|

PEYGAMBERLİĞİN KİME, NEREDE, NASIL VE HANGİ DİLLE
VERİLECEĞİ
Kur’an-ı Kerim’de “Allah, risaletini kime
(nerede, nasıl ve hangi lisanla) vereceğini pek iyi bilir.” (En’am, 6/124)
buyrulmaktadır.
Bu ayetin ifade ettiği manaları çeşitli
boyutları ile Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle izah ediyor:
İslamiyet ve risâletin
Mekke'de doğuşu ve dünyaya bu mübarek beldeden yayılışı, bir çok
hikmetlere mebnîdir. "Allah, risâletini kime vereceğini en iyi
bilendir" ayet-i kerimesi bu açıdan değerlendirilebileceği gibi,
risâletin jeoloji, antropoloji, tarih, insan, mesaj, mekan ve dil buudları
gibi sair önemli hususlar itibariyle de değerlendirilebilir. Evet, Allah
(c.c), peygamberliği kime verecek ve hangi toplum içinde peygamber zuhur
edecek, onu en iyi bilendir: Ve yine, insanî ve dinî kavgalar, devletler
arası mücadeleler hangi kerteye geldiğinde bu yeni risâlet, yeni din
zuhur edecek onu da en iyi bilen O’dur. Şimdi, sırasıyla bunları gözden
geçirmeye çalışalım:
1- Risaletin İnsani Buudu
Buna göre ayet şu
manayı ifade etmektedir. Allah (c.c), peygamberliği, peygamberlere verdiği
risâletini, onlar vasıtasıyla sunmak istediği ilahî mesajlarını kime
vereceğini, kime tevcih edeceğini en iyi bilendir. O dönemde bazı kimseler
Velid ibn Muğire ve Urve bin Mesud es-Sekafî gibi kendilerince takdir
ettikleri zatları bu işe daha münasip görüyorlardı. Onların bu iki zat
hakkındaki mülahazaları, Kur'an'da başka bir ayette şöyle anlatılır:
"Onlar risâlet veya peygamberlik (şu Kureyş'in fakirine ineceğine) Mekke
veya Taif'ten şu iki büyük insana inseydi ya" demişlerdi. Kur'an, onların
bu anlayışlarına şu karşılığı verir: "Dünyadaki maişetlerini dahi
aralarında biz taksim ederiz" (Zuhruf, 43/31-32). Yani insanların yeme ve
içmelerine kadar herşey ilahî taksime tâbi ise, peygamberlik gibi en mühim
bir mesele, elbette falanın-filanın takdirine bırakılamaz. Eğer insanların
ruhta, gönülde, letâifte dirilmesini hedef alan Allah (c.c), insanların ne
ile dirileceğini biliyorsa, -ki mutlaka biliyor- o meseleyi temsil edecek
şahsı da en iyi bilen yine O'dur. Dolayısıyla peygamberlik pâyesiyle kimi
serfiraz kılmışsa, en münasib o demektir. Risâlet meselesinde ileri geri
söz sarfedenler -Velid İbn Muğire vb.- Hz. Peygamber’i küçük
gördüklerinden ötürü, bilerek en büyük cinayeti işlemişlerdir.. ve
işledikleri bu cinayet, peygamberi tahkir ve tezyif etme manasına
geldiğinden dolayı da onlar, Allah nezdinde küçüklerden daha küçük
olmaya mahkum edilmişlerdir. Nitekim ayetin devamında onların su-i
akibetlerine de işaret edilir ve: "Risâlet hususunda cürüm işleyenleri
(dünyada) hor ve hakir olma ve (ahirette de) azab-ı şedid beklemektedir."
(En'âm 6/124) Bu böyledir, zira peygamber seçimi bizzat Allah (c.c)'a
aittir. "Meleklerden ve insanlardan, Allah bir kısım kimseleri seçer ve
onlara pâyeler verir" (Hacc, 22/75). Allah seçip sonra da takdir ve
teşrifte bulunduysa bize, bu takdire saygı duyup itaat etmek düşer. Aksi
halde Allah'ın seçtiğine karşı en küçük vicdanî bir rahatsızlık bile,
insanı hor ve hakir kılar.. ve böyleleri, peygamberler veya evliya, asfiya,
ebrar ve mukarrebinle gelen feyz ve bereketlerden mahrum kalırlar. Evet,
böyle biri kim olursa olsun adeta küçüklüğe hapsolur ve bütün ilahi
mesajlara karşı kapalı hale gelir.
