|
Dua
Zamanı-2 [Arz-ı Hal]
Sızıntı, Aralık 2002
Arz-ı hâl etmek üzere artık kapının
önündeyiz. Gözlerimiz zuhur edecek teveccüh tayfları ufkunda, dudaklarımızı
Zât’ını tazimle süsleyip sinelerimizin âhlarını mırıldanarak, kulak kesilmiş
takdirlerinizi bekliyoruz. Ayrı düştüğümüz o talihsiz günlerde aklımızı hevâ
kapıp götürdü, kalblerimizi şeytan okları delip geçti, hem sarsık hem
güçsüzüz. Evvela marifet ve muhabbetle gönüllerimize hayat üfle ve bu
mevhibelerini yeni iltifatlarla taçlandır. İnayetinle elimizden tut ve bizi
şu birkaç asırlık sefaletten kurtar. Her yerde pusuya yatmış din düşmanları,
dine-imana taarruz bahaneleri icat ediyor ve saldırı fırsatları kolluyor.
Kapının kulları geçinen bir kısım densizler ise, insanların diyânet
hislerini kullanarak dünya peşinde koşuyor. Dört bir yan, kin ve nefret
hırıltıları, hırs ve makam homurtularıyla inim inim.. kitleler şaşkın,
istikbal sis ve duman, yollar amansız, yol kesenler imansız, aldananlar ise
hadd ü hesapsız; ya katından bize bir ışık ve burhan gönder, ya da artık bu
yolu nezdine döndür...
Vücutlarımız rüzgarla sarsılan ağaçlar
gibi tir tir, yüzlerimizde inkisar çizgileri ve gönüllerimiz de burkuk mu
burkuk.. adem-i kabul endişelerimizi engin müsamahana bağlayarak haremgâh-ı
sübhâniyeye yürüyor gibi Sana yaklaşma heyecanı içindeyiz. Sen şimdiye kadar
o dergaha kimleri kabul etmedin ki.! Kabul etmekle de kalmadın isyanlarını,
tuğyanlarını, küstahça baş kaldırmalarını afv u mağfiretinin çağlayanına
salarak alıp onları baş köşeye oturttun; oturtup pişmanlıkla o tir tir
sinelere yeniden diriliş kevserleri içirerek onlara ebedî varolma zevkini
duyurdun. O kapıdan ne mütemerrid küstahlar ne de sürekli baş kaldırmış
asiler kovulmadı, geriye döndürülmedi. Bir kere “Ya Rab” diyene binlerce
lütufta bulundun.. adını dil ucuyla ananları bile sürekli yâd edilme
hil’atleriyle şereflendirdin. Bütün bunlar ümitlerimize fer verdi,
gönüllerimizi Sana koşma heyecanıyla şahlandırdı. Ellerimiz yukarıda,
ruhlarımız afv u safh intizarı içinde.. söze ne hacet hâlimiz Sana ayan...
Sen biliyorsun, biz de bunun farkındayız;
ömrümüzün hasenât kefesi bomboş, pek çoğumuz itibarıyla bir ihlâs bezginliği
içindeyiz. Çoğumuz gafil, bedbin, dünsüz-yarınsız sefil birer hâlzede gibi
aktüalite ile iç içeyiz. Her hâlimizde âlâyiş, gösteriş, köpük köpük hevâ ve
heves; sürekli zevk u sefâya, makama, mansıba, şöhrete, şana ve dünyevî
hülyalara oynuyoruz. Yığınların rüya ve hülyaları ekonomi ve refah;
taptıkları da dolar, dinar ve euro. Ruhlar meflûç, kalbler kötürüm, basîret
âmâ, düşünceler kirli, davranışlar da tam buna göre... Gece ve gündüz gibi
iki yüzlü yaşıyoruz, ak görünüyor kapkara davranıyoruz; idare ve siyaset
deyip hem ışık türküleri söylüyor hem de karanlık ağıtları mırıldanıyoruz.
