Mehmet ALTAN Web Sitesi

  Medine Medine

MEDİNE-İ MÜNEVVERE

  Medine; Cidde'ye 424 kilometre uzaktadır. Eski ismi Yesrib idi. Peygamberimizin (sas) hicretinden sonra, Medinet'ün-Nebî yani Peygamberin Şehri denilmeye başlandı. Medine, şehir demektir. Medine, medeniyet kökünden bir kelimedir. Zamanla da Medine-i Münevvere yani nurâ gark olmuş şehir denilir oldu. Çünkü Peygamberimizin (sas) hicreti ile nurlanmıştı.

Peygamber Efendimiz (sas) Mekke'den hicret edip Medine'ye gelirken Kuba mescidinin olduğu yerde üç gün kalmıştı. Cuma namazını da Medine'ye yakın olan Cuma Mescidi'nde kılmış oradan Medine'ye yönelmişti. Bütün Medineliler onu karşılamak için yollara düşmüşlerdi. Çocuklar "Allah'ın Peygamberi Muhammed geldi!" diyorlar. Habeşliler, kılıç ve mızrak oyunları ile sevinçlerini belirtiyorlar. Halk da "Talaa'l-Bedru aleyna..." yani "Vedâ tepelerinden üzerimize dolunay doğdu / Bize şükür vacip oldu..." diyorlardı. Bu sevinçle Resullulah'ın (sas) devesinin yularından tutup evlerine misafir etmek istiyorlardı. Ama Resulullah (sas) "Ona dokunmayın!.. O emredildiği yere gider. Bakalım nereye gidecek?" buyuruyordu. Efendimiz (sas) kimsenin hatırının kırılmasını istemiyordu. Deve ise sağına soluna bakınarak gidiyordu. Nihayet, şimdiki Mescid-i Nebevî'nin bulunduğu yere çöktü. Orası, bir hurmalık ve iki yetime ait bir arsa idi. Sonra deve tekrar kalktı, biraz gittikten sonra şimdiki minberin bulunduğu yere yine çöktü. Boynunu uzatıp bağırmaya başladı. Peygamber Efendimiz (sas) "İnşaallah, menzilimiz burasıdır." diyerek devenin üzerinden indi. Sonra "Buraya en yakın ev, kimin evidir?" diye sordu. Oraya en yakın ev Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin evi idi. Onun için hemen koşarak: "Yâ Resulullah, buraya en yakın ev benim evimdir, işte duvarı görünüyor, kapısı da şudur. Buraya buyurursanız çok sevinirim." dedi. Efendimiz (sas) böylece Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin evine gitti orada üç ay kadar kaldı.

Sonra bugünkü mescidin inşası başladı. Mescidin yeri, Sehl ve Süheyl isimli iki yetime aitti. Orada hurma kurutulurdu. Peygamber Efendimiz (sas) yetimleri çağırdı, arsayı satın almak istedi. Onlar "Ya Resulullah, biz para istemiyoruz, biz Allah'ın rızasını istiyoruz." diyerek arsayı hediye ettiler. Kabul edilip on miskal altın hediye olarak onlara verildi. Bu arsanın içinde hurma ağaçları, bazı yerlerinde harabeler, bir tarafında da mezarlık vardı. Efendimizin (sas) emriyle, hurma ağaçları kesildi, mezarlardaki çürümüş kemikler başka yere gömüldü, harabe yerler de düzeltildi. Mescid inşa edildi. Duvarın kalınlığı ve temelin derinliği üçer zira' (iki karışa yakın bir ölçüde) idi. Temelden zemine kadar taştan, üst tarafı da kerpiçten yapıldı. Üzerine çatı yerine güneşin hararetinden ve yağmurdan korumak için hurma ağaçları kondu. Yaprak ve toprakla kapatıldı. Üçü sağ, üçü sol tarafa gelmek üzere bir hizada altı sütun yapıldı. Mihrabı kalın direklerle şimdiki Bab'üt-Tevessül'ün yerinde yapıldı. Mescidin kıble tarafının uzunluğu yüz arşın, genişliği ondan biraz eksikti. Mescide üç kapı açıldı. Şimdiki mihrabın yerinde cümle kapısı vardı. Bütün Müslümanlar buradan girer çıkardı. İkincisi Bab'üc-Cibril, üçüncüsü de Bab'ür-rahmet idi. Üçüncü kapıya, Bab-ı Osman ve Bab-ı Atîk de denilmiştir. Peygamber Efendimizin (sas) odasına oradan geçilirdi. Mescidin bir tarafına da garipler ve fakirler için bir sofa yapıldı. Orada kalanlara, Ashab-ı Suffe denildi. Hurma dallarından bir çardak şeklindeydi. İşte ikinci mescid de böyle meydana geldi.