Kaldı ki Efendimiz (sas)'in
liyakat ve büyüklüğü her devirde, hemen herkes tarafından kabullenilmiş
bir olguydu. Ayrıca onun geleceğine dair bir hayli işaret ve bişaretler de
bulunmakta idi. Evet, bunca tahrife rağmen, Hüseyin Cisri'den Üstad
Allame Hindi'ye kadar niceleri eski kitaplarda, Hz. Peygamber’e ait tam
114 işaret ve bişaret bulunduğunu tesbit edebiliyorlardı. Evet, ta Hz.
Davud, Hz. Süleyman'dan, Hz. Musa, Hz. Yahya, Hz. Zekeriya ve Hz. İsa'ya
kadar bütün peygamberler, o sarsılmaz icmalarıyla Efendimiz (sas)'in
geleceğini haber vermiş ve bu zatın hepsinin büyüklüklerinin câmî
olduğunu ümmetlerine bildirmişlerdir. Bu yönüyle Hz. Peygamber (sas), bu
manadaki makam-ı cem'in sahibidir.
Evet Enbiya-yı İzamın
cihet-i vahdeti bir cihette O'nda tecelli etmiştir. Yani Hz. Peygamber (sas)
alemşumül risâletiyle, adeta bütün Enbiya-yı İzam’ın düşüncelerinin
hülasasını ve topyekün insanlığa sunulacak mesajlarının esasını cem
etmiştir. Böylece tesisi gerekli meseleleri tesis ettiğinden ötürü bir
müessis; tahrif edilen şeylerin hakikatını ortaya koymakla musahhih;
tecdid ve tekmil gereken şeyleri de tecdid etmekle O, bir Müceddid-i
Ekmel olmuştur. Artık O'ndan sonra rasul gelmeyecektir. Zira meseleler
bu kadar vahdete ulaşınca, O'ndan sonra kim gelirse gelsin bu vahdeti
yeniden parçalayıp dağıtacaktır. Bu yüzden O en sondur. İnsanlık O’nunla,
duygu ve düşüncede, din ve akidede, yol ve yöntemde hayatî bütün
ünitelerin ana başlıklarına ulaşmıştır ve artık yeni bir risalete ihtiyaç
kalmamıştır. Evet, bundan böyle bütün insanlık, bütün hayatî meselelerini
bu son risâletin verdiği, en son şekle göre düzenleyip hayata
geçirecektir.
Meselenin bir diğer
yönü de şudur: Hz. Peygamber (sas)'in risâlet ve nübüvveti temelde, diğer
bütün peygamberlerden önce idi. Nitekim O, bir hadislerinde: " Evvelu ma
halakallahu nuri; Allah'ın ilk yarattığı şey, benim nûrumdur"
buyurmaktadır. Diğer bir hadislerinde de; "Hz. Adem henüz çamur ve balçık
arasında debelenirken, Ben peygamber idim" ferman etmektedir. Demek ki,
O'nun peygamber olarak planlanması, herkesten önceydi. Bu mesele,
tasavvufçularca “hakikat-ı Ahmediyye” ünvanıyla ele alınmış ve uzun uzun
üzerinde durulmuştur. Onların bu mevzudaki mülahazalarında, hakikat-ı
Ahmediyye, aynı zamanda kainatın da hakikatı olarak işlenmiştir ki,
bununla da, Hz. Peygamber (sas)’in büyüklüğü ve en büyük risâlete
mazhariyeti anlatılmak istenmiştir.
Burada şu husus
üzerinde de durmakta yarar var: Peygamber Efendimiz'in (sas) -neşrettiği
nur itibariyle- hem kemmiyet planında hem de keyfiyet planında ulaştığı
noktaya bir başkası ulaşamamıştır; ulaşamaz da. Bu da pratik olarak O'nun
ve sunduğu peygamberlik mesajının büyüklüğünün en açık bir emaresidir.