Devirlere, dönemlere göre renkten renge giriyor, bukalemunları şaşırtacak
marifetler(!) sergiliyor ve aldatmayı beceri kabul ediyoruz. Bazen başımıza
bir beyaz külah geçiriyor, bazen belimize zünnar bağlıyoruz; bazen
minarelerin başında tevhidi ilan ediyor gibi bar bar bağırıyor, bazen de
“lâyüad ve lâyuhsâ” şürekâya selam duruyoruz.
Zulüm ve lütuf duyguları içimizde âdeta
yan yana, kahramanlık gösterileriyle cebânet tavırları aynı kalbde
sarmaş-dolaş; hile, hud’ayı aklın en önemli derinlikleri sayıyoruz.. kendi
hile ve komplolarına yenik düşenlerimizin ise hadd ü hesabı yok.
Ellerimiz-ağızlarımız, gözlerimiz-kulaklarımız, dillerimiz-dudaklarımız
yaratılış gayelerinden fersah fersah uzak ve âdeta nankörlüğe kilitli; eller
memnû meyvelerde, ağızlar harama açık duruyor; gözler başkalarının kusur
müfettişi.. yalan revaçta, hıyanet âdiyattan bir şey, hakkın ismi var
sadece; adalet “sayyâd-ı bîinsaf”ların hazırladığı kapanların önüne saçılmış
bir kaç dane gibi bir şey; vefa Kaf Dağı’nın arkasında, ahde hürmet unutulup
da bir köşede kalmış mı bilemiyorum; buna karşılık haksızlık firavunları
utandıracak dorukta. “Lanetle anılan cebâbire”ye rahmet okutturacakların
sayısını Allah bilir... Gerçi insan olduğunu fark edenlerin adedi de az
değil; ama, canavarlaşan ruhların yanında bunlar deryada birer damla kalır.
Zannediyorum nefis, sırtında taşıdıklarına hiçbir dönemde bu kadar başarılı
küheylanlık gösterisi yapmadı. Binler-yüzbinler nereye koştuğunun ya da
koşturulduğunun farkında değil; yollar kıvrıla kıvrıla bir meçhule uzanıyor,
yolcularsa bir hedefe doğru yol aldığını sanıyor. Mesafeler amansız,
yürüyenler iz’ansız, planlar birer kuruntu, yapılanlar ise havanda su dövme.
Her durakta bir sürü hain düşünce
rengârenk masallar üretiyor.. masallar birer büyü gibi dinleyenleri
uyutuyor.. bâtıla açık şuuraltları, aldatan rüyalar görüyor. Bu rüyalarda
küfre şahlık urbaları giydiriliyor; diyânete ise cadı elbiseleri. Mazi
karanlık birkaç fotoğraf karesine hapsediliyor. Gelecek ve hususiyle de
ebediyet âlemleri yokluk zindanları gibi gösteriliyor. Ruhun gözlerine
kezzap dökülmüş.. vicdan mekanizmasına civa akıtılmış. Çevrede serpilip
gelişen yeşilliklerin çehresine zift serpiştiriliyor.. ve her şey, ama her
şey olduğundan başka gösterilmeye çalışılıyor.
Bugün pek çoğumuz itibarıyla küçük bir
cennet olan gönül dünyamızda, cismânî arzular gelip yuva yapmış; sırrın
kontak noktaları, nefsânî arzuların ağına takılmış; çoklarının o simsiyah
alınları gibi bahtları da kapkara.. bunlar, diriler gibi görünseler de ölü
sayılırlar. Aslına bakılırsa, şu anda çektiklerimizin arkasındaki sâiklerin
hepsi çizgi çizgi bu fotoğrafta mevcut.
Biz çok erken bir dönemde aldatıldık, şu
anda da bir aldanmalar fasit dairesi (kısır döngüsü) içinde bulunuyoruz.
