|

Riyad
Fuarı Hatıraları veya Fuarın Ardından Hatırda Kalanlar….
Fuar Çarşamba günü öğleden sonra başladı. Orta
ölçekli bir fuar desek biraz küçültmüş oluruz. Gayet temiz ve tertipli
bir fuar olduğunda cümle ihvan müttefiktir. Fuarı Yüksek Öğretim
Bakanlığı tertip etmiş. Dolayısıyla da ev sahipliği yapmak için günlerce
değişik yerlerde, dışarıdan gelen biz misafirlere öğle yemeği verdi.
Bazen bakanlıkta, bazen tarihi bir müze olarak hazırlanan henüz bitmemiş
ama bu haliyle bile mükemmel bir nostalji mekanı olan Azeriye’de, bazen
de ticaret odası gibi değişik müesseselerde yemekler verildi. Hele
Kültür Bakanlığının yemeği mükemmeldi; feza sunumları, hareketli
konferans salonları gerçekten akla zarar şeylerdi. Masraftan hiç
kaçınmayarak mükemmel bir arz salonu… hatta salonları demek daha doğru
olur çünkü bir salonu düğmelerle değişik salonlara dönüştürebiliyorlar.
Misafir perverlik gerçekten mükemmeldi sizi evvela
kapıda bir heyet karşılıyor ardından ellerinde arap kahvesi ve hurma
bulunan bir grup… Daha sonra size gittiğiniz yer hakkında doyurucu
bilgiler veriyorlar. Ardından mükellef bir ziyafet ve daha sonra da diş
kirası kabilinden hediyeler…
Fuara rağbet beklenenden çok fazla idi. Doğrusu
Suud toplumunun bu kadar kitap okuyacağı hiç aklımdan geçmemişti. Bu
fuarın adı “Riyad Kitap Fuarı 2006” idi bu fuarın özelliği Suud
tarihinde ilk olarak hiçbir kitaba engel konmamış olmasıydı. Tasavvuf
kitapları dahil daha önce yasak olan bir çok kitap açıktan
satılabiliyordu. Bu Suud için çok önemli bir gelişme ve ileriye doğru
kararlı bir adım idi. Fuar yetkilileri tarafından zaman zaman ziyaret
edilen stant sahipleri genelde fuar idaresinden memnun idiler.
Fuar idaresi sadece kitap satışı ve yemek
organizasyonları yapmıyordu. Bunun yanı sıra fuar müştemilatının içinde
bulunan konferans salonunda da konferanslar ve brifingler tertipliyor
fuara gelenleri görsel ve işitsel olarak bilgilendiriyordu. Bazı günler
tartışmalı konuları dünyanın değişik yerinden gelen bu insanların önünde
yeniden tartışmaya açıyor ve konunun ehli ilim tarafından aydınlanmasına
vesile oluyordu.
Haftanın belli günleri ailelere ayrılmış, o
günlerde ailesiyle gelmeyen fuara alınmıyordu. Şunu da ilave etmeliyim
ki ailelerin fuara olan ilgisi erkeklerden geri kalmadığı, hatta biraz
daha ileri olduğu gözlemlendi. Bir gün akşam namazı öncesi fuara
ailesiyle bizim standı görmeye gelen bir dostum bana telefon açarak bu
gün bizi içeri almadılar dedi. Nedenini sorduğumda ise içerinin çok
kalabalık olduğunu daha fazla insan alırlarsa izdiham olacağını
söylemişler.
Riyad halkının gerçekten bu kadar hareketli ve
kitap aşığı olunduğunu kendim görmesem inanmazdım derler ya aynen ben de
öyle diyorum.
