvenimizi ve O’nun gücünün her şeye yettiğini itiraf eder; son
noktayı bazen bir sükûtla, bazen de –esbâba tevessül mülâhazası mahfuz– her
şeyi O’ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: “Ne hâlimiz varsa
hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir beyan..” mânâsına
hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. Evet, bazen Kur’ân-ı Kerim, bazen de
sözleri lâl ü güher Söz Sultanı’ndan alıntılarla istediklerimizi Hakk’ın
dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız olan O’nun kapısına yönelerek, ruh
dünyamızı şerh eder, içimizi O’na döker ve “huzurun edebi” diyerek ağzımızı
sımsıkı kapatarak sükût murakabesine geçeriz ki, bazılarınca böyle bir hâl –ihlâs
ve samimiyetin derecesi ölçüsünde– en belâgatlı sözlerden daha beliğ ve en
yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arzıhâl sayılır. Allah, gizli-açık her
hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz önemli olsa gerek.. zaten
Cenâb-ı Hak da: “Kullarım beni Sen’den sorarlarsa; bilmeliler ki, Ben onlara
çok yakınım; Bana dua edenin duasına icabet ederim.” mazmununca O, arzu ve
isteklerimizi bilmede, bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve
dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek,
hususiyle de o seviyenin insanları için ayn-ı edebdir. İster gayb telâkkisi,
ister huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: “Siz bana dua
edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim.” buyurarak, bizi duaya teşvik
etmekte ve dua etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk saymaktadır.
Dua eden bir kimse,
bütün gönlüyle Allah’a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her
şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden
kaynaklanan uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan yakınlığına saygısını
ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur. Cenâb-ı Hak da
ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir, söylemesi icap
eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de yapmaya muvaffak
kılar. Bu paye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususi bir yakınlık (kurb)
payesidir ki, artık böyle bir mazhariyetle şereflendirilen “kurb” kahramanının
görmesi, gözler ötesi bir gözle, işitmesi kulaklar ötesi bir kulakla, diğer
aktiviteleri de kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye
başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma seviyesine
yükselir; derken, her fırsatta Rabbi’yle dua ve icabet alış-verişinde bulunur,
yalvarış ve yakarışa, O’nun sonsuz kudretine itimadın ifadesi olarak sımsıkı
sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle, dilinde dua
yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.
Bu itibarladır ki,
imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, kat’iyen duada kusur
etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya
da fevkalâde önem verirler.. maddî-mânevî sebeplere riayetin yanında
gönüllerini Rabbilerine açıp yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının sesi-soluğu
gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi
seslendirirler. Böyle bir yakınlık atmosferinde, çok defa ümit ve beklenti
neşvelerinin yanında, bazen de mehabet ve endişe esintileri hissedilebilir.
İnsan, her şeye O’nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda,
kalbinin râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza
geçer. Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın mârifet ufkunun
vüs’atiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder. Kur’ân, mü’min
tabiatındaki bu hisler halitasını: “Rabbinize huşû ile ve içten içe duada
bulunun.” diyerek, kat’iyen O’ndan müstağni kalınamayacağını, ululuk, azamet
ve ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet kapılarının da ardına kadar herkese
açık bulunduğunu vurgular ve duanın önemi üzerinde ısrarla durur.
Bizim acz, fakr, zaaf
ve ihtiyaçlarımıza karşılık O’nun, bizi var eden, besleyen, büyüten, arzu ve
isteklerimizi görüp-gözeten ve bizi asla başkalarına bırakmayan bir engin
rahmet sahibi olması, O’na karşı tavırlarımızı devamlı ince ayara tabi
tutmamız bakımından fevkalâde önemlidir. Bizler aciz, zayıf ve muhtaç, O ise,
her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, biz hemen her
zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki
büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep
çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı
küstahça bir çalım; O’nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî,
gayriciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O’na
teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe, mehabet ve beklenti
mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışırız. O’nun bize çok yakın olduğunu ve
dualarımıza icabet edeceğini düşünürken, ululuk ve azametini rahmetinin vüs’at
ve ihtişamıyla iç içe duyar.. haşyet ve râşelerle ürperir.. tavırlarımızı yeni
baştan gözden geçirir.. ses tonlarımızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin
huzurunda bulunduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve
yaşarız. Bu mânâda dua her zaman, Cenâb-ı Hakk’a arzıhâlde bulunmanın
sesi-soluğu olması itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisâne bir kulluk tavrıdır.
Aslında bütün varlık, istidât, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle
hep O’na dua ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde
cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur.
Ne var ki, dualarımıza
cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde
anlamak da doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve
arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi daraltmış, yarınları
ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden çıkarmış olabiliriz. O
ise, hem bizim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın
yarınlarımızı iç içe görüp-gözeterek, bizim daralttığımız hususları açar,
genişletir; dünya-ukba vüs’atine ulaştırarak, merhamet ve hikmetinin
derinliğine göre çok buudlu cevaplarda bulunur.. evet O, hâlihazırdaki
durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz.. bugünün ışıklarını
yarınların zulmeti hâline getirmez ve bize iltifatlarda, teveccühlerde
bulunurken başkalarına kat’iyen mahrumiyet yaşatmaz.. herkese ve her şeye çok
derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi nazar-ı
itibara aldığını gösterir.. ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı aşkın
ne inşirahlar, ne inşirahlar verir..