  Bu ikinci mescid, hicretin ikinci senesinde tamamlandı. Orada namaz kılınmaya başlandı. Mescidin binası ikmâl edildikten sonra Peygamberimiz (sas) için odalar yapıldı ve yine üstü hurma dalları ile örtüldü. Bu odalar yapıldıktan sonra Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin evinden Efendimiz (sas) buraya taşındılar. Bu odalardan birisi Hz. Âişe (r.anha) validemize ait idi ve oradan mescide bir yol açıldı. Şimdi orası Ravza-i Mutaharra'dır.            

MEDİNE-İ MÜNEVVEREYİ ZİYARET

  Pek çok hadis-i şerifte Medinede Peygamber Efendimizin kabrinin ziyaretinden bahsedilmektedir.

1-                     Kim hacceder ve beni ziyaret etmezse bana cefa etmiş olur.

2-                     Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacib olur.

3-                     Ümmetimin hali vakti yerinde olup da beni ziyaret etmeyenler için özür (mazeret) yoktur.

4-                     Ümmetimden hali vakti yerinde olup da beni ziyaret etmeyenler bana cefa etmiş olurlar.

5-                     Kim hacdan sonra beni ziyaret ederse, hayatta olduğum halde beni ziyaret etmiş gibi olur.

6-                     Kabrimin yanında kim üzerime salat ü salam getirirse işitirim.

7-                     Hiçbir müslüman kul kabrimin yanında bana selam vermez ki Allahu Teala bir melek tayin ederek onu bana bildirmesin. Cenab-ı Hak, salavat getirenin dünya ve ahiret işine yeter. Ben de kıyamet gününde onun için şahid ve şefaatçi olurum.

8-                     Medinede beni ziyaret edene, kıyamet gününde şahid ve şefaatçi olurum. (Hz. Ömerden Nâfi, Darekutni.)

9-                     Ebu Hüreyre (ra) diyor ki, Rasulullahtan işittim: “İrtihalimden (vefatımdan) sonra kabrimi ziyaret eden hayatımda beni ziyaret etmiş gibidir. Ben ise hayattayım. Her kim beni ziyaret ederse kıyamet günü ona şahitlik ederim.” buyurdu.

10-                 Her kim huzur-u kabrimde bana salat ü selam ederse ben onu vasıtasız işitirim. Her kim benden uzak olduğu halde bana salavat getirirlerse, melekler onun salat ü selamını bana getirirler.

Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi temsil ve temessülle izah ederek, üç çeşit temessülden birincisinin aynadaki görüntü gibi maddi şeylerin akisleri olduğunu, ikincisinin, güneşin şeffaf varlıklardaki akisleri gibi maddi, fakat nuranilerin akisleri olduğunu, üçüncüsünün ise nurani ruhların aksi olduğunu bildirmiştir. Nurani ruhların akisleri için de şunları söylemiştir: “Şu akis hem hay (canlı)dır. Hem aynıdır. Fakat aynaların kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden o ruhun gerçekteki mahiyetini tamamen tutmuyor. Mesela  Hz Cebrail (as), (sahabelerden) Dıhye isimli bir sahabi suretinde Peygamber Efendimizin (sas) huzurunda bulunduğu bir anda Cenab-ı Hakkın huzurunda haşmetli kanatlarıyla Arş-ı Azamın önünde secdeye gider. Hem o anda hesapsız yerlerde bulunur. Allahın emirlerini tebliğ ederdi. Bir iş bir işe mani olmazdı. İşte şu sırdandır, mahiyeti nur ve hüviyeti nurani olan Hz. Peygamber (sas) dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür, biri birisine mani olmaz.” (Sözler, 16. Söz.)

