|

MEDİNE-İ MÜNEVVERE
Medine; Cidde'ye 424
kilometre uzaktadır. Eski ismi Yesrib idi. Peygamberimizin (sas)
hicretinden sonra, Medinet'ün-Nebî yani Peygamberin Şehri
denilmeye başlandı. Medine, şehir demektir. Medine, medeniyet kökünden bir
kelimedir. Zamanla da Medine-i Münevvere yani nurâ gark olmuş
şehir denilir oldu. Çünkü Peygamberimizin (sas) hicreti ile
nurlanmıştı.
Peygamber Efendimiz (sas)
Mekke'den hicret edip Medine'ye gelirken Kuba mescidinin olduğu yerde üç
gün kalmıştı. Cuma namazını da Medine'ye yakın olan Cuma Mescidi'nde
kılmış oradan Medine'ye yönelmişti. Bütün Medineliler onu karşılamak için
yollara düşmüşlerdi. Çocuklar "Allah'ın Peygamberi Muhammed geldi!"
diyorlar. Habeşliler, kılıç ve mızrak oyunları ile sevinçlerini
belirtiyorlar. Halk da "Talaa'l-Bedru aleyna..." yani "Vedâ
tepelerinden üzerimize dolunay doğdu / Bize şükür vacip oldu..."
diyorlardı. Bu sevinçle Resullulah'ın (sas) devesinin yularından tutup
evlerine misafir etmek istiyorlardı. Ama Resulullah (sas) "Ona
dokunmayın!.. O emredildiği yere gider. Bakalım nereye gidecek?"
buyuruyordu. Efendimiz (sas) kimsenin hatırının kırılmasını istemiyordu.
Deve ise sağına soluna bakınarak gidiyordu. Nihayet, şimdiki Mescid-i
Nebevî'nin bulunduğu yere çöktü. Orası, bir hurmalık ve iki yetime ait bir
arsa idi. Sonra deve tekrar kalktı, biraz gittikten sonra şimdiki minberin
bulunduğu yere yine çöktü. Boynunu uzatıp bağırmaya başladı. Peygamber
Efendimiz (sas) "İnşaallah, menzilimiz burasıdır." diyerek devenin
üzerinden indi. Sonra "Buraya en yakın ev, kimin evidir?" diye sordu.
Oraya en yakın ev Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin evi idi. Onun için hemen
koşarak: "Yâ Resulullah, buraya en yakın ev benim evimdir, işte duvarı
görünüyor, kapısı da şudur. Buraya buyurursanız çok sevinirim." dedi.
Efendimiz (sas) böylece Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin evine gitti orada üç ay
kadar kaldı.
Sonra bugünkü mescidin
inşası başladı. Mescidin yeri, Sehl ve Süheyl isimli iki yetime
aitti. Orada hurma kurutulurdu. Peygamber Efendimiz (sas) yetimleri
çağırdı, arsayı satın almak istedi. Onlar "Ya Resulullah, biz para
istemiyoruz, biz Allah'ın rızasını istiyoruz." diyerek arsayı hediye
ettiler. Kabul edilip on miskal altın hediye olarak onlara verildi. Bu
arsanın içinde hurma ağaçları, bazı yerlerinde harabeler, bir tarafında da
mezarlık vardı. Efendimizin (sas) emriyle, hurma ağaçları kesildi,
mezarlardaki çürümüş kemikler başka yere gömüldü, harabe yerler de
düzeltildi. Mescid inşa edildi. Duvarın kalınlığı ve temelin derinliği
üçer zira' (iki karışa yakın bir ölçüde) idi. Temelden zemine kadar
taştan, üst tarafı da kerpiçten yapıldı. Üzerine çatı yerine güneşin
hararetinden ve yağmurdan korumak için hurma ağaçları kondu. Yaprak ve
toprakla kapatıldı. Üçü sağ, üçü sol tarafa gelmek üzere bir hizada altı
sütun yapıldı. Mihrabı kalın direklerle şimdiki Bab'üt-Tevessül'ün yerinde
yapıldı. Mescidin kıble tarafının uzunluğu yüz arşın, genişliği ondan
biraz eksikti. Mescide üç kapı açıldı. Şimdiki mihrabın yerinde cümle
kapısı vardı. Bütün Müslümanlar buradan girer çıkardı. İkincisi Bab'üc-Cibril,
üçüncüsü de Bab'ür-rahmet idi. Üçüncü kapıya, Bab-ı Osman ve Bab-ı
Atîk de denilmiştir. Peygamber Efendimizin (sas) odasına oradan
geçilirdi. Mescidin bir tarafına da garipler ve fakirler için bir sofa
yapıldı. Orada kalanlara, Ashab-ı Suffe denildi. Hurma dallarından
bir çardak şeklindeydi. İşte ikinci mescid de böyle meydana geldi.
