Mehmet ALTAN Web Sitesi

  Peygamberlik

PEYGAMBERLİĞİN KİME, NEREDE, NASIL VE HANGİ DİLLE VERİLECEĞİ

Kur’an-ı Kerim’de “Allah, risaletini kime (nerede, nasıl ve hangi lisanla) vereceğini pek iyi bilir.” (En’am, 6/124) buyrulmaktadır.

Bu ayetin ifade ettiği manaları çeşitli boyutları ile Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle izah ediyor:

İslamiyet ve risâletin Mekke'de doğuşu ve dünyaya bu mübarek beldeden  yayılışı, bir çok hikmetlere mebnîdir. "Allah, risâletini kime vereceğini en iyi bilendir" ayet-i kerimesi bu açıdan değerlendirilebileceği gibi, risâletin jeoloji, antropoloji, tarih, insan, mesaj, mekan ve dil buudları gibi sair önemli hususlar itibariyle de değerlendirilebilir. Evet, Allah (c.c), peygamberliği kime verecek ve hangi toplum içinde peygamber zuhur edecek, onu en iyi bilendir: Ve yine, insanî ve dinî kavgalar, devletler arası mücadeleler  hangi kerteye geldiğinde bu yeni risâlet, yeni din zuhur edecek onu da en iyi bilen O’dur. Şimdi, sırasıyla bunları gözden geçirmeye çalışalım:

1- Risaletin İnsani Buudu

Buna göre ayet şu manayı ifade etmektedir. Allah (c.c), peygamberliği, peygamberlere verdiği risâletini, onlar vasıtasıyla sunmak istediği ilahî mesajlarını kime vereceğini, kime tevcih edeceğini en iyi bilendir. O dönemde bazı kimseler Velid ibn Muğire ve Urve bin Mesud es-Sekafî gibi kendilerince takdir ettikleri zatları bu işe daha münasip görüyorlardı. Onların bu iki zat hakkındaki mülahazaları, Kur'an'da başka bir ayette şöyle anlatılır: "Onlar risâlet veya peygamberlik (şu Kureyş'in fakirine ineceğine) Mekke veya Taif'ten şu iki büyük insana inseydi ya" demişlerdi. Kur'an, onların bu anlayışlarına şu karşılığı verir: "Dünyadaki maişetlerini dahi aralarında biz taksim ederiz" (Zuhruf, 43/31-32). Yani insanların yeme ve içmelerine kadar herşey ilahî taksime tâbi ise, peygamberlik gibi en mühim bir mesele, elbette falanın-filanın takdirine bırakılamaz. Eğer insanların ruhta, gönülde, letâifte dirilmesini hedef alan Allah (c.c), insanların ne ile dirileceğini biliyorsa, -ki mutlaka biliyor- o meseleyi temsil edecek şahsı da en iyi bilen yine O'dur. Dolayısıyla peygamberlik pâyesiyle kimi serfiraz  kılmışsa, en münasib o demektir. Risâlet meselesinde ileri geri söz sarfedenler -Velid İbn Muğire vb.- Hz. Peygamber’i küçük gördüklerinden ötürü, bilerek en büyük cinayeti işlemişlerdir.. ve işledikleri bu cinayet, peygamberi tahkir ve tezyif etme manasına geldiğinden dolayı da onlar, Allah nezdinde küçüklerden daha küçük olmaya mahkum edilmişlerdir. Nitekim ayetin devamında onların su-i akibetlerine de işaret edilir ve: "Risâlet hususunda cürüm işleyenleri (dünyada) hor ve hakir olma ve (ahirette de) azab-ı şedid beklemektedir." (En'âm 6/124) Bu böyledir, zira peygamber seçimi bizzat Allah (c.c)'a aittir. "Meleklerden ve insanlardan, Allah bir kısım kimseleri seçer ve onlara pâyeler verir" (Hacc, 22/75). Allah seçip sonra da takdir ve teşrifte bulunduysa bize, bu takdire saygı duyup itaat etmek düşer. Aksi halde Allah'ın seçtiğine karşı en küçük vicdanî bir rahatsızlık bile, insanı hor ve hakir kılar.. ve böyleleri, peygamberler veya evliya, asfiya, ebrar ve mukarrebinle gelen feyz ve bereketlerden mahrum kalırlar. Evet, böyle biri kim olursa olsun adeta küçüklüğe hapsolur ve bütün ilahi mesajlara karşı kapalı hale gelir.