  Kuran-ı Kerim’de Cenab-ı Hak “Allah ve melekleri şanlı Nebi (Hz. Muhammed (s.a.s)) üzerine salat etmektedirler. Ey iman edenler! Sizler de onun üzerine salat ü selam ediniz.” (Ahzab, 33/56) buyurmaktadır. Salat kelimesi Allahu Teala için kullanılırsa rahmet manasınadır. Yani Allah, Hz. Muhammed (s.a.s)’e rahmet etmektedir, demektir. Melek için kullanılırsa istiğfar manasına gelir. Yani melekler Hz. Muhammed (s.a.s) için istiğfar etmektedirler, demektir. Müminler için de dua manasınadır. Yani müminler de Hz. Muhammed (s.a.s) için dua etsinler ve selam etsinler, demektir. Bediüzzaman Hazretleri gerek salavatın önemini ve gerekse salavat ile selam arasındaki farkı şöyle anlatmaktadır: “Rasulü Ekrem (sas)’e salavat getirmek, tek başıyla bir tarik-ı hakikattır. Rasulü Ekrem (sas) nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde nihayetsiz salavata ihtiyac göstermiştir. Çünkü Rasulü Ekrem (sas) bütün ümmetinin dertleriyle alakadar ve saadetleriyle nasibdardır. Nihayetsiz istikbalde ebedülâbâdda nihayetsiz ahvale maruz ümmetin bütün saadetleriyle alakadarlığının ihtiyacındandır ki nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Hem Rasulü Ekrem; hem abd hem rasul olduğundan ubudiyet cihetiyle salat ister. Risalet cihetiyle selam ister ki ubudiyet halktan hakka gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu “es-Salâtü” ifade eder. Risalet haktan halka bir elçiliktir ki selamet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin  icrasına muvaffakiyet ister ki “selâmün” lafzı onu ifade ediyor. Hem biz “Seyyidina”  lafzıyla tabir ettiğimizden diyoruz ki, “Ya Rab yanımızda elçimiz ve dergahınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki bize siyânet etsin.” (Barla Lahikası, Mesâili Müteferrikadan Birinci Mesele)

   SALÂT Ü SELÂM

  Peygamber Efendimize (sas) salavat getirmenin fazileti, faziletlerin en yükseklerindendir. Salavat, ilahi hazineleri en kolay açan bir anahtardır. Ayet-i kerimede ifade edildiği gibi Allah ve melekleri de salat etmektedirler. Biz böylece onlara iştirak etmiş oluyoruz. Bu durum Peygamber Efendimizi (sas) Cenab-ı Hak yanındaki derecesini gösterir. Onun için hem O’nu (sas) ziyaret etmeliyiz, hem de O’na (sas) salat ü selam getirmeliyiz.

  17 Ağustos 1999’da Gölyaka’da 4 katlı binanın altında  kalan yurt müdürü Hikmet Aker diyor ki, “Teyemmüm ederek abdest aldım. Bulunduğum yerde ayakta durma imkanı yoktu. Enkaz altında kalkabildiğim kadar ayağa kalkmaya çalıştım ve rüku vaziyeti kadar ancak yükselebildim. Ve namazımı başımı iyice öne eğerek kılmayı başardım. Şunu itiraf etmek isterim ki hayatımda en haz aldığım namazlarımdan birisi oldu. Susuzluk içimi yakmaya başladı. Namazın sonlarına doğru yine aklıma su geldi. Su işini nasıl yapabilirim diye düşünürken yere damlar gibi bir ses duyduğumu farkettim. Namazımı tamamladım, dualarımı tamamladım. O karanlık ortasında sanki yıldızlara yükseldim. Yıldızlar avuçlarımda gibiydi. Çok güzeldi. Ama ben hizmete dönmek istiyordum. Salavat getirmeye başladım. Efendimiz (sas)’in kabrinin gözlerimin önünde canlandığını farkettim. Kendisini (sas) gördüm. Buradan çıkıp kurtulacağımı söyledi. Onun için kurtulma ümidim hiç eksik olmadı. Su damlama sesi gelmeye devam ediyordu. El yordamıyla aramaya başladım ve suya ulaştım. Kaloriferin bir yeri delinmiş, tertemiz su akmaya başlamıştı. Halbuki aylardır kaloriferler yanmadığı için içindeki su pas kokulu olur diye tahmin ediyordum. Kurtulduktan sonra oraya tekrar geldiğiğimde kaloriferden akan suyun kirli ve paslı olduğunu farkettim. Halbuki içtiğim zaman tatlı ve mis gibi güzel kokulu idi.