Bu ikinci mescid,
hicretin ikinci senesinde tamamlandı. Orada namaz kılınmaya başlandı.
Mescidin binası ikmâl edildikten sonra Peygamberimiz (sas) için odalar
yapıldı ve yine üstü hurma dalları ile örtüldü. Bu odalar yapıldıktan
sonra Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin evinden Efendimiz (sas) buraya
taşındılar. Bu odalardan birisi Hz. Âişe (r.anha) validemize ait idi ve
oradan mescide bir yol açıldı. Şimdi orası Ravza-i Mutaharra'dır.
MEDİNE-İ
MÜNEVVEREYİ ZİYARET
Pek çok hadis-i
şerifte Medinede Peygamber Efendimizin kabrinin ziyaretinden
bahsedilmektedir.
1-
Kim hacceder ve beni ziyaret etmezse bana cefa etmiş olur.
2-
Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacib olur.
3-
Ümmetimin hali vakti yerinde olup da beni ziyaret etmeyenler için
özür (mazeret) yoktur.
4-
Ümmetimden hali vakti yerinde olup da beni ziyaret etmeyenler bana
cefa etmiş olurlar.
5-
Kim hacdan sonra beni ziyaret ederse, hayatta olduğum halde beni
ziyaret etmiş gibi olur.
6-
Kabrimin yanında kim üzerime salat ü salam getirirse işitirim.
7-
Hiçbir müslüman kul kabrimin yanında bana selam vermez ki Allahu
Teala bir melek tayin ederek onu bana bildirmesin. Cenab-ı Hak, salavat
getirenin dünya ve ahiret işine yeter. Ben de kıyamet gününde onun için
şahid ve şefaatçi olurum.
8-
Medinede beni ziyaret edene, kıyamet gününde şahid ve şefaatçi
olurum. (Hz. Ömerden Nâfi, Darekutni.)
9-
Ebu Hüreyre (ra) diyor ki, Rasulullahtan işittim: “İrtihalimden
(vefatımdan) sonra kabrimi ziyaret eden hayatımda beni ziyaret etmiş
gibidir. Ben ise hayattayım. Her kim beni ziyaret ederse kıyamet günü ona
şahitlik ederim.” buyurdu.
10-
Her kim huzur-u kabrimde bana salat ü selam ederse ben onu
vasıtasız işitirim. Her kim benden uzak olduğu halde bana salavat
getirirlerse, melekler onun salat ü selamını bana getirirler.
Bediüzzaman Hazretleri
bu meseleyi temsil ve temessülle izah ederek, üç çeşit temessülden
birincisinin aynadaki görüntü gibi maddi şeylerin akisleri olduğunu,
ikincisinin, güneşin şeffaf varlıklardaki akisleri gibi maddi,
fakat nuranilerin akisleri olduğunu, üçüncüsünün ise nurani
ruhların aksi olduğunu bildirmiştir. Nurani ruhların akisleri için de
şunları söylemiştir: “Şu akis hem hay (canlı)dır. Hem aynıdır. Fakat
aynaların kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden o ruhun gerçekteki
mahiyetini tamamen tutmuyor. Mesela Hz Cebrail (as), (sahabelerden) Dıhye
isimli bir sahabi suretinde Peygamber Efendimizin (sas) huzurunda
bulunduğu bir anda Cenab-ı Hakkın huzurunda haşmetli kanatlarıyla Arş-ı
Azamın önünde secdeye gider. Hem o anda hesapsız yerlerde bulunur. Allahın
emirlerini tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mani olmazdı. İşte şu sırdandır,
mahiyeti nur ve hüviyeti nurani olan Hz. Peygamber (sas) dünyada bütün
ümmetinin salavatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir
anda görüşür, biri birisine mani olmaz.” (Sözler, 16. Söz.)