Kaldı ki Efendimiz (sas)'in liyakat ve büyüklüğü her devirde, hemen herkes tarafından kabullenilmiş bir olguydu. Ayrıca onun geleceğine dair bir hayli işaret ve bişaretler de bulunmakta idi. Evet, bunca tahrife rağmen, Hüseyin Cisri'den  Üstad Allame Hindi'ye kadar niceleri eski kitaplarda, Hz. Peygamber’e ait tam 114 işaret ve bişaret bulunduğunu tesbit edebiliyorlardı. Evet, ta Hz. Davud, Hz. Süleyman'dan, Hz. Musa, Hz. Yahya, Hz. Zekeriya ve Hz. İsa'ya kadar bütün peygamberler, o sarsılmaz icmalarıyla Efendimiz (sas)'in geleceğini haber vermiş ve bu zatın hepsinin  büyüklüklerinin câmî olduğunu ümmetlerine bildirmişlerdir. Bu yönüyle Hz. Peygamber (sas), bu manadaki makam-ı cem'in sahibidir.

Evet Enbiya-yı İzamın cihet-i vahdeti bir cihette O'nda tecelli etmiştir. Yani Hz. Peygamber (sas) alemşumül risâletiyle, adeta bütün Enbiya-yı İzam’ın düşüncelerinin hülasasını ve topyekün insanlığa sunulacak mesajlarının esasını cem etmiştir. Böylece tesisi gerekli meseleleri tesis ettiğinden ötürü bir müessis; tahrif edilen şeylerin hakikatını ortaya koymakla musahhih; tecdid ve tekmil gereken şeyleri de tecdid etmekle O, bir Müceddid-i Ekmel olmuştur. Artık O'ndan sonra rasul gelmeyecektir. Zira meseleler bu kadar vahdete ulaşınca, O'ndan sonra kim gelirse gelsin bu vahdeti yeniden parçalayıp dağıtacaktır. Bu yüzden O en sondur. İnsanlık O’nunla, duygu ve düşüncede, din ve akidede, yol ve yöntemde hayatî bütün ünitelerin ana başlıklarına ulaşmıştır ve artık yeni bir risalete ihtiyaç kalmamıştır. Evet, bundan böyle bütün insanlık, bütün hayatî meselelerini bu son risâletin verdiği, en son şekle göre düzenleyip hayata geçirecektir.

Meselenin bir diğer yönü de şudur: Hz. Peygamber (sas)'in risâlet ve nübüvveti temelde, diğer bütün peygamberlerden önce idi. Nitekim O, bir hadislerinde: " Evvelu ma halakallahu nuri; Allah'ın ilk yarattığı şey, benim nûrumdur" buyurmaktadır. Diğer bir hadislerinde de; "Hz. Adem henüz çamur ve balçık arasında debelenirken, Ben peygamber idim" ferman etmektedir. Demek ki, O'nun peygamber olarak planlanması, herkesten önceydi. Bu mesele,  tasavvufçularca “hakikat-ı Ahmediyye” ünvanıyla ele alınmış ve uzun uzun üzerinde durulmuştur. Onların bu mevzudaki mülahazalarında, hakikat-ı Ahmediyye, aynı zamanda kainatın da hakikatı olarak  işlenmiştir ki, bununla da, Hz. Peygamber (sas)’in büyüklüğü ve en büyük risâlete mazhariyeti anlatılmak istenmiştir.