  Salavat getirmenin yeri, zamanı ve insanın içinde bulunduğu atmosferin durumu çok mühimdir. Bütün kapıların kapanıp sebeblerin bittiği bir anda derin bir şuurla okunan zikirlerin ve getirilen salavatların çok farklı neticelere ulaştığının çok güzel bir misali Hikmet Aker’in yaşadığı olaydan anlaşılıyor.

   MESCİD-İ NEBEVÎ'NİN ZAMANIMIZA KADAR GEÇİRDİĞİ TAMİRLER

  Hz. Ömer (ra) zamanında mescid cemaate kâfi gelmediğinden hicretin 17. yılında genişletildi. Ama eski üslûb değiştirilmedi, duvarı kerpiçten, tavanı hurma ağaçlarından yapıldı. Hicretin 29. senesinde, mescid biraz daha genişletildi. Ama bu sefer sütunlar süslü taşlardan tavan da saç ağacından yapıldı.

Mescidin üçüncü tamiratı, Emevî halifelerinden Velîd bin Abdülmelik zamanında Medine Valisi olan Ömer İbn-i Abdilmelik tarafından, mescid temelinden yıkılarak yapıldı. Rum (Bizans)'dan, Mısır'dan mimarlar getirildi. Yeniden bina hicretin 89. senesinde tamir olundu. Mescide bitişik olan Ezvâc-ı Tâhiratın (Efendimizin zevcelerinin) odaları da mescide ilave olundu.

Ata-i Horasanî, Resulullah (sas) zevcelerinin evlerini görmeye muvaffak oldum, hurma dalından bina olmuş ve kapıları siyah kıldan bir perde ile örtülmüştü. Velid'in emri ile bunlar yıkılıp mescide ilave edildi. Bu sırada Said bin Müseyyeb ağlıyordu: -Keşke bu evler böyle kalsaydı da, insanlar Resullulah'ın ne gibi şeylerle iktifa ettiğini görseydi.. demiştir.

  Dördüncü tamiri, Abbasî halifelerinden Mehdi yaptırdı. Memun da yeniden orayı ziynetlendirdi.

  Beşinci tamiri, Hicri 562'de.

  Altıncı tamiri de, Hicri 886 tarihinde Mısır'da, Hicaz'da hüküm süren İslam sultanları tarafından tamir ettirildi.

Hicri 998'de III. Murad tarafından bir müezzin mahfeli yaptırıldı.

Yedinci olarak da, Abdülmecid tarafından bir milyon liraya yakın bir para sarfıyla Ravza-i Mutahhara, Mescid-i Nebi inşa edildi.

  Son tamirler ve ilaveler Suudiler zamanında yapılmıştır.

  TAKVA MESCİDİ

  Kur'an-ı Kerim'de "Takva üzere kurulan Mescid" (Tevbe,9/108) ifadesi Medine'deki Mescid-i Nebî hakkındadır.

  Yeryüzünde ziyaret edilecek üç mescidler; Mescid-i Haram (Kabe), Mescid-i Aksa ve Mescid-i Nebî'dir. Mescid-i Nebî'de kılınan bir namazın sevabı, Mecsid-i Aksa'da kılınan namazdan bin kat faziletli ve sevaplı olduğu için Kabe'den sonra en hayırlı mesciddir. Nasıl olmasın ki, Hz. Muhammed Aleyhisselamın mescididir:

  "Bende medfundur diye eflâke fahreyler zemin

  Hâzihî cennât-ü Adnin fedhulûhâ hâlidîn."

  Efendimiz, Enes İbn-i Mâlik'in rivayetine göre: "Her kim benim mescidimde, hiçbir vaktini kaçırmayarak kırk vakit namaz kılarsa, onun için cehennem ateşinden azad olmak, azab ve nifaktan kurtulmaya beraatlar yazılır." buyurmuşlardır. (İmam-ı Ahmed)

  Hadis-i şeriflerde: "Evimle, minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir." ve "Kabrimle, mimberim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir." ve "Evimden mimberime kadar cennet bahçelerinden bir bahçedir." buyurulmuştur. Bu üç muhtelif şekilde rivayet edilen Hadis-i Şerifin ruhu, Resulullah Efendimizin (sas) kabri ile minberi arasındaki kısımda, cennet bahçelerinden bir bahçe olduğu sırrını hissettirmektedir. Çünkü Efendimizin evi Hz. Aişe'nin hücresi idi ki, Resulullah yine bu evde vefat etmiş ve kabri de burası olmuştur.