Kadını erkeği müthiş bir tarih hayranı… Standımızda
binlerce kitap sattık ama bir o kadar da tarih kitabı olsaydı satılırdı
herhalde…
Standa gelenlerin birçoğu Osmanlı tarihini genel
olarak ve bölge bölge soruyor. Mesela Osmanlının Asir bölgesi tarihi
hakkında kitap diyor, veya Necid bölgesi diyor.vs. o insanlara çok
mahçup olduğumuzu söyleyebilirim. “Sizin tarihiniz, neden bu kitapları
getirmiyorsunuz” diye de soruyorlar. Sanki böyle bir kitap varmış gibi,
belki vardır. Ama ben ve arkadaşlar bunları cevaplamada zorlandık bir
daha ki fuara inş falan dedik. Tarih kitaplarına Neden bu kadar ilgi
olduğunu sorduğumuzda “biz Osmanlıyı seviyoruz” diyorlar.
Osmanlı padişahları albümü “peynir ekmek gibi”
derler ya inanın ondan da rahat veya daha da çabuk sattık. İlk üç günde
elimizdeki onca albüm normal kitaplara göre fiyatının yüksek olmasına
rağmen bitti. Daha sonra maalesef yok sattık. Bu albümü gören
kadın-erkek çoluk-çocuk “hangisi Fatih Sultan Mehmet, hangisi
Abdülhamid, hangisi Osmanlıyı kurmuş, son sultan hangisidir,” diye
merakla ve heyecanla sorduklarını hayretle ve memnuniyetle müşahede
ettik.
Daha heyecan verici bir tabloyu size arz edeyim.
Bir bayan sultan Abdülhamidin hayatını anlatan müstakil bir kitabı
aldıktan sonra gözlerinin içi parlayarak öpüp başına koydu ve başımızın
tacısın diyerek ve başının üzerinde taşıyarak bizim ardından donarak
bakakalışımız arasında kaybolup gitti.
Mukaddes Emanetler kitabını her gören hayretten
hayrete giriyor. Kimi önemsemez gibi davranıyor, kimi hemen itiraz
ediyor oradaki resimlerin gerçek olup olmadığını tartışmaya başlıyor
fakat biraz sonra anlatılanlar ve gördükleri karşısında peki bu kitabın
Arapçası yok mu? demeye başlıyor.
Üstad Bediazzamanı tanıyıp tanımadıklarını
sorduğumuzda hemen hemen herkes yumruğunu toplayıp başparmağını dikerek
(memnuniyet ifadesi) mümtaz veya mazbut racül acip (müthiş bir adam)
dediklerini gördük. Tanımayanlara da anlattığınızda hiç tereddüt etmeden
bunu anlatan bir kitap alayım diyorlar.
Hoca efendiyi de Mekke ve Cidde fuarlarından
kitabını alanlar memnuniyetlerini ifade ediyorlar. Bu konuda hatıra
gelen bir hadiseyi nakledeyim. Bir beyefendiye H.E. anlattıktan
sonra “peki bir kitabını alayım sen hangisini uygun görüyorsan onu ver”
dedi. Kitabı aldıktan 5-10 dakika sonra çıkageldi. Şaşkın bir hali
vardı. Kalabalığın içerisinde bana yaklaşarak “kardeşim ileride bir
stantta arkadaşım alış veriş yaparken ben şu kitaba bir göz atayım
dedim. Aman Allahım bu ne güzel ifadeler bu ne güzel kitap ben hayatımda
böyle şey duymadım bana sen bunun diğer kitaplarını da ver” dedi ve tüm
pırlanta serisini aldı. Bu, aynı manayı taşıyan onlarca hadiseden bir
tanesi… Uzatmamak için diğerlerini tayyediyorum.
Yine sıradan biri olmadığı anlaşılan bir
beyefendi çokça pırlanta serisinden İngilizce ve Arapça kitaplar aldı.
Ertesi gün tekrar gelip aynı miktarda veya daha çok alınca biz merak
edip sorduk “sizin kitapeviniz mi var” “hayır ben bu kitapları çok
sevdim çevreme hediye ediyorum hatta dün Avustralya’ya giden vardı dün
aldığım ing. kitapların hepsini oraya gönderdim” dedi.