Burada şu husus üzerinde de durmakta yarar var: Peygamber Efendimiz'in (sas) -neşrettiği nur itibariyle- hem kemmiyet planında hem de keyfiyet planında ulaştığı noktaya bir başkası ulaşamamıştır; ulaşamaz da. Bu da pratik olarak O'nun ve sunduğu peygamberlik mesajının büyüklüğünün en açık bir emaresidir. Zira bugün yeryüzünde Budizm'den, Brahmanizme, Taoizm'den, Totemizm’e ve hatta semavî dinlerden  Hıristiyanlık ve Yahudiliğe kadar yüzlerce din bulunmaktadır ama, İslamiyet hariç,  diğerlerinin hepsinde ilâhî mesaj istihale görmüş ve belli ölçüde tahrife uğramışlardır. Hırıstiyanlık bugün İslamiyet'e göre daha yaygın olabilir. Ne var ki, gerçek Hz. Mesih’i ve Mesih anlayışını bugünkü Hıristiyanlık'ın o zor anlaşılır yorumlarında bulmak mümkün değildir. Eğer biz Hz. Mesih'in hakiki kimliğine Kur'an sayesinde muttali olmasaydık, O'nu Kitab-ı Mukaddes içindeki  yeriyle kabullenecek ve binlerce çelişkiyle karşı karşıya kalacaktık. Çünkü, gerek Yuhanna'da ve gerekse Matta ve Luka'da karşımıza çıkan İsa'nın, (haşa) Allah'tan farkı yoktu. O, arşın yanında O'nunla beraber oturmakta ve O'nun rububiyetini paylaşmaktaydı. İnsanlık onun fıkdaniyle zenb-i aslî ağına düşmüştü ve onun sayesinde yeniden yitirdiği cennete ulaşacaktı. Evet, maalesef Hz. Mesih'in kimliği Kitab-ı Mukaddes'in bugünkü metinlerinde bu kadar karışık ve bu kadar tutarsızdır. Biz herşeyin hakikatı gibi Hz. İsa'yı da, Hz. Peygamberin risâleti sayesinde öğrenmiş, hem de dahası olmaz ölçüleri içinde öğrenmiş bulunuyoruz.

 

2- Risaletin Mekan Buudu

"Allahu a’lemü haysü yec’alü risâletehü; Allah peygamberliği nerede ve kime vaz'edeceğini en iyi bilendir": Hz. Peygamber  (sas)'in Mekke'de neşet etmesi de risâlet cihetiyle tamamen yine hikmet ve gâye yüklüdür. Bilindiği gibi “Mekke-i Mükerreme” adeta yerin göbeğini çevreler. Ka'be, yerin göbeği, varlığın da kalbidir. Ehl-i keşfe göre Efendimiz (sas), Ka'be ile birlikte yaratılmıştır. Hakikat-ı Ka'be ile Hakikat-ı Ahmediye birbirine eşdir. Hakikat-ı Muhammediye'deki tenezzülde bazı veliler yanılarak: Hakikat-ı Ka'be, Hakikat-ı Muhammediye'den öndedir, demişlerdir. İşin doğrusu Hakikat-ı Muhammediye, Hakikat-ı Ka'be'den asla geri değildir. Bu iki şey, bir vahidin iki yüzü gibidirler. Şimdi eğer yeryüzünde evrensel bir din, mekan olarak herhangi bir yerde temsil edilecekse, herhalde o yer Efendimiz’e analık yapan Ka'be olmalıdır. Zaten Kur'an da ona Ümmü'l-Kura demiyor mu?.. Evet, bütün köy ve şehirlerin anası olan Mekke; Efendimiz'in (sas) neş’etine de dâyelik yapmış, hatta tıpkı bir ana rahmi gibi onu bağrında besleyip geliştirmiştir. Hz. Musa'nın Benî İsrail'e ait mesajının Eyke'de değil de Tur-i Sina'da telâki edilmesi, dağıyla taşıyla mukaddes olan Tur-i Sina'nın, Museviyetle çınlaması, Hz. Musa ve İsrailoğullarının kendi seviyelerine göre ilk mesajlarını bu mukaddes dağdan almaları gibi, bütün insanlığı, bütün zaman ve mekanlarda ilgilendiren ve alemşümul bir mesaj olan Kur'an da ancak Ka'be'nin bulunduğu beldeden yankılanabilirdi ve öyle oldu…