Zira bugün yeryüzünde Budizm'den, Brahmanizme, Taoizm'den, Totemizm’e ve
hatta semavî dinlerden Hıristiyanlık ve Yahudiliğe kadar yüzlerce din
bulunmaktadır ama, İslamiyet hariç, diğerlerinin hepsinde ilâhî mesaj
istihale görmüş ve belli ölçüde tahrife uğramışlardır. Hırıstiyanlık bugün
İslamiyet'e göre daha yaygın olabilir. Ne var ki, gerçek Hz. Mesih’i ve
Mesih anlayışını bugünkü Hıristiyanlık'ın o zor anlaşılır yorumlarında
bulmak mümkün değildir. Eğer biz Hz. Mesih'in hakiki kimliğine Kur'an
sayesinde muttali olmasaydık, O'nu Kitab-ı Mukaddes içindeki yeriyle
kabullenecek ve binlerce çelişkiyle karşı karşıya kalacaktık. Çünkü, gerek
Yuhanna'da ve gerekse Matta ve Luka'da karşımıza çıkan İsa'nın, (haşa)
Allah'tan farkı yoktu. O, arşın yanında O'nunla beraber oturmakta ve O'nun
rububiyetini paylaşmaktaydı. İnsanlık onun fıkdaniyle zenb-i aslî ağına
düşmüştü ve onun sayesinde yeniden yitirdiği cennete ulaşacaktı. Evet,
maalesef Hz. Mesih'in kimliği Kitab-ı Mukaddes'in bugünkü metinlerinde bu
kadar karışık ve bu kadar tutarsızdır. Biz herşeyin hakikatı gibi Hz.
İsa'yı da, Hz. Peygamberin risâleti sayesinde öğrenmiş, hem de dahası
olmaz ölçüleri içinde öğrenmiş bulunuyoruz.
2- Risaletin Mekan Buudu
"Allahu a’lemü haysü
yec’alü risâletehü; Allah peygamberliği nerede ve kime vaz'edeceğini en
iyi bilendir": Hz. Peygamber (sas)'in Mekke'de neşet etmesi de risâlet
cihetiyle tamamen yine hikmet ve gâye yüklüdür. Bilindiği gibi “Mekke-i
Mükerreme” adeta yerin göbeğini çevreler. Ka'be, yerin
göbeği, varlığın da kalbidir. Ehl-i keşfe göre Efendimiz (sas), Ka'be
ile birlikte yaratılmıştır. Hakikat-ı Ka'be ile Hakikat-ı Ahmediye
birbirine eşdir. Hakikat-ı Muhammediye'deki tenezzülde bazı veliler
yanılarak: Hakikat-ı Ka'be, Hakikat-ı Muhammediye'den öndedir,
demişlerdir. İşin doğrusu Hakikat-ı Muhammediye, Hakikat-ı Ka'be'den
asla geri değildir. Bu iki şey, bir vahidin iki yüzü gibidirler. Şimdi
eğer yeryüzünde evrensel bir din, mekan olarak herhangi bir yerde
temsil edilecekse, herhalde o yer Efendimiz’e analık yapan Ka'be
olmalıdır. Zaten Kur'an da ona Ümmü'l-Kura demiyor mu?.. Evet, bütün
köy ve şehirlerin anası olan Mekke; Efendimiz'in (sas) neş’etine de
dâyelik yapmış, hatta tıpkı bir ana rahmi gibi onu bağrında besleyip
geliştirmiştir. Hz. Musa'nın Benî İsrail'e ait mesajının Eyke'de değil de
Tur-i Sina'da telâki edilmesi, dağıyla taşıyla mukaddes olan Tur-i