Kuran-ı Kerim’de
Cenab-ı Hak “Allah ve melekleri şanlı Nebi (Hz. Muhammed (s.a.s)) üzerine
salat etmektedirler. Ey iman edenler! Sizler de onun üzerine salat ü selam
ediniz.” (Ahzab, 33/56) buyurmaktadır. Salat kelimesi Allahu Teala için
kullanılırsa rahmet manasınadır. Yani Allah, Hz. Muhammed (s.a.s)’e
rahmet etmektedir, demektir. Melek için kullanılırsa istiğfar
manasına gelir. Yani melekler Hz. Muhammed (s.a.s) için istiğfar
etmektedirler, demektir. Müminler için de dua manasınadır. Yani
müminler de Hz. Muhammed (s.a.s) için dua etsinler ve selam
etsinler, demektir. Bediüzzaman Hazretleri gerek salavatın önemini ve
gerekse salavat ile selam arasındaki farkı şöyle anlatmaktadır: “Rasulü
Ekrem (sas)’e salavat getirmek, tek başıyla bir tarik-ı hakikattır. Rasulü
Ekrem (sas) nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde nihayetsiz
salavata ihtiyac göstermiştir. Çünkü Rasulü Ekrem (sas) bütün ümmetinin
dertleriyle alakadar ve saadetleriyle nasibdardır. Nihayetsiz istikbalde
ebedülâbâdda nihayetsiz ahvale maruz ümmetin bütün saadetleriyle
alakadarlığının ihtiyacındandır ki nihayetsiz salavata ihtiyaç
göstermiştir. Hem Rasulü Ekrem; hem abd hem rasul olduğundan ubudiyet
cihetiyle salat ister. Risalet cihetiyle selam ister ki ubudiyet
halktan hakka gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu “es-Salâtü”
ifade eder. Risalet haktan halka bir elçiliktir ki selamet ve
teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrasına muvaffakiyet ister
ki “selâmün” lafzı onu ifade ediyor. Hem biz “Seyyidina”
lafzıyla tabir ettiğimizden diyoruz ki, “Ya Rab yanımızda elçimiz ve
dergahınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki bize siyânet etsin.”
(Barla Lahikası, Mesâili Müteferrikadan Birinci Mesele)
SALÂT Ü SELÂM
Peygamber Efendimize (sas)
salavat getirmenin fazileti, faziletlerin en yükseklerindendir. Salavat,
ilahi hazineleri en kolay açan bir anahtardır. Ayet-i kerimede ifade
edildiği gibi Allah ve melekleri de salat etmektedirler. Biz böylece
onlara iştirak etmiş oluyoruz. Bu durum Peygamber Efendimizi (sas) Cenab-ı
Hak yanındaki derecesini gösterir. Onun için hem O’nu (sas) ziyaret
etmeliyiz, hem de O’na (sas) salat ü selam getirmeliyiz.
17 Ağustos 1999’da
Gölyaka’da 4 katlı binanın altında kalan yurt müdürü Hikmet Aker
diyor ki, “Teyemmüm ederek abdest aldım. Bulunduğum yerde ayakta durma
imkanı yoktu. Enkaz altında kalkabildiğim kadar ayağa kalkmaya çalıştım ve
rüku vaziyeti kadar ancak yükselebildim. Ve namazımı başımı iyice öne
eğerek kılmayı başardım. Şunu itiraf etmek isterim ki hayatımda en haz
aldığım namazlarımdan birisi oldu. Susuzluk içimi yakmaya başladı.
Namazın sonlarına doğru yine aklıma su geldi. Su işini nasıl yapabilirim
diye düşünürken yere damlar gibi bir ses duyduğumu farkettim.
Namazımı tamamladım, dualarımı tamamladım. O karanlık ortasında sanki
yıldızlara yükseldim. Yıldızlar avuçlarımda gibiydi. Çok güzeldi. Ama ben
hizmete dönmek istiyordum. Salavat getirmeye başladım. Efendimiz (sas)’in
kabrinin gözlerimin önünde canlandığını farkettim. Kendisini (sas) gördüm.
Buradan çıkıp kurtulacağımı söyledi. Onun için kurtulma ümidim hiç eksik
olmadı. Su damlama sesi gelmeye devam ediyordu. El yordamıyla aramaya
başladım ve suya ulaştım. Kaloriferin bir yeri delinmiş, tertemiz su
akmaya başlamıştı. Halbuki aylardır kaloriferler yanmadığı için içindeki
su pas kokulu olur diye tahmin ediyordum. Kurtulduktan sonra oraya tekrar
geldiğiğimde kaloriferden akan suyun kirli ve paslı olduğunu farkettim.