Önce şu hayat bize şeker-şerbet gibi gösterildi; sonra da, zehirle
kirletilerek kâse kâse ruhlarımıza içirildi. Bugünkü karın ağrılarımız dünkü
tükettiğimiz kâselerden, yarınki sancılarımız da –Allah’tan fevkalâde bir
sıyânet olmazsa– bugün yudumladığımız o semm-i katilden olacaktır.
Tedaviye muhtaç aliller, ruhun
perişaniyetiyle sarsık zeliller ve günahlarla Müslümanlığın ayıbı hâline
gelmiş kirlileriz; ama, bizi arınma kurnalarına götürecek yollar perişan,
köprüler de çoktan yıkılmış.. biz kansızlıkla kıvranıyoruz ama üzerimizde
kan emen bir sürü sülük var; zafiyetle tir tir titreyip duruyoruz ama
tepemize inip kalkan balyozlar da eksik olmuyor. Çok defa, hevâ, heves
fırtınaları karşısında hazan yemiş yapraklar gibi savrulup duruyoruz..
rüzgarlar sert esiyor, barınaklar iğreti; hülyalarımız pamuk gibi yumuşak,
realiteler ise tipi-boranla soluklanıyor.
Doğru-dürüst hiçbir şey olamamışız, her
şey olmuşluğun hesaplarıyla oturup kalkıyoruz. Ortada mülk yok, saltanat
yok, Süleymanlık rüyaları görüyoruz. Ne gönülden Ramazan olabildik, ne de
oruç; ama her zaman sahur davulu gibi güm güm ötüp durduk. Boyumuzun kat kat
üstünde bir gurur abidesi gibiyiz. Amansız hâdiseler karşısında karton gibi
bir hâlimiz var; gel gör ki, granit olduğumuz iddiasındayız.
Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme
düşüncesi, tenperverlik duygusu boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement;
her biri birer gayya olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyor ve mahiyet-i
nefsü’l-emriyemize göre kendimiz olamıyoruz. Dünya ve ukbâ kazancı adına ne
ciddi bir hesap ne de tutarlı bir plana sahibiz. Kazançlar kuşağında sürekli
kaybediyoruz; kaybederken de muhtemel daha kötü durumlarla teselli olmaya
çalışıyoruz. Zamanı suçlama, şartlara lanetler yağdırma da ayrı bir avunma
yolu. Suç ve günah bize ait, zamana sövmenin âlemi ne.! Zehiri içen biziz,
kimyacıya küfretmek de neden!?. Devran ne bize ne de başkasına bir kötülükte
bulundu; biz kendi devranımızı yıkıp târumar ettik. Yanlış okuma, yanlış
yorumlama ve yanlış anlama bizi kuralsız bir toplum hâline getirdi. Dağınık,
derbeder ve kullanılmaya müsait bir hâlimiz var; gelen başımıza basıp
geçiyor, giden başımıza basıp geçiyor. Biz, “mevcutla iktifa” deyip
istirahate çekilmişiz. Şeytanları şehrayinlerle sevindirecek, melekleri
üzüntüye boğacak bir tuhaflık içindeyiz. Zâhirî hâlimize bakılacak olursa,
her yanımızda kıyamet ışıkları çakıp duruyor. Bu kıyamete “dur” diyecek
seher yolculuğuna azmetmiş olanların ağzında birer fermuar var.
Topraklarımıza Hârût-Mârût büyüsü düşmüş gibi anlaşılmaz ihtilâçlar
yaşıyoruz. İnsanlar birbirine yabancı, vifak ve ittifak nikahı Allah’ın
buğzettiği talâka emanet, nefsânî duygularımız yeni fırtınalar çıkarma
cephesi oluşturma peşinde ve hepimiz şahsî düşüncelere ipotek gibiyiz.