Meselenin bir diğer yanı da şudur; Mekke oldukça stratejik ehemmiyeti haiz  bir beldedir. O adeta vahy-i semaviye açıldığı dönem itibariyle, dünya devletlerinin mültekası, yani gelip gelip dalgaların çarpıştığı, çarpışıp kırıldığı ve buluştuğu bir yerdedir. Ayrıca Mekke-Medine bir kısım eski medineyetlere de beşiklik yapmış beldelerdendir. Sebe’, Hadramut ve San'a medeniyetleri gibi -ki anlatılanlara bakılırsa- o gün bir insan Medine'den yola çıksa  başı güneş görmeden Hadramut'a ulaşabiliyordu. Zaten Kur’an da, yeryüzünün cenneti diye bu bahçelerden bahsetmiyor mu? İşte Mekke ve Medine bir taraftan böyle kadim bir medeniyete beşiklik yapmış, diğer taraftan da  Roma ve Sasani imparatorlukları gibi iki büyük medeniyete hep açık bulunmuştu. Roma kültürü, Antakya bağlantısı ile eski Mısır kültürüyle buluşmuş ve tarihi İskenderiye'yi doğurmuştu. Roma, o günün süper gücü sayılırdı ki; Kur’an'daki Rum Sûresi de bu hakim güçler hakkında nazil olmuştu. Vilâdet yıllarında, Sasani İmparatorluğu, Yemen'de belli bir süre hakimiyet kurmuş ve daha sonra da yer yer onları Mekkeliler'in aleyhine tahrik etmişti ki, Mekke'yi  tahrib etme düşüncesiyle gelen Fil ordusu, Fil ashabı, Sasaniler'in tezgahı ve tahrikleri sonucu meydana gelmiş bir olaydı. Ancak, Allah (c.c)'ın o beldeyi emin kılması sebebiyle herhangi bir zarar verememişlerdi.

Bu zaviyeden denebilir ki; Ceziretü'l-Arap, alemşümul İslam mesajının sunulması için müsait bir yer idi. Evet, bütün dünyaya hitap edecek bir mesaj, öyle bir yerden verilmeli idi ki,  mevcudiyeti hissedilir edilmez hemen dünyaya yayılabilsin. İşte Mekke ve Medine stratejik olarak bu şartları tam haizdi. Bu mübarek yerde risâlet hakikatı, ayakları üzerine doğrulur doğrulmaz, hemen iki büyük medeniyet ve kültürle karşılaştı. Dolayısıyla da bu iki kültür ve medeniyet sayesinde,  birdenbire onlarla alakalı, dünya kadar milletlerle münasebete geçiverdi. Derken kısa zamanda birisiyle Avrupa kapılarına, diğeriyle de Asya vadilerine ulaşarak evrensel çizgide ve en seri şekilde misyonunu eda edebildi.

Mekke o gün için aynı zamanda büyük bir ticaret merkezi idi. Dünyanın hemen her tarafından ticaret veya ihracat, ithalat yapmak üzere tüccarlar sık sık Mekke'ye gelir-giderlerdi. Mekke, yaz-kış her zaman, Kur’an'ın da ifade ettiği gibi, Şam ve Yemen taraflarına ticaret kervanları düzenlemeye oldukça müsait bir yerdi. Dahası, Mekke o bölgenin ticaret merkezi ve kalbi gibiydi. Hatta Mekke Müslümanları, Medine'ye  hicret ettiklerinde, o güne kadar orada ticareti elinde bulunduran  Yahudiler bile artık ticaret yapamaz olmuşlardı. Bu da Mekkeliler'in, dünya ile ticari ilişkiler sayesinde, o günün süper devletlerinin sosyal ve kültürel yapılarını çok iyi bildiklerini göstermektedir. Bugün daha iyi anlıyoruz ki, bir milleti genel ve sosyal karakterleriyle tanımak, onun ilgi odaklarına muttali olmak; onların ekonomik ve iktisadi yapılarını teşhis etmek ve münasebete geçmek için çok önemli esaslardır. İşte Mekke ahalisi, daha o dönemde  kurdukları ticarî ilişkileri sayesinde, çevredeki devlet ve milletlerin kültürlerini çok iyi tanımışlardı. Bu da daha sonra neşet edecek olan risâlete, güzel ve uygun bir zemin teşkil ediyordu. Evet, Efendimiz'in (sas) alemşümul bir risâletle, böyle zeminde,  yani sidretü'l-müntehanın yerdeki izdüşümü olan Ka'be ve onun çevresi Mekke'de  zuhur etmesi o kadar önemlidir ki, siz bu yeri değiştirseniz; bu misyönü Mekke'den ve Medine'den alıp Taif, Riyad, ya da Amman'a yükleseniz, dengeyi bütün bütün bozar ve Mekke'ye ait avantajların hiçbirini elde edemezsiniz ki, bu da risâletin, rahat boy atıp gelişmesini engellemek demektir. Evet, Mekke ve Medine risâlet adına çok önemli yerlerdir.