Halbuki içtiğim zaman tatlı ve mis gibi güzel kokulu idi.”
Salavat getirmenin yeri, zamanı ve insanın içinde bulunduğu
atmosferin durumu çok mühimdir. Bütün kapıların kapanıp sebeblerin
bittiği bir anda derin bir şuurla okunan zikirlerin ve getirilen
salavatların çok farklı neticelere ulaştığının çok güzel bir misali Hikmet
Aker’in yaşadığı olaydan anlaşılıyor.
MESCİD-İ NEBEVÎ'NİN
ZAMANIMIZA KADAR GEÇİRDİĞİ TAMİRLER
Hz. Ömer (ra)
zamanında mescid cemaate kâfi gelmediğinden hicretin 17. yılında
genişletildi. Ama eski üslûb değiştirilmedi, duvarı kerpiçten, tavanı
hurma ağaçlarından yapıldı. Hicretin 29. senesinde, mescid biraz daha
genişletildi. Ama bu sefer sütunlar süslü taşlardan tavan da saç ağacından
yapıldı.
Mescidin üçüncü
tamiratı, Emevî halifelerinden Velîd bin Abdülmelik zamanında Medine
Valisi olan Ömer İbn-i Abdilmelik tarafından, mescid temelinden yıkılarak
yapıldı. Rum (Bizans)'dan, Mısır'dan mimarlar getirildi. Yeniden bina
hicretin 89. senesinde tamir olundu. Mescide bitişik olan Ezvâc-ı
Tâhiratın (Efendimizin zevcelerinin) odaları da mescide ilave olundu.
Ata-i Horasanî,
Resulullah (sas) zevcelerinin evlerini görmeye muvaffak oldum, hurma
dalından bina olmuş ve kapıları siyah kıldan bir perde ile örtülmüştü.
Velid'in emri ile bunlar yıkılıp mescide ilave edildi. Bu sırada Said bin
Müseyyeb ağlıyordu: -Keşke bu evler böyle kalsaydı da, insanlar
Resullulah'ın ne gibi şeylerle iktifa ettiğini görseydi.. demiştir.
Dördüncü tamiri,
Abbasî halifelerinden Mehdi yaptırdı. Memun da yeniden orayı
ziynetlendirdi.
Beşinci tamiri, Hicri
562'de.
Altıncı tamiri de,
Hicri 886 tarihinde Mısır'da, Hicaz'da hüküm süren İslam sultanları
tarafından tamir ettirildi.
Hicri 998'de III. Murad
tarafından bir müezzin mahfeli yaptırıldı.
Yedinci olarak da,
Abdülmecid tarafından bir milyon liraya yakın bir para sarfıyla Ravza-i
Mutahhara, Mescid-i Nebi inşa edildi.
Son tamirler ve
ilaveler Suudiler zamanında yapılmıştır.
TAKVA MESCİDİ
Kur'an-ı Kerim'de
"Takva üzere kurulan Mescid" (Tevbe,9/108) ifadesi Medine'deki Mescid-i
Nebî hakkındadır.
Yeryüzünde ziyaret
edilecek üç mescidler; Mescid-i Haram (Kabe), Mescid-i Aksa
ve Mescid-i Nebî'dir. Mescid-i Nebî'de kılınan bir
namazın sevabı, Mecsid-i Aksa'da kılınan namazdan bin kat faziletli
ve sevaplı olduğu için Kabe'den sonra en hayırlı mesciddir. Nasıl
olmasın ki, Hz. Muhammed Aleyhisselamın mescididir:
"Bende medfundur diye
eflâke fahreyler zemin
Hâzihî cennât-ü Adnin
fedhulûhâ hâlidîn."
Efendimiz, Enes İbn-i
Mâlik'in rivayetine göre: "Her kim benim mescidimde, hiçbir vaktini
kaçırmayarak kırk vakit namaz kılarsa, onun için cehennem ateşinden azad
olmak, azab ve nifaktan kurtulmaya beraatlar yazılır." buyurmuşlardır.
(İmam-ı Ahmed)
Hadis-i şeriflerde: "Evimle,
minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir." ve "Kabrimle,
mimberim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir." ve "Evimden
mimberime kadar cennet bahçelerinden bir bahçedir." buyurulmuştur. Bu
üç muhtelif şekilde rivayet edilen Hadis-i Şerifin ruhu, Resulullah
Efendimizin (sas) kabri ile minberi arasındaki kısımda, cennet
bahçelerinden bir bahçe olduğu sırrını hissettirmektedir. Çünkü
Efendimizin evi Hz. Aişe'nin hücresi idi ki, Resulullah yine bu evde vefat
etmiş ve kabri de burası olmuştur.