Halktan, akademisyenlere kadar sanatçısından Tv
program yapımcısına kadar katılan herkesten hemen hemen gerek üstad
hakkında gerekse H.E. hakkında gerekse genel olarak Türkler hakkında hep
müspet şeyler duyduk. Tabii istisnalar kaide dışıdır.
Bize bir de en çok sorulan soru sizin kitapeviniz
burada nerededir. Bu kitaplar biterse devamını nerede bulacağız sorusu
oldu. Biz de onlara “Allah size sabır versin seneye tekrar kitap
fuarında buluşana kadar bizi bekleyeceksiniz” dedik.
Fuarda hepimizi şaşırtan ve şuana kadar canlılığı
gözümün önünden gitmeyen bir hadiseyi de anlatarak yazımı tamamlamak
istiyorum.
Bizim standın hemen yanı başında bir kafeterya
vardı. Bu kafeteryaya en çok çocuklar ve bayanlar uğruyordu. Bir akşam
saati yine her zaman olduğu gibi kafeteryanın önü bayağı
kalabalıklaşmıştı. Nerdeyse bizim standın müşterisiyle kafeterya
müşterisi birbirine karışmıştı. Ben de saatlerdir yorulan bacaklarımı
birkaç dakikada olsa dinlendirmek için sandalyeye oturup standaki
kişileri gözlüyordum. O arada kafeterya tarafından bir çocuk çığlığı
koptu. Ben pek önemsemedim. Kendi kendime Nasıl olsa çocuklar böyle
çığlıklar koparır dedim ve stantta benim ilgilenebileceğim kişileri
kontrol ediyordum. Ama kısa bir süre sonra o çocuğun çığlığı beni
stanttaki ilgimden kopardı çünkü çığlık sesi gittikçe artıyordu. Bizim
Şükrü Bey çocuğu susturmak için koşturup bir çocuk hikayesi aldı ve ona
uzattı; çocuk arabasında oturan ve ortalığı birbirine katan, en fazla
iki yaşındaki beyefendi, kitabı aldığı gibi fırlattı attı. Ben hemen
koşturup orada duran ve dikkatini çekebileceğini tahmin ettiğim bir
başka renkli kitabı uzattım onu da bir çırpıda savurtup attı. Arabanının
başında duran annesine biraz sitemvari bu çocuk niye ağlıyor neden
ilgilenmiyorsun dedim. O da gördüğün gibi susturamıyoruz dedi. Ben de
bunun istediği bir şey vardır dedim “evet var şuradaki küçük kitabı
istiyor” diye masanın üzerinde toplu halde duran üstadın küçük
risalelerine işaret etti. Ben hemen oradan birini uzattım annesi hayır
hiç birini kabul etmiyor şunu istiyor diye “ayetül kübra’yı” uzattı ben
de bu çocukta bir sır var o, bu kitabı ne yapacak demek ki, onu senin
okuman gerek çocuk senin için onu istiyor, onun için sen bu kitabı al”
dedim. Genç bayan ne yapalım çaresiziz dercesine çantasından kitabın
ücretini uzattı ve kitabı çocuğa verdi. İşte bundan sonrası ne kaleme
gelir ne de ifade edilir bir şeydir. Görmek gerektir. Çocuk kitabı alır
almaz önünü arkasını çevirdi göğsüne bastı daha sonra açıp içine sanki
yıllardır hasret olduğu birinin resmine bakar gibi yazılara baktı baktı
ve içini çekti sesini de kesti. O kitabın içinden o yazılardan ne
anlıyordu da o kadar iştiyakla o yazılara bakıyordu ben hala çözebilmiş
değilim. O anki tablo bana o kadar tesir etmiş ki canlılığı gözümün
önünden hiç gitmiyor. Hâlâ tesirindeyim.
Mehmet ALTAN Riyad
|