  Efendimizin (sas) kabri ile minberi arası 54 arşın 6 parmaktır. Medine'yi ziyaret eden hacılar, cennet bahçesi olan bu yerde namaz kılmak için çok itina gösterirler.

  Peygamberimizin (sas) mihrabı da minberi ile kabri arasındadır.

    MESCİD-İ NEBÎ'NİN KAPILARI

  Babû’s-selam, Babu’r- Rahme, Babu Cibrîl, Babu’n-Nisa, Bâbu’t-Tevessül...

    MESCİD-İ NEBÎ'NİN MİNARELERİ

  Minare-i Re'siye, Minare-i Babu’s-Selam, Aziziye Minaresi, Minare-i Babu’r-Rahme, Minare-i Mecidiye.

  Ezan Minare-i Reisiye'de okunur. Onun için Reis ismi verilmiştir.

    YEŞİL KUBBE VE KABR-İ ŞERİF

  Yeşil Kubbe, Kabr-i Şerif üzerindedir. Medine'ye gelenlerin hemen dikkatini çekmektedir. Rivayete göre, gece-gündüz 70.000 meleğin himayesinde Arşa kadar yükselir. Kabr-i saadetin sağ tarafındaki yere Muvacehe-i Şerife denir. Efendimizin kabri dörtgen şeklindedir. İçine, hücre-i muattara denilir. Çünkü burada ziyaret zamanı, muhtelif anber ve misk kokuları duyulduğu için muattar ismi verilmiştir.

Kabr-i şerifin iki adım ilerisinde Hz. Ebu Bekir'in birkaç adım sonrasında da Hz. Ömer'in kabirleri vardır.

    MEDİNE’NİN ÇEVRESİ VE HURMALARI

Medine, 840 kilometre bir demiryolu ile Osmanlılar döneminde Şam'a bağlanmıştır.

  Medine üç taraftan dağlarla çevrilmiş güneye doğru uzanan verimli ve bereketli bir ova kenarındadır.

Uhud Dağı, Medine'ye 2 kilometre mesafededir. Uhud'da 70 tane şehid sahabe vardır. En başta Hz. Hamza oradadır.

Hendek Savaşı, Medine'nin hemen yanında Seliğ Dağı etrafında cereyan etmiştir.

  Kıbleteyn (İki Kıbleli) Mescid, Medine'nin ilerisinde vesâitle gidilen bir mevkidedir. Bu mescidde Peygamberimiz (sas) öğle namazını kılarken kıblenin Kudüs'ten Mekke'ye çevrilme emri gelmiş ve hemen Mekke'ye dönülmüştür. Bu mescidde bir namazda iki kıbleye karşı namaz kılınıp tamamlanmış olduğu için Kıbleteyn unvanı verilmiştir.

  Kuba Mescidi de Peygamberimiz (sas) Mekke'den Medine'ye hicret ederken uğradığı Kuba köyünde ilk yapılan mesciddir. Kuba köyü, hurma ağaçları içinde güzel ve mübarek bir yerdir. Meşhur Eris Kuyusu buradadır. Suyundan Efendimiz (sas) içmiştir. Kanuni Sultan Süleyman bu suyu Medine'ye getirtmiştir. Medine, nar ve çeşitli yemişler yetişen suyu bol bir yerdir. Medine hurması, dünyanın en meşhur hurmalarındandır. 99 çeşit hurması olduğu söylenir. Hatta 130 çeşit olduğunu söyleyenler de vardır. Bunların içinde en meşhurları Acve hurmasıdır. Aç karnına yedi tane yiyenlere şifa olduğu rivayet edilmiştir: "Her kim sabahları yedi adet Acve hurması yerse, o gün zehir ve sihir tesir etmez." buyurulmuştur. Başka bir hadiste ise: "Sabahları Medine'nin iki tepesi arasındaki ağaçların hurmasından yedi tane her kim yerse, o gün akşama kadar ona hiçbir şeyin zararı dokunmaz. Eğer akşam yerse sabaha kadar hiç zarar ziyana uğramaz." buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte "Medine'nin âliyesi (yüksek, üst) cihetinde yetişen Acve hurması şifalıdır, aç karnına yiyenler şifa bulurlar." buyurulmuştur.          