Sina'nın, Museviyetle çınlaması, Hz. Musa ve İsrailoğullarının kendi
seviyelerine göre ilk mesajlarını bu mukaddes dağdan almaları gibi, bütün
insanlığı, bütün zaman ve mekanlarda ilgilendiren ve alemşümul bir mesaj
olan Kur'an da ancak Ka'be'nin bulunduğu beldeden yankılanabilirdi ve öyle
oldu…
Meselenin bir diğer
yanı da şudur; Mekke oldukça stratejik ehemmiyeti haiz bir
beldedir. O adeta vahy-i semaviye açıldığı dönem itibariyle, dünya
devletlerinin mültekası, yani gelip gelip dalgaların çarpıştığı,
çarpışıp kırıldığı ve buluştuğu bir yerdedir. Ayrıca Mekke-Medine
bir kısım eski medineyetlere de beşiklik yapmış beldelerdendir. Sebe’,
Hadramut ve San'a medeniyetleri gibi -ki anlatılanlara bakılırsa- o gün
bir insan Medine'den yola çıksa başı güneş görmeden Hadramut'a
ulaşabiliyordu. Zaten Kur’an da, yeryüzünün cenneti diye bu bahçelerden
bahsetmiyor mu? İşte Mekke ve Medine bir taraftan böyle kadim bir
medeniyete beşiklik yapmış, diğer taraftan da Roma ve Sasani
imparatorlukları gibi iki büyük medeniyete hep açık bulunmuştu. Roma
kültürü, Antakya bağlantısı ile eski Mısır kültürüyle buluşmuş ve tarihi
İskenderiye'yi doğurmuştu. Roma, o günün süper gücü sayılırdı ki;
Kur’an'daki Rum Sûresi de bu hakim güçler hakkında nazil olmuştu. Vilâdet
yıllarında, Sasani İmparatorluğu, Yemen'de belli bir süre hakimiyet kurmuş
ve daha sonra da yer yer onları Mekkeliler'in aleyhine tahrik etmişti ki,
Mekke'yi tahrib etme düşüncesiyle gelen Fil ordusu, Fil ashabı,
Sasaniler'in tezgahı ve tahrikleri sonucu meydana gelmiş bir olaydı.
Ancak, Allah (c.c)'ın o beldeyi emin kılması sebebiyle herhangi bir zarar
verememişlerdi.
Bu zaviyeden denebilir
ki; Ceziretü'l-Arap, alemşümul İslam mesajının sunulması için müsait bir
yer idi. Evet, bütün dünyaya hitap edecek bir mesaj, öyle bir yerden
verilmeli idi ki, mevcudiyeti hissedilir edilmez hemen dünyaya
yayılabilsin. İşte Mekke ve Medine stratejik olarak bu şartları tam
haizdi. Bu mübarek yerde risâlet hakikatı, ayakları üzerine doğrulur
doğrulmaz, hemen iki büyük medeniyet ve kültürle karşılaştı. Dolayısıyla
da bu iki kültür ve medeniyet sayesinde, birdenbire onlarla alakalı,
dünya kadar milletlerle münasebete geçiverdi. Derken kısa zamanda
birisiyle Avrupa kapılarına, diğeriyle de Asya vadilerine
ulaşarak evrensel çizgide ve en seri şekilde misyonunu eda edebildi.