Ayrıca burada şu hususu da ifade etmeliyim ki, risaletin böylesine  kavurucu bir çöl ortasında zuhuru  da, bir avantaj sayılır. O çöl ki, nice Napolyonları, Hitlerleri, Rommelleri yutmuş ve bitirmiştir. Bu çölün kavurucu sıcak ve meşakkatlerine alışmış olan ilk İslam mücahidleri, girdikleri her savaşı kazanmış ve muzaffer olmuşlardı. İklimin müsaadesi ölçüsünde bu mücahidler, başkalarının sürüne sürüne yol aldığı yerleri, koşarak geçmiş; rahatlıkla ve lojistik avantajlarıyla hep önder olmuşlardı. Mesela, bir Tebük seferinde Türkiye ve Şam iklimine alışmış insanlar mücadele verseydi, muhtemelen, çölün o sıcaklığında nefes alamaz ve telef olur giderlerdi.

Bir diğer mesele de, Ceziretü'l-Arab kuru bir çöl olduğundan, o gün için büyük devletlerin orada pek gözleri yoktu. Zaten o gün için petrol ve diğer cevherler de henüz bilinmiyordu. Otu, ağacı ve yeşili de oldukça azdı. Bu yönüyle Mekke ve Medine ticaret dışında,  keşf ya da işgal için pek cazibesi olan yerler değildi. Bu yüzden de başka devletlerin sömürüsünden hep emin kalabilmişti. Vakıa zaman zaman, bu mübarek yerlere de o günün süper güçleri tarafından umumi valiler gönderilmişti ama, onlar adına buralarda ne kaybedecek ne de  kazanacak birşey vardı. Dolayısıyla da, o milletlerin kültürleri buralara girip o saf düşünceleri karıştırıp, melezleştirememişti. Böylece İslam, kendi saf akidelerini, diğer medeniyet ve kültür terâkümlerinden uzak tutarak dünyanın dört bir yanına yayma fırsatını bulabilmişti. Aksine Mekke ve Medine mevcud kültür ve anlayışların işgaline uğramış olsaydı, o zaman İslam risâleti,  epey zorluklarla karşılaşacaktı. Evet İslam kültürü bu emin merkezde yatağını bulan su gibi gelip kaynaklanmıştı; kaynaklanmış ve bu berrak kaynağı, ona sonradan sokulan kovalar bulandıramamışlardı. Evet, ne Sasani'nin ne de Roma'nın putperest akideleri, bu tertemiz ve pırıl pırıl akan risâlet kaynağına sızamamıştı. "La tükaddiruhu'd-dilâ" fehvasınca, ona dalan kovalar, feyz-i akdesten gelen ve her türlü emniyet ve karantina altında muhafaza edilen, vahye sırtını vermiş bu kaynağı bulandıramamıştı.

