|
Dua
Zamanı-1
Sızıntı, Kasım 2002
Aciz, fakir, muhtaç ve kendine
yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru, tezellül ve alçak gönüllülük
içinde, Rahmeti Sonsuz'a yönelip, hâlini O'na arz ederek istediklerini
O'ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun Rabbi'ne karşı iman,
güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.
Bu mülâhazalar çerçevesinde, O'na yönelen
kul, sımsıkı havf u reca duygularına kilitlenir; "Başkalarının nazarlarından
uzak, gönülden sadece Rabbi'ne yalvarır ve gizliden gizliye O'na dua eder."
Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu esas ancak Şâri'in açıp
genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde tecviz, hatta teşvik
edilebilir.
Allah bize, "Hem endişe içinde hem de
ümitlerle dopdolu olarak yalnız O'na yalvarın; bilin ki, O'nun rahmeti,
kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle beraberdir." ferman ederek, hem
teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o kapının önünde durmanın adabını
öğretir.
Aslında, her hâlimizde O'na yönelmek, O'na
el açmak, dert ve elemlerimizi O'na şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk
mevhibe hem de Hakk'ın cevabî teveccühleri adına atılmış önemli bir ilk
adımdır. O, "Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben
yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim." buyurur.
Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış "Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden,
hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız." medlûlü çizgisinde icra
edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma, gösterme
yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden Hazreti Allâmü'l-Guyûb'a,
hem de tamamen halka kapalı ve O'na açık bir hâl ve atmosfer içinde,
nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz etmeliyiz ki, O'na
iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka
mülâhazaların şerareleri kirletmesin..
Başka her şeye kapanıp, içini sadece O'na
açan, hâlini O'na şikayet eden hep O'na yakın durmanın insiyakları içinde
bulunur ve O'nun dergahından eli boş dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını,
onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı dertten "âh" edecekse derde
derman bir hekimin yanında inlemeli.
Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa,
ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla, şuuruyla, hissiyle hep O'na açık
durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O'na göre ayarlamalı ve kendine
yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini düşünerek
nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her hâliyle
bir temkin örneği sergilemelidir.
Kime el açtığının farkında olan bir sadık
kul, düşünce ve dualarını niyeti ve içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan
geçirir; ifade ve hislerini her türlü şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve
duymasını istediğinden başkalarının duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir.
Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır.
Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin
saffetine bağlamasının yanında, nabızlarının "Allah Allah" diye attığı
dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek gün ve geceleri ilâhî mevhibelere
açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti
sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri sayılan namaz saatlerini, iftar
zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi etmeden değerlendirmesi;
sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine dönmüş veya lehinde
cereyan etmiş, ciddi bir vefa hissiyle ara vermeden yaptıklarını devam
ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve samimiyetin
gereğidir.
Hakk'a inanan bir insan için, yaz gününü
kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış,
her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur; Allah, "Siz,
muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin
karanlıklarından kurtaran kim?!." diyerek kendini, gücünün her şeyi
ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne dört bir
yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz "Çaresiz kalıp da O'na
yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah'tan başka
kimdir?" deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!
Kur'ân, varlığın tercümesi; hâdiselerin
tercümanı; makro ve mikro âlemlerin müfessiri; bu dünyada âlem-i gaybın
lisanı; insanoğluna ilâhî iltifatların senedi; İslâmiyet'in özü, esası, nur
ve ziyası; uhrevî âlemlerin haritası ve ona inananların vesile-i saadeti
olduğu gibi aynı zamanda açık-kapalı, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak bir
dua mecmuasıdır.
Kur'ân, Fatiha sûresiyle lâl ü güherlerini
saçmaya başladığı andan itibaren, hamd ü senâ ile bir dua mukaddimesi
vaz'eder ve sırat-ı müstakim talebiyle işe başlar. Bakara sûre-i celîlesi
zımnî dua şivelerinin arasında sesini sarahatinin nağmeleriyle yükselterek
"Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene ihsan eyle!" der ve bizi duaya
çağırmanın yanında, Cenâb-ı Hak'tan ne istenileceği konusunda da irşad eder.
Birkaç sayfa sonra, "Rabbimiz! Üstümüze sağanak sağanak sabır yağdır,
ayaklarımızı sabit kıl, kaydırma ve kâfirler güruhuna karşı bize yardım
eyle!" istimdat edâlı beyanıyla, zor şartlar altında müminlere sığınacakları
sera ve siperleri gösterir.