Mekke o gün için aynı
zamanda büyük bir ticaret merkezi idi. Dünyanın hemen her
tarafından ticaret veya ihracat, ithalat yapmak üzere tüccarlar sık sık
Mekke'ye gelir-giderlerdi. Mekke, yaz-kış her zaman, Kur’an'ın da ifade
ettiği gibi, Şam ve Yemen taraflarına ticaret kervanları düzenlemeye
oldukça müsait bir yerdi. Dahası, Mekke o bölgenin ticaret merkezi ve
kalbi gibiydi. Hatta Mekke Müslümanları, Medine'ye hicret
ettiklerinde, o güne kadar orada ticareti elinde bulunduran Yahudiler
bile artık ticaret yapamaz olmuşlardı. Bu da Mekkeliler'in, dünya ile
ticari ilişkiler sayesinde, o günün süper devletlerinin sosyal ve kültürel
yapılarını çok iyi bildiklerini göstermektedir. Bugün daha iyi anlıyoruz
ki, bir milleti genel ve sosyal karakterleriyle tanımak, onun ilgi
odaklarına muttali olmak; onların ekonomik ve iktisadi yapılarını teşhis
etmek ve münasebete geçmek için çok önemli esaslardır. İşte Mekke ahalisi,
daha o dönemde kurdukları ticarî ilişkileri sayesinde, çevredeki devlet
ve milletlerin kültürlerini çok iyi tanımışlardı. Bu da daha sonra neşet
edecek olan risâlete, güzel ve uygun bir zemin teşkil ediyordu. Evet,
Efendimiz'in (sas) alemşümul bir risâletle, böyle zeminde, yani
sidretü'l-müntehanın yerdeki izdüşümü olan Ka'be ve onun çevresi
Mekke'de zuhur etmesi o kadar önemlidir ki, siz bu yeri değiştirseniz; bu
misyönü Mekke'den ve Medine'den alıp Taif, Riyad, ya da Amman'a
yükleseniz, dengeyi bütün bütün bozar ve Mekke'ye ait avantajların
hiçbirini elde edemezsiniz ki, bu da risâletin, rahat boy atıp gelişmesini
engellemek demektir. Evet, Mekke ve Medine risâlet adına çok önemli
yerlerdir.
Ayrıca burada şu hususu
da ifade etmeliyim ki, risaletin böylesine kavurucu bir çöl ortasında
zuhuru da, bir avantaj sayılır. O çöl ki, nice Napolyonları, Hitlerleri,
Rommelleri yutmuş ve bitirmiştir. Bu çölün kavurucu sıcak ve
meşakkatlerine alışmış olan ilk İslam mücahidleri, girdikleri her savaşı
kazanmış ve muzaffer olmuşlardı. İklimin müsaadesi ölçüsünde bu mücahidler,
başkalarının sürüne sürüne yol aldığı yerleri, koşarak geçmiş; rahatlıkla
ve lojistik avantajlarıyla hep önder olmuşlardı. Mesela, bir Tebük
seferinde Türkiye ve Şam iklimine alışmış insanlar mücadele verseydi,
muhtemelen, çölün o sıcaklığında nefes alamaz ve telef olur giderlerdi.
Bir diğer mesele de,
Ceziretü'l-Arab kuru bir çöl olduğundan, o gün için büyük devletlerin
orada pek gözleri yoktu. Zaten o gün için petrol ve diğer
cevherler de henüz bilinmiyordu. Otu, ağacı ve yeşili de oldukça azdı.
Bu yönüyle Mekke ve Medine ticaret dışında, keşf ya da işgal için pek
cazibesi olan yerler değildi. Bu yüzden de başka devletlerin
sömürüsünden hep emin kalabilmişti. Vakıa zaman zaman, bu
mübarek yerlere de o günün süper güçleri tarafından umumi valiler
gönderilmişti ama, onlar adına buralarda ne kaybedecek ne de kazanacak
birşey vardı. Dolayısıyla da, o milletlerin kültürleri buralara girip o
saf düşünceleri karıştırıp, melezleştirememişti. Böylece İslam, kendi
saf akidelerini, diğer medeniyet ve kültür terâkümlerinden uzak tutarak
dünyanın dört bir yanına yayma fırsatını bulabilmişti. Aksine Mekke ve
Medine mevcud kültür ve anlayışların işgaline uğramış olsaydı, o zaman
İslam risâleti, epey zorluklarla karşılaşacaktı. Evet İslam kültürü bu
emin merkezde yatağını bulan su gibi gelip kaynaklanmıştı; kaynaklanmış ve
bu berrak kaynağı, ona sonradan sokulan kovalar bulandıramamışlardı. Evet,
ne Sasani'nin ne de Roma'nın putperest akideleri, bu tertemiz ve pırıl
pırıl akan risâlet kaynağına sızamamıştı. "La tükaddiruhu'd-dilâ"
fehvasınca, ona dalan kovalar, feyz-i akdesten gelen ve her türlü
emniyet ve karantina altında muhafaza edilen, vahye
sırtını vermiş bu kaynağı bulandıramamıştı.