Bütün bu mülâhazalara
açık bir gönül, ellerini açıp yakarışa geçince, kendisini gören, soluklarını
duyan, içinden geçenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren her şeye Kâdir,
her şeye Hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her şeyde farklı
hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O’nun merhameti, iradesi,
meşieti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği inancıyla gerilir ve en
karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar, itminan soluklar ve ümitle
oturur-kalkar. Bu çerçevede günde birkaç defa O’na yönelmek, kalbin
gözü-kulağıyla fizik ötesi şeyleri görüp işitmeye çalışmak o kadar derin ve
anlamlıdır ki, bir kere bu mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o
kapıdan ayrılması düşünülemez. Bu mazhariyeti tam yakalayamasak da, son bir
kez daha o Yüce Dergâh’a yöneliyor ve O’nun kapısının tokmağına dokunarak
inliyoruz:
Ey, varlığı
canlarımızın cânı, nûru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen tenlerimize can
vermeseydin, bizim çamurdan, balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen gözlerimize
ziya çalmasaydın, kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve Seni nasıl
bilebilirdik.! Sen bizi önce taştan–topraktan, sonra da iman ve mârifet
bahşederek iki kez var ettin. Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâda
bulunsak, yine de hakkıyla şükür vazifesini yerine getirmiş sayılamayız...
Ey, her zaman
güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen şeyleri dahi
izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik
duygularıyla mamur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster!
Ey, günahlarla
kirlenmiş kimseleri hemen cezalandırmayan, haddini bilmezlerin ayıplarını
görmezlikten gelerek onlara mânevî kirlerinden arınma fırsatları veren
Merhametliler Merhametlisi! Bizi günahlarla, hatalarla kirlenmekten koru;
kirlendiğimizde de mağfiret ve merhametini bizden esirgeme! Biz, Senin var
etmenle var olduk ve Senin lütuflarınla ayaktayız. Her zaman Senin
cömertliğini soluklamakta ve Senin ihsanlarını yudumlamaktayız. Dimağlarımıza
aydınlık veren Sen; gönüllerimizi iman zevkiyle mamur kılan da Sensin. Akıl
Seni buluncaya kadar şaşkınlıklar içinde bocalayıp duruyor, nefis de
bâğîlikler peşinde koşturuyordu. Aklı rehber hâline getiren Sen, nefsin
arzularını frenleyip, ona itminan ufkunu gösteren de Sensin.. Senin
lütuflarınla kendimizi bulduk ve şurada-burada zayi olup gitmekten kurtulduk.
Gönüllerimiz Senin
mârifetinle itminana erip oturaklaştı.. düşüncelerimiz Sana teslim olmakla
öldürücü hafakanlardan sıyrılabildi. Bizler hemen hepimiz, ellerimiz Senin
kapının tokmağında boynu bükük dilencileriz –Allah, bu dilenciliği sonsuza
kadar devam ettirsin–. Dualarımızla Seni mırıldanıyor, içlerimizi çekiyor ve
vereceğin cevabı bekliyoruz. Bugüne kadar Senden başka bizi duyan, yüzümüze
bakan ve şefkatle başımızı okşayan olmadı. Ne bulduk, ne gördükse Sende
bulduk, Sende gördük ve Sana inancımız sayesinde hayretten, dehşetten,
gurbetten ve yalnızlıktan kurtulduk. Bütün benliğimizle son bir kere daha Sana
yöneliyor, af ve afiyet dileniyoruz.
Kalb
katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan,
aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen
gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval
bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran
azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran
diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi
günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Delil ve
bürhanlarımızı hedefine yönlendir, kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa
bağla ve gönül kirlerimizi temizle! Allah’ım, Senden her işimizde sebat,
Kur’ân yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz.
Kapına yönelenleri boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana
baş kaldıranlara da doğru yolu göster.. muzdariplerin dualarını icabetle
taçlandır, sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd eyle, hasta ruhlara hususi
muamelede bulun, küfür ve ilhad içinde bocalayanlara da nurunu göster; göster
de kalmasın hiçbir yanda muzlim bir nokta..!
Dua ile ilgili diğer sayfalar
Yukarı • Af Diliyoruz Ya Rabbi • Allah'ı Anma ve Dua • Hataları bağışlayan • Bir Dua • Dua ve Amel Münasebeti • Dua-Dert Münasebeti • Dua Nedir? • Dua Zamanı 1 • Dua Zamanı 2 • Dua Zamanı 3 • Dua'da ki Güç • Esmâ-ul Husnâ • Fatiha • Hacet Namazı ve Duası • Hz.Rahîm'in Huzurunda • Kavlî ve Fiilî Dua Münasebeti • Muhtelif Dualar • O'nun Muradı • Sorular • Yakarış |