Bütün bunlara rağmen, bizi bize bırakmaman
en büyük dileğimiz. Kendimiz edip kendimiz bulsak da, rahmetin,
istihkaklarımıza lütuf televvünlü haklar bahşedecek vüs’atte. Eğer göz
kamaştıran güzelliklerle dönüp duran şu kâinatların etekleri mücevherlerle
dolu ise, bu Senin rahmet ve servetinin sınırsızlığındandır. Eğer tabiatı
gereği şu kuru zemin İrem Bağları gibi rengârenkse, o da Senin engin
keremindendir. Gözlerimiz o geniş rahmetinin tüllenişinde, düşüncelerimiz
her tarafa serpiştirdiğin kereminin tecellilerinde.. ümitlerimizi bir kere
daha şahlandırarak, teveccüh ve yakınlığını, uzaklıklarıyla görünmez,
duyulmaz hale getiren biz kullarına yakın olduğunu duyur. Vicdan kültüründen
mahrum şu derbeder gönüllerimizi marifetinle doyur.
Bize, her şeyde Seni okuyan gözler, her
nağmede Seni duyan kulaklar ihsan ederek düşünce ve beyanlarımızı varlığına
tercüman kıl! Yakınlığını gönüllerimize öyle duyur ki, ömrümüzü hep “Sen,
Sen” demenin zemzemesi içinde geçirelim.
Bizler, bir zamanlar yoktuk; var olma
ihtiyaç ve neş’esinden de habersizdik. Sen bizi cebr-i lütfîler tezgahından
geçirerek, talep üstü, vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi
latîfelerle şereflendirip, rahmet yurdunun koridoru şu mihnet diyarına
gönderdin. Verdiğin şeyleri istememiştik, isteyemezdik, isteyecek bir
mahiyette de değildik. Ancak şimdilerde, bu lütuflarını anlamaya çalışıyor
ve Hâlikımızın bîhemtâ bu atiyyeleri altında iki büklüm matiyyeler olarak,
ihtiyaç ve ıztırar çığlıklarıyla inliyor ve bunca şeyden ciddî haberdar
olamamanın hacâletiyle iki büklüm oluyoruz.
Hâlimiz Sana ayan; dün ayrı bir isyan,
bugün ayrı bir isyan; ne iradelerimizde fer kaldı ne de dizlerimizde derman;
her şeye rağmen kararttığımız kaderimiz Senin elinde; liyakatimize göre
değil, istihkakımıza bakarak ne olur, sun ihsan üstüne ihsan, ey
dertlerimize derman!
Üst üste musibetler kümelenmiş tepemizde..
yürüdüğümüz yollar zikzaklı ve yokuş.. bizler günah yolunun yorgunları, hiç
de iç açıcı olmayan günlerin elinden zakkumlar yudumladık.. içimiz-dışımız
yara-bere, enerjimiz bitmek üzere; yük ağır, akıl şaşkın, ruh bitkin, ümit
mumu sönmek üzere – onu Sen hiçbir zaman söndürme– yollarda dökülüp kalanlar
gelip gelip sinelerimize oturuyor.. oturma niyetinde değiliz ama, uzun zaman
ayakta durabilecek gibi de görünmüyoruz. Sen bize her zaman yaptığın gibi
sürprizden kapılar arala ve ekstra ihsanlarınla bizi bir kere daha
inayetinin gölgesinde serinlet ve ümit çerağlarımıza nezdinden sönmeyen bir
ışık gönder.
Bizden evvel, binlercesinin bu kabil
dileklerine icabet edip onlara lütfundan kapılar araladın ve başlarına
sağanak sağanak ihsanlar yağdırdın.
En son başvurulacak merci Sensin, arz-ı
hâlimiz de Sanadır. Huzuruna gelip iç çekişlerimize, içten olup olmadığını
bilemediğim gözyaşlarımıza, bükülmüş kaddimize, renk atmış benzimize
merhamet buyur ve bize iman ve mârifetteki neş’eyi son bir kez daha duyur.