İşte hem mekan itibariyle böyle Sidretü'l-Münteha'nın izdüşümü olan hem de eski dünya karalarının coğrafî konumu itibariyle hususiyet arzeden Mekke, risâlet adına bu kadar ehemmiyete haiz bir mübarek mekandı. Daha sonraları değişik yerlerin, dünya müvazenesinde stratejik  hususiyet arzetmesi sebebiyle, risâlet emaneti başka başka yerlere taşınmıştı ama; biz meseleye sadece ayetin işaret buyurduğu İslam'ın zuhur ettiği dönem açısından bakıyoruz. Yoksa İslam'ın yayılışı ve gelişmesi adına bir zaman Bağdat, diğer bir dönemde Şam ve uzun bir müddet de İstanbul merkezlik yapmıştır. Hatta İslam risâletine verâset adına İstanbul'un yüklendiği misyon, kendinden önceki medeniyet merkezlerini geride bırakacak kadar engin ve derindir.  Ancak, risâlet, İstanbul'dan temsil edildiği dönemlerde bile, Mekke-Medine başların tacı ve birer mübarek mekan olarak semavîliklerini hep devam ettirmişlerdir.

3- Risaletin Lisana Ait Buudu

"Allahu a'lemu haysü yec'alu risâletehu; Allah risâletini ne şekilde (hangi dille) göndereceğini en iyi bilendir." (En'âm, 6/124) Kur’an-ı Kerim'in değişik yerlerde, O'nun Arapça indirilişiyle ilgili pek çok ayet mevcuttur. Bu da, bilhassa o dönem itibariyle, Arapça'nın mükemmelliğini göstermektedir. Evet, Kur’an'ın nazil olduğu dönemde Arapça altın çağını yaşıyordu. Her lisanın bir altın çağı vardır. Mesala Elizabet çağı -bugünün İngilizce'si öyle kabul edilebilir. İhtimâl, bizim, dil adına düştüğümüz hatalara onlar düşmediler. Ayrıca, teknolojik gelişme ve değişik kültürlere hem de bilerek açık olma, ayrı bir zenginlik vesilesi kabul edilebilir- Şekspir'le altın çağını yaşamıştır. İngilizler bu çağa karşı hep saygılı davranırlar. Evet, Kur’an'ın nazil olduğu devre de, Arap dilinin altın çağı sayılır. O dönemde dil o kadar oturaklaşmış, kaide ve prensipler o kadar dilin tabiatıyla bütünleşmiştir ki, en basit beyanlar bile adeta birer sanat harikasıdır. Kur’an-ı Kerim Mudar oymağı ve Kureyş'in diliyle nazil olmuştu. Ancak o, değişik kıraat ve lehçelere de açıktı.

Kur’an'ın edebî yönü üzerinde bugüne kadar bir hayli insan durmuştur.. ve bu konuda  pekçok edebî dâhi yetişmiştir. Abdülkahir Cürcaniler, Sekkakiler ve Zemahşeriler'den alın da asrımızın Muhammed Sâdık Rafiiler'i, Seyyid Kutuplar'ı, İşârâtü'l-İ’caz sahibi medar-ı iftiharımız Üstad Bediüzzaman sadece bunlardan bir kaçı...