  Efendimiz (sas) sevdiği hurmaların bir cinsi de Berni hurmasıdır. "Ey Medine ehli! Şehrinizde yetişen hurmaların en hayırlısı berni hurmasıdır. Bu hurma midede olan hastalığı çıkarır." buyurmuştur. Bir de meşhur Sayhani hurması vardır. Hz. Câbir diyor ki: "Bir gün Resulullah ile Hz. Ali ve ben hurma bahçelerine doğru gidiyorduk. Hz. Ali, Resulullah'ın yanında benden birkaç adım geride bulunuyordu. Bir hurma ağacı büyük bir heyelan ve şevkle gelerek, bir sayha kopardı. Ben korktum. Ağaç, 'Şu zat Muhammedün Resulullah, yanındaki de Seyfullah' diye bağırdı. Bunun üzerine bu hurma ağacına Resulullah "Sayhânî ismini verdi."  Bu mübarek yerin meyvesi de toprağı da şifadır.   

     Cennet-i Bakî

  Cennet-i Baki mezarlığı Medine'de Mescid-i Nebi'ye yakın bir yerdedir. Burası 10 bin ashabın gömüldüğü mübarek bir yerdir. Orada, beş validemiz, Hz. Osman ve Hz. Hasan medfundur.

  Şair Nâbî'nin, Nebî'nin şehri için söyledikleri:   

  “Sakın terk-i edebten Kûy-ı Mahbub-ı Hüdâ'dır bu,

  Nazargâh.. ilahidir, makam-ı Mustafa'dır bu,

  Edeb şartı ile gir, Nâbî bu dergaha

  Cilvegâh-ı Evliyadır, Pusegâh-ı Enbiyadır bu.”     

  Bu hususta Mehmet Akif'in bahsettiği Sudanlı bir aşıkın hissiyatı da çok mühimdir:       

  “Düşünce Ravza-i Peygamber'in ayaklarına,    

  Sarıldı, göğsüne çarpan demir kuşaklarına,

  Dikildi cebhe-i didar önünde müstağrak          

  Diyordu inleyerek:

  Yâ Nebiyyallah şu halime bak!       

  Nasıl bağrı yanarsa, gün kızınca sahranın         

  Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın;        

  Harîm-i Pâkine can atmak istedim durdum.     

  Tahammül et, dediler, hangi bir zamana kadar;

  Ne bitmez olsa tahammül, onun bir sonu var.   

  Gözümde tuttu bu yandıkça yandığım toprak;  

  Önümde durmadı artık, ne hânuman, ne ocak

  Yıkıldı hepsi, ben aştım diyar-ı Sudan'ı

  Üç ay hitâme deyip çiğnedim beyâbânı

  Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada

  Yetişmeseydin ey Muhammed imdada 

  Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin.

  Akar sular gibi çağladı her tarafta sesin.           

  İradem olduğu gündür senin iradene râm         

  Bir an için bana yolda durmak oldu haram.

  Bu nuru heyâkil, hilkatle hasbihal ettim.

  Geceye derdimi döktüm, dağları söylettim.

  Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü

  Yıldızlara sor ki bu gözler hiç uyku gördü mü? 

  Azab-ı hicranına katlandım elli üç senedir        

  Sonunda alnıma çarpan şu zalim örtü nedir?     

  Beş altı sineyi hicran içinde inleterek    

  Çıkan yüreklere hasret mi, merhamet mi gerek,           

  Demir nikabını kaldır mezar-ı pâkinden

  Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden

  Nedir o meşale nurun mu ya Resûlullah

  Dedi sonra, sükûn içinde bir an geçti sonra bir kısa ah!

  Bir de gördüm o yerde serili Sudanlı.” 

  Osmanlı'dan Sonra Mescid-i Nebevi'nin İmarı

  Suud ailesine kadar Mescid-i Nebevî, Osmanlıların bıraktığı gibi kaldı. Melik Abdülaziz, "Medine ve Mekke Haremleri" imarlarına ehemmiyet verdi. 1368 Hicri yılında genişletilme kararı verildi. Mescid-i Nebevî'nin, Peygamberimiz (sas)'in zamanındaki alanı 2,475 metrekare idi. Hz. Ömer'in ilavesi ile (1, 100 + 2,475 = 3,575 metrekare) oldu. Hz. Osman'ın 496 metrekare ilavesiyle 4,071 metrekare oldu. Emevi halifesi Velid İbn-i Abdülmelik'in ilavesi 2,369 metrekare ile 6,440 metrekare oldu. Abbasi halifeleri Mehdi İbn-i Mensur'un 2,450 metrekare ile 8,890 metrekare oldu. Eşref Kayıtbay'ın ilavesi 120 metrekare ile 0,010 metrekare oldu. Osmanoğullarından II. Sultan Abdülmecid'in ilavesi 1,293 metrekare ile 10,303 metrekare oldu.