İşte hem mekan
itibariyle böyle Sidretü'l-Münteha'nın izdüşümü olan hem de eski
dünya karalarının coğrafî konumu itibariyle hususiyet arzeden Mekke,
risâlet adına bu kadar ehemmiyete haiz bir mübarek mekandı. Daha sonraları
değişik yerlerin, dünya müvazenesinde stratejik hususiyet arzetmesi
sebebiyle, risâlet emaneti başka başka yerlere taşınmıştı ama; biz
meseleye sadece ayetin işaret buyurduğu İslam'ın zuhur ettiği dönem
açısından bakıyoruz. Yoksa İslam'ın yayılışı ve gelişmesi adına bir zaman
Bağdat, diğer bir dönemde Şam ve uzun bir müddet de
İstanbul merkezlik yapmıştır. Hatta İslam risâletine verâset adına
İstanbul'un yüklendiği misyon, kendinden önceki medeniyet merkezlerini
geride bırakacak kadar engin ve derindir. Ancak, risâlet, İstanbul'dan
temsil edildiği dönemlerde bile, Mekke-Medine başların tacı ve birer
mübarek mekan olarak semavîliklerini hep devam ettirmişlerdir.
3- Risaletin Lisana Ait Buudu
"Allahu a'lemu haysü
yec'alu risâletehu; Allah risâletini ne şekilde (hangi dille)
göndereceğini en iyi bilendir." (En'âm, 6/124) Kur’an-ı Kerim'in değişik
yerlerde, O'nun Arapça indirilişiyle ilgili pek çok ayet mevcuttur. Bu da,
bilhassa o dönem itibariyle, Arapça'nın mükemmelliğini
göstermektedir. Evet, Kur’an'ın nazil olduğu dönemde Arapça altın
çağını yaşıyordu. Her lisanın bir altın çağı vardır. Mesala Elizabet
çağı -bugünün İngilizce'si öyle kabul edilebilir. İhtimâl, bizim, dil
adına düştüğümüz hatalara onlar düşmediler. Ayrıca, teknolojik gelişme ve
değişik kültürlere hem de bilerek açık olma, ayrı bir zenginlik vesilesi
kabul edilebilir- Şekspir'le altın çağını yaşamıştır. İngilizler bu çağa
karşı hep saygılı davranırlar. Evet, Kur’an'ın nazil olduğu devre de, Arap
dilinin altın çağı sayılır. O dönemde dil o kadar oturaklaşmış, kaide ve
prensipler o kadar dilin tabiatıyla bütünleşmiştir ki, en basit beyanlar
bile adeta birer sanat harikasıdır. Kur’an-ı Kerim Mudar oymağı ve
Kureyş'in diliyle nazil olmuştu. Ancak o, değişik kıraat ve lehçelere de
açıktı.
Kur’an'ın edebî yönü
üzerinde bugüne kadar bir hayli insan durmuştur.. ve bu konuda pekçok
edebî dâhi yetişmiştir. Abdülkahir Cürcaniler, Sekkakiler ve
Zemahşeriler'den alın da asrımızın Muhammed Sâdık Rafiiler'i, Seyyid
Kutuplar'ı, İşârâtü'l-İ’caz sahibi medar-ı iftiharımız Üstad Bediüzzaman
sadece bunlardan bir kaçı...
Kur’an belagat ve i’caz
yönüyle nazil olduğu günden bu yana, daimâ muarızlarına meydan
okuyagelmiştir. Nice edip ve beliğler, O'na nazire yapmaya kalkmışlardır
ama, dökülüp hep yollarda kalmışlardır. Ve nice dostlar onun ayetleriyle,
beyan ve ifadelerini, şiir ve makalelerini süslemişlerdir. Ama; asla ona
ulaşamamışlardır. Kur’an, bugün de, hâlâ milyarların dilinde okunurken,
adeta vahiy semasının zirvelerinden bize göz kırpan yıldızlar gibi
tebessüm ederek, ifade ve edasının erişilmezliğini fısıldamaktadır.