Daha bir sürü dua televvünlü beyandan
sonra sûrenin Miraç armağanı son ayetinde "Rabbimiz! Eğer unuttu veya hata
ettiysek, bundan dolayı bizi muaheze etme. Rabbimiz! Bizden öncekilere
yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz şeylerle
bizi sorumlu tutma. Bizi affet; kusurlarımızı bağışla; bize merhamet buyur;
Sen bizim mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize yardımda bulun." ifadeleriyle
daha şümullü bir çerçevede, her zaman vird ü zebanımız olması gereken bir
dua ve niyazı ihtar eder. Âl-i İmrân sûresinin ilk sayfasında "Rabbimiz,
bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi zeyğe uğratıp kaydırma ve nezd-i
ulûhiyetinden bizlere hususi rahmette bulun." diyerek müminler için en
hayatî bir duayı hatırlatır. Birkaç ayet sonra "Ey Rabbimiz! Bizler Sana
inandık, günahlarımızı bağışla; bizi cehennem azabından koru." çığlıklarıyla
el açıp yalvaran müttakilerin niyaz ve teveccühlerini referans göstererek
bizi bir kez daha duaya çağırır. Birkaç makta sonra havârîlerin, "Ey
Rabbimiz! Biz Senin indirdiğin kitaba iman edip gönderdiğin elçiye tâbi
olduk; bizi Hakk'ın şahitleri olarak kaydet ve tesbit buyur." şeklindeki
içinde sorumluluk da bulunan yakarışlarına dikkatlerimizi çeker. Sonra
nebiler çevresinde saf bağlayıp mücadele veren "ribbiyyûn"un "Ey Rabb-i
Kerimimiz! Günahlarımızı ve bilmeyerek içine düştüğümüz aşırılıklarımızı
affeyle; bizleri doğru yolda sabit kadem kıl ve küfr ü küfran içindekilere
karşı bize yardımcı ol." diyerek bu defa da rabbanilerin dilinden bir dua
armağan eder. Sûrenin sonuna doğru açtığı tefekkür faslını "Ey Rabbimiz!
Bizler "Rabbinize inanın!" deyip imana çağıran, iz'âna davet eden münâdîyi
işittik ve ona icabet ettik. Artık Sen de bizi affeyle, kusurlarımızı
bağışla, (canımızı alırken de) bizi ebrar sırasında vefat ettir." fermanıyla
içinde hüsn-ü akıbet dileği de bulunan bir niyazla noktalar. Kendi kendine
haksızlık ettiği mülâhazasıyla ürperen gönüllerin "Rabbimiz nefsimize
zulmettik, şayet kusurumuzu bağışlayıp bize merhamet buyurmazsan apaçık
maruz-u hüsran oluruz." inkisar içinde sızlanışlarıyla ruhlarımıza ra'şeler
salan farklı bir çığlığı hatırlatır. "Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatır. Biz
de yalnız Allah'a dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle şu "münkir" topluluk
arasında artık ver o adil hükmünü; (ver de) haklı-haksız açığa çıksın."
gayretullaha çağrı edalı beyanla, bütün bütün küstahlaşmış inkârcı bir
toplum karşısında, gönlü itminanla çarpan, dili ihkâk-ı hak mırıldanan bir
nebînin teslimiyet derinlikli yakarışlarıyla ruhlarımıza farklı bir talep
üslûbu fısıldar.
Kur'ân, sık sık, biraz da konumlarına
göre, nebîlerin yakarışlarından, iç çekişlerinden ve yardım taleplerinden,
"Velimiz Sensin yarlığa bizi.." "Rabbimiz! Bizi o zalimlerin zulmüne maruz
bırakıp işkence etme.." "Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin; doğrusu
ben kendi kendime zulmettim, affını bekliyorum" ... dar çerçeveli kareler
sunar ve açık-kapalı yüzlerce ayetle bizi kendimizi sorgulamaya, arzuhâle,
olumsuz yanlarımızdan dert yanmaya çağırır; çağırır ve duanın, konumuna göre
belli sorumlulukları olanlara bir güç kaynağı, günaha girmiş olanlara bir
arınma kurnası, darda kalmışlara bir çare, musibetzedelere bir inayet eli,
acz u fakr ve ihtiyaç içinde kıvrananlara bir hazine anahtarı, derd-mend
olanlara bir tabip, ümidini yitirenlere bir reca esintisi,
mazlumlara-mağdurlara da bir havale çağrısı olduğunu gösterir. Dünya
gailelerinden ve ukbâ endişelerinden kurtulma adına hep dua ve tazarruu
nazara verir ve onu gönlünün gözleriyle süzüp, ruhunun diliyle
mırıldananları sürekli Hakk'a teveccüh ve niyaz koylarında gezdirir.