Dua edenlere cevap veren Sen, ızdırapları
dindirip ihtiyaçları gideren Sen, devrilenleri kaldırıp doğrultan Sen,
çatlayıp kırılanları sarıp-sarmalayıp tedavi eden de Sensin! Senden ayrı
kalışımız ruhumuza renk attırdı; nefsânîlik ve gaflet, ibadetlerimizin mânâ
ve özünü alıp götürdü; samimiyetsizlik dualarımızın kolunu-kanadını kırdı.
Sinelerimiz bomboş, düşüncelerimiz tutarsız, kalbî ve ruhî hastalıklarımız
bizi yere sermek üzere.. ey kimsesizler kimsesi, bize Eyyub’un hayat
ırmağından bir çağıltı gönder, Mesih diyarından da bir nefes.! Hayır hayır!
Bizi Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın nefehâtıyla yeniden dirilişe erdir..
yakınlığınla gözlerimizi aydınlat ve bizi uzaklığımızın zulmetlerinden
kurtar.
Hepimiz önümüze atacağın bir lokmaya
muhtaç, boynumuzu bükmüş böyle bir teveccüh bekliyoruz. İşimiz sürekli
tuğyan ve her hâlimiz isyan olsa da gözlerimiz kamerin o sürpriz tulûu gibi
ekstra bir doğuş intizarında. Hak dostları, Sana vasıl olunca hayret
yaşarlar; bizse Seni tam bilememenin hayretleriyle şaşkınlık içindeyiz. Var
eden Sensin, yok eden de Sen; uzak tutan Sensin, yaklaştıran da Sen; Sen
bizi biz etmeseydin biz bu duyduklarımızı duyamaz ve bize imanın neş’esini
tattırmasaydın şu söylediklerimizi mırıldanamazdık. Verdiklerin
vereceklerinin referansı; diliyor ve dileniyoruz, bize yakınlığını duyur ve
benliğimizde Sana karşı yaklaşma heyecanları uyar.
Talep ettiğimiz şeylerin biricik sahibi
Sensin; her zaman acz u fakr ve ihtiyaçlarımızın ibresi de Seni gösteriyorsa
başka hangi kapıya yönelebiliriz ki.!
Ey Rabb-i Rahîm! Biz güçsüz, hasımlarımız
azgın; şeytan ve avenesi bir cephe oluşturmuş ki, Sen inayet etmezsen
bunlarla başetmemiz mümkün değil; her yanda düşmanlarımız gayzla köpürüyor;
dostlarsa suskun ve temkin murakabesinde. Sadece o kadar mı?. Hayır, bir
sürü de dost kılığında düşman var ve hepsi de tam tekmil taarruz
vaziyetinde. Hâdiseler acımasız cereyan ediyor; hicranla geçen zaman bir
türlü bitmiyor.. mekan da, zamanın rengine bürünüyor. Bazen seherlerde esen
yeller bile kasvetle esiyor; bazen de Sana niyaz içinde bir fecir aydınlığı
ruhumuzu sarıyor. İnşirah duyup biraz seviniyoruz; biz sevinirken
hasımlarımız da habire ha esiriyor; bu defa bize de olduğumuz yerde
kalakalıp yutkunma düşüyor.
Bütün bunları Sana açıyor, içimizi Sana
döküyor ve nazar-ı merhametine dehalet etmek istiyoruz. Aslında, Sen varken
başkalarından yardım istemek şirk ve şuna-buna el açmak da bir
saygısızlıktır. Yaralarımızı saracak Sen, ızdıraplarımızı dindirecek de
Sensin. Sensin kin ve nefretle atan kaskatı kalbleri yumuşatacak; Sensin
nifak gel-gitleri içinde bocalayıp duranlara istikamet üfleyecek. Nazarî
insanlıktan amelî insan olmaya yükselememiş bahtsızların talihlerine de bir
ışık yak. Uzakta duranları daha da uzaklaştırarak tazib etme; dudakları Seni
tazimle süslü kulların yakarışları arasında bizim dileklerimize de icabet
buyur.
Dua zamanı 3 ü okuyun
|