Efendimizin (sas)
kabri ile minberi arası 54 arşın 6 parmaktır. Medine'yi ziyaret eden
hacılar, cennet bahçesi olan bu yerde namaz kılmak için çok itina
gösterirler.
Peygamberimizin (sas) mihrabı da minberi ile kabri arasındadır.
MESCİD-İ NEBÎ'NİN
KAPILARI
Babû’s-selam, Babu’r-
Rahme, Babu Cibrîl, Babu’n-Nisa, Bâbu’t-Tevessül...
MESCİD-İ NEBÎ'NİN
MİNARELERİ
Minare-i Re'siye,
Minare-i Babu’s-Selam, Aziziye Minaresi, Minare-i Babu’r-Rahme, Minare-i
Mecidiye.
Ezan Minare-i
Reisiye'de okunur. Onun için Reis ismi verilmiştir.
YEŞİL KUBBE VE KABR-İ
ŞERİF
Yeşil Kubbe, Kabr-i
Şerif üzerindedir. Medine'ye gelenlerin hemen dikkatini çekmektedir.
Rivayete göre, gece-gündüz 70.000 meleğin himayesinde Arşa kadar
yükselir. Kabr-i saadetin sağ tarafındaki yere Muvacehe-i Şerife
denir. Efendimizin kabri dörtgen şeklindedir. İçine, hücre-i muattara
denilir. Çünkü burada ziyaret zamanı, muhtelif anber ve misk kokuları
duyulduğu için muattar ismi verilmiştir.
Kabr-i şerifin iki adım
ilerisinde Hz. Ebu Bekir'in birkaç adım sonrasında da Hz.
Ömer'in kabirleri vardır.
MEDİNE’NİN ÇEVRESİ VE
HURMALARI
Medine, 840 kilometre
bir demiryolu ile Osmanlılar döneminde Şam'a bağlanmıştır.
Medine üç
taraftan dağlarla çevrilmiş güneye doğru uzanan verimli ve bereketli bir
ova kenarındadır.
Uhud Dağı,
Medine'ye 2 kilometre mesafededir. Uhud'da 70 tane şehid sahabe
vardır. En başta Hz. Hamza oradadır.
Hendek Savaşı,
Medine'nin hemen yanında Seliğ Dağı etrafında cereyan etmiştir.
Kıbleteyn (İki
Kıbleli) Mescid, Medine'nin ilerisinde vesâitle gidilen bir mevkidedir. Bu
mescidde Peygamberimiz (sas) öğle namazını kılarken kıblenin Kudüs'ten
Mekke'ye çevrilme emri gelmiş ve hemen Mekke'ye dönülmüştür. Bu mescidde
bir namazda iki kıbleye karşı namaz kılınıp tamamlanmış olduğu için
Kıbleteyn unvanı verilmiştir.
Kuba Mescidi
de Peygamberimiz (sas) Mekke'den Medine'ye hicret ederken uğradığı Kuba
köyünde ilk yapılan mesciddir. Kuba köyü, hurma ağaçları içinde güzel ve
mübarek bir yerdir. Meşhur Eris Kuyusu buradadır. Suyundan
Efendimiz (sas) içmiştir. Kanuni Sultan Süleyman bu suyu Medine'ye
getirtmiştir. Medine, nar ve çeşitli yemişler yetişen suyu bol bir yerdir.
Medine hurması, dünyanın en meşhur hurmalarındandır. 99 çeşit hurması
olduğu söylenir. Hatta 130 çeşit olduğunu söyleyenler de vardır.
Bunların içinde en meşhurları Acve hurmasıdır. Aç karnına yedi tane
yiyenlere şifa olduğu rivayet edilmiştir: "Her kim sabahları yedi adet
Acve hurması yerse, o gün zehir ve sihir tesir etmez." buyurulmuştur.
Başka bir hadiste ise: "Sabahları Medine'nin iki tepesi arasındaki
ağaçların hurmasından yedi tane her kim yerse, o gün akşama kadar ona
hiçbir şeyin zararı dokunmaz. Eğer akşam yerse sabaha kadar hiç zarar
ziyana uğramaz." buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte
"Medine'nin âliyesi (yüksek, üst) cihetinde yetişen Acve hurması
şifalıdır, aç karnına yiyenler şifa bulurlar." buyurulmuştur.