Kur'ân'ın bu dua televvünlü ufkuna muhazi
olarak, dua, tazarru ve niyaz sultanı Efendimiz'in hayat-ı seniyyeleri de
âdeta bir yalvarış ve yakarış dantelâsı mahiyetindedir; O, sabah
kalktıklarında, akşamı idrak ettiklerinde, geceleri Hak karşısında divan
durduklarında, abdeste yöneldiklerinde, namaza yürüdüklerinde, bu miraç
ölçüsündeki ibadeti eda esnasında, ezanı dinlediklerinde, kametle kıyam
ettiklerinde, Hakk'a kurbet vesilesi sayılan her ibadetin içinde ve sonunda,
yeme-içme, uyuma, yolculuğa çıkma, seferden dönme, düşmanla karşılaşma, arzî
ve semavî belâ ve musibetlere maruz kalma esnasında, sürpriz vak'alarla
karşılaştığında, harika hâdiseleri müşahede anında, hastalık ve
rahatsızlıklara müptelâ olduğunda, keder ve sevinç vesilelerinin zuhuru
hengamında hep el açar, Rabbine yönelir; yerinde şükür ve senâlarla gerilir,
yerinde tazarru ve niyazla iki büklüm olur ve sürekli O'na yalvarırdı. Bu
icmâlin tafsil ve teferruatını dua mecmualarına havale ederek geçiyorum.
Dua, Hakk'ın tükenmez hazinelerinin sırlı
bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla
kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli
anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine dehalet eden fakir, miskin,
âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.
Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir
muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı
gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, O'na yönelip düşünürken,
içini O'na dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin
farkındadır. Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik
şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar
yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku
görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan
gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana getirdiği
meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla atmaya başlar;
otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa tebessümler yağdırmaya
durur. Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi'ne arzı ve
Hakk'ın gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz'anın da bir unvanıdır.
İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün
konularda -sebepler dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini
O'na açar.. içlerini O'na döker.. nâçâr kaldıkları yerde "çare" der inler..
dertlerine derman arayanlar da dermanı O'ndan bekler ve her zaman gönül
gözleriyle günebakan çiçekler gibi O'na bakar ve O'nunla muamele içinde
bulunurlar.
Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukut
ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin
"hay-huy"unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp
durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden
bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir
su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına
çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere
takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var;
rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder.. hakkındaki recâ ve
hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli
dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve
dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah
işlemeyelim.
Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın
tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu
kadar Senden uzak kalmamış; sürekli "Sen Sen" diyenler dahil asla bu ölçüde
Sensizlik yaşamamıştık.
Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin
güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol
göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha
Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara
gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız
asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı
okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı.
Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi..
yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı.
Şu anda duygularımız derbeder,
davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz
mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz-bulanık,
mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış... İşte böyle bir
dağınıklık içinde Sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da
olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu
kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip Senin kapında
ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o
kapıdan kovulmamıştır. O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her
gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını
duyur.
Ey her duada bulunana icabet eden ululuk
tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz binler Senin karşında divan durarak
ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla,
kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli
kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve "Biz geldik" diyoruz. Herkesi ve
her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden
inanarak kaçkınlığımızı muvakkat dahi olsa görmüyor, günahlarımızı af
çağlayanların içinde tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara değil, Senin
afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; bağlıyor ve Sen varsan
-ki aslında kendinden var olan sadece Sensin- bizim terk edilmemiz söz
konusu olamaz. Enîsimiz Sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her yanda
şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, Sen bizimle olduktan
sonra ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve hükmünü
engelleyecek bir güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en küçük şeyleri
görür, en cılız sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi cevapsız
bırakmazsın.
Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu
ve istenenleri vereceğin inancıyla rahmetinin vüs'ati genişliğindeki kapına
dayanıyor, son bir kere daha hâlimizi arz etmek istiyoruz. Hâlimiz Sana
ayan, söyleyeceklerimiz bildiklerinin bir kısmını beyan. Beklediğimiz
asırlardan beri bizi kıvrım kıvrım kıvrandıran dertlerimize derman.. icabet
buyur ey Rahîm ü Rahmân!
Devamını okumak için tıklayınız
Yazıcıya Gönder
|