  Suud'un genişletmesine kadar 10,303 metrekare olan alan, Melik Abdülaziz'in 6,024 metrekare ilavesi ile 16.327 metrekare oldu. Daha sonra Suudluların 6,247 metrekare ilavesiyle toplam Suud ilavesi 12,271 metrekare oldu. Bütün alan da 22,574 metrekare oldu.                   Mescid-i Nebeviye bu genişletmelerde yeni kapılar ilave oldu. Ömer bin Hattab Kapısı, Osman Kapısı, Abdülaziz Kapısı, Suud Kapısı, Ebu Bekir es-Sıddık Kapısı... 

Allah onu (sas) Hep Korudu

Cenab-ı Hak "Allah, seni insanlardan koruyacaktır." (Maide,5/67) buyurarak Peygamber Efendimiz (sas)'i koruma altına aldığını Kur'an-ı Kerim'de beyan etmiştir. Hayatta iken pek çok suikasttan harika şekilde Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed (sas)'i korumuştur. Vefatından sonra da onu korumuştur. Tarihi bir olay da bunun şahididir:    

  İki tane gayr-i müslim, Endülüs'ten Medine'ye gelerek Peygamberimiz (sas)'in vücudunu kaçırmak istediler. Bunlar Müslüman kılık ve kıyafetine girerek hacca gelmiş gibi Medine'ye girmişlerdi. Mescid-i Nebevî'nin kıble tarafından Kabr-i Şerife çok yakın bir eve yerleşmişlerdi. Bunlar, namazları mescidde kılıp Peygamberimiz (sas)'in kabrini ziyaret ediyorlar, her sabah Bâkî Kabristanı'na, cumartesi günleri de Kuba Mescidi'ne gidiyorlardı. Kılık kıyafetleri ve fakirlere yaptıkları yardımlarla halkın güvenini kazanmayı başaran bu kişiler, Peygamberimiz (sas)'in mübarek vücudunu kaçırmak için geceleri bulundukları evden Peygamberimiz (sas)'in kabrine doğru gizlice tünel kazmaya başlıyorlar. Buradan çıkan toprakları torbalara doldurarak kabirleri ziyaret bahanesiyle Cennet'ül-Bakî Kabristanı'na döküyorlardı. Kazdıkları tünel, Peygamberimiz (sas)'in kabrine iyice yaklaşınca büyük bir tehlike ortaya çıktı. Ama halkın bundan haberi yoktu.         