Cahiliye döneminde pek çok şair ve edip, sadece bir kez dinlemekle
Kur’an'ın büyüsüne kapılmış ve ona teslim olmuşlardır. Hatta Velid İbn
Muğire, her türlü düşmanca duygularına rağmen, Kur’an karşısında
büyülenmiş ve diyecek bir şey bulamamıştır. Utbe b. Velidler, Ebû Cehiller
bile onunla büyülenmiş, muarazada bulunmaya cesaret edememişlerdir. Bir Hz.
Ömer ki, kendi ifadesiyle "gözümü yumsam hiç duraklamadan, cahiliye
şiirinden bin beyit okuyabilirim" der. Evet o, cahiliye edebiyatına,
cahiliye şiirine o kadar vakıf bir insandır. İşte bu parlak dimâğ, Tâhâ
Sûresi'ni dinlediğinde Peygamber Efendimiz'i öldürmeye karar vermiş
olmasına rağmen, onun teshir ve tesir edici cereyanına tutuluvermiş gibi
sarsılır ve ona teslim olur. Evet, nakledilenlere bakılınca o gün
Mekke'nin sokaklarından geçerken herhangi bir insanı rastgele çevirseniz
ve ona şiirden birşeyler sorsanız, hiç tökezlemeden 4-5 saat şiir
okuyabilecek kadar bir dil vukûfiyetiyle karşılaşırdınız. İşte Kur’an,
yeni bir dinle gelirken, böylesine edebi zenginliğe malik bir dille nazil
oluyordu. Getirdiği esaslarla, sıradan herhangi bir bedevinin anlayışına
müraat ederken, edebiyat ve şiirde dâhi sayılan ve ufku olabildiğince
geniş bir edip, bir şairi de ihmal etmiyordu. Evet deve arkasındaki
bedevi, Kur’an'ı vird edinip okurken, en büyük dâhiler dahi büyük bir
zevkle ve tarif edilmez bir şevkle Kur’an ayetlerini dillerinden
düşürmüyorlardı.
İşte başta zikredilen ayette de ifade
edildiği gibi "Allahu a'lemu haysu yec'alu risâletehu" gerçekten de, Allah
(cc) risâletini nasıl ve hangi dille tesis edeceğini en iyi bilendir.
Kur’an öyle bir dille nazil olmuştur ki; bir hukukçu kendi hukuk diliyle
O'na müracaat ediverse, maksad ve meramına ulaşmada hiç mi hiç zorlanmaz.
Bir idareci, bir kelâmcı ve bir tefsirci de kendi sahalarına ait
incelikleri rahatlıkla onda bulabilir ve aydınlanırlar. Oysa ki, çok iyi
bilindiği gibi, bir hukuk dili, bir edebiyat dili veya bir akide ya da
tefsir dili birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Ne var ki, Kur’an, bütün
bunlara aynı anda, hem de en küçük inceliklerine, kaide ve prensiplerine
zerre miktar halel getirmeden müraat etmiştir. İşte İslam tarihi, işte
şer'i ilimler, işte hukuk mektepleri, işte binlerce edebiyat okulu ve
bütün bunlar kadar muhakkik, müdakkik, müfessirleri yetiştiren tefsir
ekolleri, hemen hepsi de mesleklerine, meşreplerine ve mezaklarına onu
birer kaynak kabul edip dünya kadar eser meydana getirmişler...
Öyleyse Allah (cc) gerçekten de risâletini,
hangi insana nerede ve hangi dille tebliğ edeceğini en iyi bilendir. Hatta
bu hususta nisbetleri dahi bir kenara bırakarak "en iyi bilen" değil;
"Allah bu hususu yegane bilen"dir denilmelidir ve O'ndan başkasının da
herhangi bir takdir hakkı sözkonusu değildir. Böyle bir iddiaya
kalkışanları, ayetin ifadesiyle, dünyada horluk ve hakaret, ahirette de
şiddetli bir azab beklemektedir. (Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar,
I/152-163)
Yazıcıya Gönder
Kitabın diğer bölümleri
• Yukarı • Hac ve Mekke • Haccın Bozulması • Hz.İbrahim • Peygamberlik • Kabe • Medine Medine • Mekke ve Hacerül Esved • Mekke ve Bazı Tarihi Yerler • Mekke Ziyaret Yerleri • İlahiler • |