Kur’an belagat ve i’caz yönüyle nazil olduğu günden bu yana, daimâ muarızlarına meydan okuyagelmiştir. Nice edip ve beliğler, O'na nazire yapmaya kalkmışlardır ama, dökülüp hep yollarda kalmışlardır. Ve nice dostlar onun ayetleriyle, beyan ve ifadelerini, şiir ve makalelerini süslemişlerdir. Ama; asla ona ulaşamamışlardır. Kur’an, bugün de, hâlâ milyarların dilinde okunurken, adeta vahiy semasının zirvelerinden bize göz kırpan yıldızlar gibi tebessüm ederek, ifade ve edasının erişilmezliğini fısıldamaktadır. Cahiliye döneminde pek çok şair ve edip, sadece bir kez dinlemekle Kur’an'ın büyüsüne kapılmış ve ona teslim olmuşlardır. Hatta Velid İbn Muğire, her türlü düşmanca duygularına rağmen, Kur’an karşısında büyülenmiş ve diyecek bir şey bulamamıştır. Utbe b. Velidler, Ebû Cehiller bile onunla büyülenmiş, muarazada bulunmaya cesaret edememişlerdir. Bir Hz. Ömer ki, kendi ifadesiyle "gözümü yumsam hiç duraklamadan, cahiliye şiirinden bin beyit okuyabilirim" der. Evet o, cahiliye edebiyatına, cahiliye şiirine o kadar vakıf bir insandır. İşte bu parlak dimâğ, Tâhâ Sûresi'ni dinlediğinde Peygamber Efendimiz'i öldürmeye karar vermiş olmasına rağmen, onun teshir ve tesir edici cereyanına tutuluvermiş gibi sarsılır ve ona teslim olur. Evet, nakledilenlere bakılınca o gün Mekke'nin sokaklarından geçerken herhangi bir insanı rastgele çevirseniz ve ona şiirden birşeyler sorsanız, hiç tökezlemeden 4-5 saat şiir okuyabilecek kadar bir dil vukûfiyetiyle karşılaşırdınız. İşte Kur’an, yeni bir dinle gelirken, böylesine edebi zenginliğe malik bir dille nazil oluyordu. Getirdiği esaslarla, sıradan herhangi bir bedevinin anlayışına müraat ederken, edebiyat ve şiirde dâhi sayılan ve ufku olabildiğince geniş bir edip, bir şairi de ihmal etmiyordu. Evet deve arkasındaki bedevi, Kur’an'ı vird edinip okurken, en büyük dâhiler dahi büyük bir zevkle ve tarif edilmez bir şevkle Kur’an ayetlerini dillerinden düşürmüyorlardı.

İşte başta zikredilen ayette de ifade edildiği gibi "Allahu a'lemu haysu yec'alu risâletehu" gerçekten de, Allah (cc) risâletini nasıl ve hangi dille tesis edeceğini en iyi bilendir. Kur’an öyle bir dille nazil olmuştur ki; bir hukukçu kendi hukuk diliyle O'na müracaat ediverse, maksad ve meramına ulaşmada hiç mi hiç zorlanmaz. Bir idareci, bir kelâmcı ve bir tefsirci de kendi sahalarına ait incelikleri rahatlıkla onda bulabilir ve aydınlanırlar. Oysa ki, çok iyi bilindiği gibi, bir hukuk dili, bir edebiyat dili veya bir akide ya da tefsir dili birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Ne var ki, Kur’an, bütün bunlara aynı anda, hem de en küçük inceliklerine, kaide ve prensiplerine zerre miktar halel getirmeden müraat etmiştir. İşte İslam tarihi, işte şer'i ilimler, işte hukuk mektepleri, işte binlerce edebiyat okulu ve bütün bunlar kadar muhakkik, müdakkik, müfessirleri yetiştiren tefsir ekolleri, hemen hepsi de mesleklerine, meşreplerine ve mezaklarına onu birer kaynak kabul edip dünya kadar eser meydana getirmişler...

Öyleyse Allah (cc) gerçekten de risâletini, hangi insana nerede ve hangi dille tebliğ edeceğini en iyi bilendir. Hatta bu hususta nisbetleri dahi bir kenara bırakarak "en iyi bilen" değil; "Allah bu hususu yegane bilen"dir denilmelidir ve O'ndan başkasının da herhangi bir takdir hakkı sözkonusu değildir. Böyle bir iddiaya kalkışanları, ayetin ifadesiyle, dünyada horluk ve hakaret, ahirette de şiddetli bir azab beklemektedir. (Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar, I/152-163)

Yazıcıya Gönder

Kitabın diğer bölümleri

• Yukarı • Hac ve Mekke • Haccın Bozulması • Hz.İbrahim • Peygamberlik • Kabe • Medine Medine • Mekke ve Hacerül Esved • Mekke ve Bazı Tarihi Yerler • Mekke Ziyaret Yerleri • İlahiler •

Sitemizin Bütün Sayfaları 1024/786 çözünürlükte hazırlanmıştır
En iyi görünümü İE 5.5 ve üstü ile elde edebilirsiniz.