İşte tam bu sırada adaletli bir hükümdar olan Selçuklu Atabeyi Nureddin Mahmud Zengi Aksungur (1146–1174) teheccüd namazını kılıp yatmıştı. Rüyasında Peygamberimiz (sas)'i gördü. Efendimiz (sas) iki yabancıyı göstererek, "Ey Nureddin, beni bunlardan kurtar!" dedi. Hükümdar, bu rüyanın tesiriyle bağırarak uyandı. Abdest alıp namaz kıldıktan sonra yattı. Yine aynı rüyayı gördü. Yine feryat ederek uyandı. O gece aynı rüyayı üç defa görünce kalktı ve iyi bir insan olan veziri Cemaleddin Mavsilî'yi yanına çağırdı ve gördüğü rüyayı anlattı. İstişare ederek Medine'ye gitmeye karar verdiler. Kimseye duyurmadan hükümdar, veziri ile beraber yirmi süvari ve pek çok eşya ile Şam'dan yola çıktılar, gece-gündüz devam ederek 16 günde Medine'ye vardılar. Hükümdar, abdest alıp, Mescid-i Nebevî'ye girerek iki rekat namaz kıldı ve Peygamberimiz (sas)'i ziyaret etti. Medine halkı hükümdarın yanına toplanmıştı. Vezir, "Hükümdar, peygamberimizi ziyaret maksadı ile gelmiş, yanında da sizlere hediye getirmiştir. Medinelilerin isimlerini yazın." dedi. Onlar da bütün Medinelilerin isimlerini yazdılar. Bu isimlere göre herkes gelip hükümdardan hediyesini almaya başladı. Bundan maksat, Peygamberimiz (sas)'in rüyada "Beni bunlardan kurtar." dediği o iki kişiyi tanıyıp tespit etmekti. Bunun için halk hediyeleri hükümdarın huzuruna gelerek aldılar bu esnada hükümdar gelenlere dikkatle bakıyordu. Herkes hediyelerini aldı. İsim listeleri bitti. Fakat hükümdar bu gelenler arasında peygamberimiz tarafından rüyada kendisine gösterilen iki kişiyi gösteremedi. Bunun üzerine; "Hediye almayan kimse kaldı mı?" diye sordu. Orada bulunanlar dediler ki, "kimse kalmadı. Ancak Endülüs'ten gelen iki kişi var. Onlar kimseden bir şey almazlar. İhtiyaç sahiplerine sadaka vermektedirler. "Hükümdar onların da yanına getirilmesini istedi. Onlar huzura getirildiler. Hükümdar onların rüyada kendisine gösterilen kişiler olduğunu tanıdı ve kendilerine, nereli olduklarını sordu. Onlar da:

"Biz Endülüs'ten hac maksadıyla geldik ve bu sene peygamberimizin yakınında bulunmayı arzu ettik." dediler. Hükümdar nerede kaldıklarını sordu. Mescidin yakınında olduklarını söylediler. Hükümdar onlarla beraber evlerine gitti. Evde süslü kitaplar ve değerli eşyalar gördü. Bu arada halk, onların her gün oruç tuttuklarını, namazları mescidde kıldıklarını ve hiçbir dilenciyi boş çevirmediklerini söyleyerek bunları övüyorlardı. Nureddin Zengi, odayı dolaştı ve burada serilen hasırı kaldırdı. Baktı ki, altında kazılmış bir tünel var. Tünel, Peygamberimiz (sas)'in kabrinin yanına kadar uzanıyordu. Bunu gören halk mahçup olup başlarını önlerine eğdiler ve artık söyleyecek bir şey bulmadılar. Bunun üzerine hükümdar bu iki kişiyi sorguladı. Onlar da gerçekten Müslüman olmadıklarını ve peygamberin vücudunu buradan alıp ülkelerine kaçırmak için görevlendirildiklerini itiraf ettiler. Bunu yapabilmek için derviş kıyafetlerine bürünerek halkı kandırdıktan sonra geceleri tünel kazmaya devam ettiklerini ifade ettiler ve "Peygamberin kabrine iyice yaklaştığımız gece, gök gürültüsü ve şimşekler öyle bir sarsıntı meydana getirdi ki, sanki dağlar yerinden oynayacaktı. Bundan fena halde korktuk ve sabahleyin de sizin geldiğinizi haber aldık." dediler. Bundan sonra da Peygamberimiz (sas)'in kabrinin çevresinde derin hendek kazdırdı ve bu hendeği kurşun eriterek doldurdu. Böylece kabr-i Saadet, çepeçevre kurşunla muhafaza altına alınmış oldu. Bu olay H. 557, Miladi 1162 yılında vuku bulmuştu.  Eyüp Sabri Mir'at-i Medine c. 2, s. 684. Vefâü'l-Vefa Bi ahbâr-i Dâr'il-Mustafa, c, 2, s. 648, et'Tarif, s. 76)    

  Evet Cenab-ı Hak, o Şanlı Nebiyi (sas) hep korudu, bundan sonra da onu ve onun gerçek takipçilerini koruyacak, düşmanlarını da hezimete uğratacaktır.

Yazıcıya Gönder

Kitabın diğer bölümleri:

• Yukarı • Hac ve Mekke • Haccın Bozulması • Hz.İbrahim • Peygamberlik • Kabe • Medine Medine • Mekke ve Hacerül Esved • Mekke ve Bazı Tarihi Yerler • Mekke Ziyaret Yerleri • İlahiler •

 

Sitemizin Bütün Sayfaları 1024/786 çözünürlükte hazırlanmıştır
En iyi görünümü İE 5.5 ve üstü ile elde edebilirsiniz.