Efendimiz (sas)
sevdiği hurmaların bir cinsi de Berni hurmasıdır. "Ey Medine
ehli! Şehrinizde yetişen hurmaların en hayırlısı berni hurmasıdır. Bu
hurma midede olan hastalığı çıkarır." buyurmuştur. Bir de meşhur
Sayhani hurması vardır. Hz. Câbir diyor ki: "Bir gün Resulullah ile Hz.
Ali ve ben hurma bahçelerine doğru gidiyorduk. Hz. Ali, Resulullah'ın
yanında benden birkaç adım geride bulunuyordu. Bir hurma ağacı büyük bir
heyelan ve şevkle gelerek, bir sayha kopardı. Ben korktum. Ağaç, 'Şu zat
Muhammedün Resulullah, yanındaki de Seyfullah' diye bağırdı. Bunun üzerine
bu hurma ağacına Resulullah "Sayhânî ismini verdi." Bu mübarek
yerin meyvesi de toprağı da şifadır.
Cennet-i Bakî
Cennet-i Baki
mezarlığı Medine'de Mescid-i Nebi'ye yakın bir yerdedir. Burası 10 bin
ashabın gömüldüğü mübarek bir yerdir. Orada, beş validemiz, Hz. Osman
ve Hz. Hasan medfundur.
Şair Nâbî'nin, Nebî'nin şehri için söyledikleri:
“Sakın terk-i
edebten Kûy-ı Mahbub-ı Hüdâ'dır bu,
Nazargâh..
ilahidir, makam-ı Mustafa'dır bu,
Edeb şartı ile
gir, Nâbî bu dergaha
Cilvegâh-ı
Evliyadır, Pusegâh-ı Enbiyadır bu.”
Bu hususta
Mehmet Akif'in bahsettiği Sudanlı bir aşıkın hissiyatı da çok mühimdir:
“Düşünce Ravza-i
Peygamber'in ayaklarına,
Sarıldı, göğsüne
çarpan demir kuşaklarına,
Dikildi cebhe-i didar
önünde müstağrak
Diyordu inleyerek:
Yâ Nebiyyallah şu
halime bak!
Nasıl bağrı yanarsa,
gün kızınca sahranın
Benim de ruhumu
yaktıkça yaktı hicranın;
Harîm-i Pâkine can
atmak istedim durdum.
Tahammül et, dediler,
hangi bir zamana kadar;
Ne bitmez olsa
tahammül, onun bir sonu var.
Gözümde tuttu bu
yandıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık,
ne hânuman, ne ocak
Yıkıldı hepsi, ben
aştım diyar-ı Sudan'ı
Üç ay hitâme deyip
çiğnedim beyâbânı
Kemiklerim bile
yanmıştı belki sahrada
Yetişmeseydin ey
Muhammed imdada
Eserdi kumda yüzerken
serin serin nefesin.
Akar sular gibi
çağladı her tarafta sesin.
İradem olduğu gündür
senin iradene râm
Bir an için bana
yolda durmak oldu haram.
Bu nuru heyâkil,
hilkatle hasbihal ettim.
Geceye derdimi
döktüm, dağları söylettim.
Yanıp tutuşmadan
aylarca yummadım gözümü
Yıldızlara sor ki bu
gözler hiç uyku gördü mü?
Azab-ı hicranına
katlandım elli üç senedir
Sonunda alnıma çarpan
şu zalim örtü nedir?
Beş altı sineyi
hicran içinde inleterek
Çıkan yüreklere
hasret mi, merhamet mi gerek,
Demir nikabını kaldır
mezar-ı pâkinden
Bu hasta ruhumu artık
ayırma hâkinden
Nedir o meşale nurun
mu ya Resûlullah
Dedi sonra, sükûn
içinde bir an geçti sonra bir kısa ah!
Bir de gördüm o yerde
serili Sudanlı.”
Osmanlı'dan Sonra Mescid-i
Nebevi'nin İmarı
Suud ailesine kadar
Mescid-i Nebevî, Osmanlıların bıraktığı gibi kaldı. Melik Abdülaziz,
"Medine ve Mekke Haremleri" imarlarına ehemmiyet verdi. 1368 Hicri yılında
genişletilme kararı verildi. Mescid-i Nebevî'nin, Peygamberimiz (sas)'in
zamanındaki alanı 2,475 metrekare idi. Hz. Ömer'in ilavesi ile (1, 100 +
2,475 = 3,575 metrekare) oldu. Hz. Osman'ın 496 metrekare ilavesiyle 4,071
metrekare oldu. Emevi halifesi Velid İbn-i Abdülmelik'in ilavesi 2,369
metrekare ile 6,440 metrekare oldu. Abbasi halifeleri Mehdi İbn-i
Mensur'un 2,450 metrekare ile 8,890 metrekare oldu. Eşref Kayıtbay'ın
ilavesi 120 metrekare ile 0,010 metrekare oldu. Osmanoğullarından II.
Sultan Abdülmecid'in ilavesi 1,293 metrekare ile 10,303 metrekare oldu.
Suud'un
genişletmesine kadar 10,303 metrekare olan alan, Melik Abdülaziz'in 6,024
metrekare ilavesi ile 16.327 metrekare oldu. Daha sonra Suudluların 6,247
metrekare ilavesiyle toplam Suud ilavesi 12,271 metrekare oldu. Bütün alan
da 22,574 metrekare oldu. Mescid-i Nebeviye bu
genişletmelerde yeni kapılar ilave oldu. Ömer bin Hattab Kapısı, Osman
Kapısı, Abdülaziz Kapısı, Suud Kapısı, Ebu Bekir es-Sıddık Kapısı...
Allah onu (sas) Hep Korudu
Cenab-ı Hak "Allah,
seni insanlardan koruyacaktır." (Maide,5/67) buyurarak Peygamber
Efendimiz (sas)'i koruma altına aldığını Kur'an-ı Kerim'de beyan etmiştir.
Hayatta iken pek çok suikasttan harika şekilde Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed (sas)'i
korumuştur. Vefatından sonra da onu korumuştur. Tarihi bir olay da
bunun şahididir:
İki tane
gayr-i müslim, Endülüs'ten Medine'ye gelerek Peygamberimiz (sas)'in
vücudunu kaçırmak istediler. Bunlar Müslüman kılık ve kıyafetine girerek
hacca gelmiş gibi Medine'ye girmişlerdi. Mescid-i Nebevî'nin kıble
tarafından Kabr-i Şerife çok yakın bir eve yerleşmişlerdi. Bunlar,
namazları mescidde kılıp Peygamberimiz (sas)'in kabrini ziyaret ediyorlar,
her sabah Bâkî Kabristanı'na, cumartesi günleri de Kuba Mescidi'ne
gidiyorlardı. Kılık kıyafetleri ve fakirlere yaptıkları yardımlarla halkın
güvenini kazanmayı başaran bu kişiler, Peygamberimiz (sas)'in mübarek
vücudunu kaçırmak için geceleri bulundukları evden Peygamberimiz (sas)'in
kabrine doğru gizlice tünel kazmaya başlıyorlar. Buradan çıkan toprakları
torbalara doldurarak kabirleri ziyaret bahanesiyle Cennet'ül-Bakî
Kabristanı'na döküyorlardı. Kazdıkları tünel, Peygamberimiz (sas)'in
kabrine iyice yaklaşınca büyük bir tehlike ortaya çıktı. Ama halkın bundan
haberi yoktu.
İşte tam bu sırada
adaletli bir hükümdar olan Selçuklu Atabeyi Nureddin Mahmud Zengi Aksungur
(1146–1174) teheccüd namazını kılıp yatmıştı. Rüyasında Peygamberimiz (sas)'i
gördü. Efendimiz (sas) iki yabancıyı göstererek, "Ey Nureddin, beni
bunlardan kurtar!" dedi. Hükümdar, bu rüyanın tesiriyle bağırarak uyandı.
Abdest alıp namaz kıldıktan sonra yattı. Yine aynı rüyayı gördü. Yine
feryat ederek uyandı. O gece aynı rüyayı üç defa görünce kalktı ve iyi bir
insan olan veziri Cemaleddin Mavsilî'yi yanına çağırdı ve gördüğü rüyayı
anlattı. İstişare ederek Medine'ye gitmeye karar verdiler. Kimseye
duyurmadan hükümdar, veziri ile beraber yirmi süvari ve pek çok eşya ile
Şam'dan yola çıktılar, gece-gündüz devam ederek 16 günde Medine'ye
vardılar. Hükümdar, abdest alıp, Mescid-i Nebevî'ye girerek iki rekat
namaz kıldı ve Peygamberimiz (sas)'i ziyaret etti. Medine halkı hükümdarın
yanına toplanmıştı. Vezir, "Hükümdar, peygamberimizi ziyaret maksadı ile
gelmiş, yanında da sizlere hediye getirmiştir. Medinelilerin isimlerini
yazın." dedi. Onlar da bütün Medinelilerin isimlerini yazdılar. Bu
isimlere göre herkes gelip hükümdardan hediyesini almaya başladı. Bundan
maksat, Peygamberimiz (sas)'in rüyada "Beni bunlardan kurtar." dediği o
iki kişiyi tanıyıp tespit etmekti. Bunun için halk hediyeleri hükümdarın
huzuruna gelerek aldılar bu esnada hükümdar gelenlere dikkatle bakıyordu.
Herkes hediyelerini aldı. İsim listeleri bitti. Fakat hükümdar bu gelenler
arasında peygamberimiz tarafından rüyada kendisine gösterilen iki kişiyi
gösteremedi. Bunun üzerine; "Hediye almayan kimse kaldı mı?" diye sordu.
Orada bulunanlar dediler ki, "kimse kalmadı. Ancak Endülüs'ten gelen iki
kişi var. Onlar kimseden bir şey almazlar. İhtiyaç sahiplerine sadaka
vermektedirler. "Hükümdar onların da yanına getirilmesini istedi. Onlar
huzura getirildiler. Hükümdar onların rüyada kendisine gösterilen kişiler
olduğunu tanıdı ve kendilerine, nereli olduklarını sordu. Onlar da:
"Biz Endülüs'ten hac
maksadıyla geldik ve bu sene peygamberimizin yakınında bulunmayı arzu
ettik." dediler. Hükümdar nerede kaldıklarını sordu. Mescidin yakınında
olduklarını söylediler. Hükümdar onlarla beraber evlerine gitti. Evde
süslü kitaplar ve değerli eşyalar gördü. Bu arada halk, onların her gün
oruç tuttuklarını, namazları mescidde kıldıklarını ve hiçbir dilenciyi boş
çevirmediklerini söyleyerek bunları övüyorlardı. Nureddin Zengi, odayı
dolaştı ve burada serilen hasırı kaldırdı. Baktı ki, altında kazılmış bir
tünel var. Tünel, Peygamberimiz (sas)'in kabrinin yanına kadar uzanıyordu.
Bunu gören halk mahçup olup başlarını önlerine eğdiler ve artık söyleyecek
bir şey bulmadılar. Bunun üzerine hükümdar bu iki kişiyi sorguladı. Onlar
da gerçekten Müslüman olmadıklarını ve peygamberin vücudunu buradan alıp
ülkelerine kaçırmak için görevlendirildiklerini itiraf ettiler. Bunu
yapabilmek için derviş kıyafetlerine bürünerek halkı kandırdıktan sonra
geceleri tünel kazmaya devam ettiklerini ifade ettiler ve "Peygamberin
kabrine iyice yaklaştığımız gece, gök gürültüsü ve şimşekler öyle bir
sarsıntı meydana getirdi ki, sanki dağlar yerinden oynayacaktı. Bundan
fena halde korktuk ve sabahleyin de sizin geldiğinizi haber aldık."
dediler. Bundan sonra da Peygamberimiz (sas)'in kabrinin çevresinde derin
hendek kazdırdı ve bu hendeği kurşun eriterek doldurdu. Böylece kabr-i
Saadet, çepeçevre kurşunla muhafaza altına alınmış oldu. Bu olay H. 557,
Miladi 1162 yılında vuku bulmuştu. Eyüp Sabri Mir'at-i Medine c. 2,
s. 684. Vefâü'l-Vefa Bi ahbâr-i Dâr'il-Mustafa, c, 2, s. 648, et'Tarif, s.
76)
Evet Cenab-ı Hak, o
Şanlı Nebiyi (sas) hep korudu, bundan sonra da onu ve onun gerçek
takipçilerini koruyacak, düşmanlarını da hezimete uğratacaktır.
Yazıcıya Gönder
Kitabın diğer bölümleri:
• Yukarı • Hac ve Mekke • Haccın Bozulması • Hz.İbrahim • Peygamberlik • Kabe • Medine Medine • Mekke ve Hacerül Esved • Mekke ve Bazı Tarihi Yerler • Mekke Ziyaret Yerleri • İlahiler • |