Mehmet ALTAN Web Sitesi

  Evlerin Anası


Kâbe Ümmü'l Büyût

Kur’ân Mekke şehrine “Ümmü’l-Kura” yani “beldelerin, şehirlerin anası” diyor. Buradan hareketle Mekke’de yer alan ve insanlık tarihi kadar eski diyebileceğimiz Kâbe’ye, Ümmü’l-Büyût (evlerin anası) denilebilir.

Ev düşüncesi yeryüzünde, Hz. Âdem ile başlamış, onunla doğmuş ve onunla gelişmiştir. Allah’ın izni ve işaretiyle ilk evi Hz. Âdem inşa etmiştir. Bu açıdan Kâbe’ye insanlık tarihi kadar eski demeyi uygun gördük.

Öte yandan; Kâbe yeryüzünde Sidre-i Münteha’nın izdüşümüdür. Bu itibarla kıyamete kadar bütün evler, evlerin içindeki sakinler ona teveccüh edeceklerdir. Öyleyse Ümmü’l-Büyût’un fethi, bütün evlerin fethi mânâsını taşır. Nasr sûresindeki “Allah’ın fethi ve yardımı geldiğinde insanları Allah’ın dinine fevc fevc giriyor görürsün” ayetine değişik buudları ile, bu hakikate tercüman oluyor gözüyle bakılabilir ve öyle de değerlendirebilirsiniz.

 İki Kudsî Mekân: Kâbe ve Ravza

Kâbe; mü’minlerin kalbinin müşterek attığı bir mihrâp ve “insanlar için vaz’edilen ilk ev...” takdîr ve tebcîliyle yüceltilmiş ilk mâbettir. Temeli, yeryüzünde henüz, harcın, taşın, tuğlanın bilinmediği bir dönemde, gökler ötesi âlemlerde plânlandı ve durulardan duru bir Nebî’nin eliyle gerçekleştirildi. Oturduğu zemînin o işe tahsisi, Âdem nebînin yeryüzüne teşrîfinden yıllar ve yıllar önce kararlaştırılmıştı. Öyle ki, bir gün melekler Hazreti Âdem’le karşılaştıklarında “Sen, var edilmeden evvel bizler defaatle Kâbe’yi tavaf ettik.” Diyeceklerdir. Tufandan sonra “Hatırla o zamanı ki, İbrâhim ve İsmâil (as) Kâbe’nin temellerini yükseltti ve şöyle dediler: “Ey Rabbimiz, bizden bu hayırlı işi kabul buyur!” ilâhî beyânıyla, peygamberler babası Hazreti İbrâhim ve onun oğlu İsmâil (as) dümdüz olmuş Kâbe arsası üzerinde onu yeniden inşâ ettiler.

Arzın merkezinden “Sidretü’l-Müntehâ”ya kadar ins, cin ve meleğin her zaman çevresinde dönüp durduğu bir amûd-i nûrâni (nurdan sütun)nin yeryüzünde mücessem bir kesiti sayılan Kâbe, her lâhza görünür-görünmez milyarlarca temiz ruhun, harîmine can atıp vuslat aradığı, öyle eşi-menendi olmayan bir binâdır ki, kıymeti semâlara eşittir dense sezâdır.. zaten o gökte ve yerde Allah’ın evi mânâsına “Beytullah” olarak yâd edilmektedir.

Kâbe; bulunduğu noktaya o kadar uygundur ki, ona dikkatlice bakan herkes, bulunduğu yerle, onun ruh ve mânâsı arasındaki sımsıkı râbıtayı hemen sezebilir. Sanki o, hariçten getirilmiş rastgele malzeme ile değil de yerden fışkırıp çıkış veya gökte melekler tarafından inşâ edilip bilâhare yeryüzüne indirilmiş gibidir. O, yanıbaşındaki, yanmış kavrulmuş, büyük-küçük, dağ-tepe ve taş yığınları arasında, bir zikir halkasındaki serzâkire benzer. Çevresindeki her şey onun iniltileriyle inler, onunla yukarılara el kaldırır ve sonra da sessiz sessiz onu dinlemeye koyulur.

Ravzâ ise bize dünyâda bulunmanın rûhunu duyuran biricik binâdır. Bu mübârek binâ ile münasebet ve kalbî alâkalarımız, bizde öle kudsî heyecanlar hasıl eder ki; onu düşünüp, onun hakkında bir şeyler söylerken, sanki iffetiyle tanıdığımız bir nâmus âbidesini anlatıyor gibi yanlışın en küçüğüne dahi düşmeyelim diye korkar ve tir tir titreriz. Onun aydınlık semtine dehâlet eden her ruh, vicdanının derinliklerinde, Nâbi’nin:

“Sakın terk-i edepten kûy-ı mahbûd-i Hüdâdır bu
Nazargâh-ı İlâhîdir makâm-ı Mustafâ’dır bu.”

na’tının yankılandığını duyar ve irkilir.

Mekke, beşer târihi boyunca bir kısım kısa aralıkların istisnasıyla, hep insanlığın mihrabı olmuştur. Mekke’nin bu hususiyeti Kâbe’den ötürüdür. Ve bu yönüyle de Kâbe mihrâplar mihrâbıdır. Bu muhteşem mihrâbın bir de minberi vardır ki –Sahibine vücudumuzun zerrâtı adedince salât u selâm olsun- o da Cennet bahçelerinden daha temiz olan Ravzâ-i Tâhire’dir.

Evet Kâbe, yeryüzünde en mübarek yerdir. Her ne kadar kesin bir malumat olmasa da Ravza da Kâbe’nin mayasıyla yorulmuş olabilir. Ben şahsen kitap ve Sünnette böyle bir değerlendirme görmedim. Ancak bir ehl-i tahkikten, Ravza’nın, hususiyle sadece Efendimiz’in (sav) medfeninin yeryüzünde her yerden daha kıymetli olabileceğini işitmiştim. Ne var ki Cenâb-ı Hakk’ın: “Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke’deki (Kâbe)dir.” (Âl-i İmran/96) buyurduğu Kâbe, yeryüzünde ne mübarek bir buk’adır. O mübarek yerin bereketindendir ki, oradan pek çok peygamber zuhur etmiştir. Hatta denilebilir ki, peygamberler, dünyanın değişik yerlerinde bulunsalar da hemen hemen hepsinin mebde ve menşeleri Kâbe’dir. Bu açıdan orası enbiyâ-i izâm için âdeta bir konak mesabesindendir.

Esasen Kâbe hakkında daha başka hususlar da söylenebilir. Fakat okuyucuların zihinlerinin tecsim ve teşhibe girmeleri endişesinden dolayı bu konuda aklıma gelen hususları ifade etmekten çekiniyor ve bu kadarlıkla iktifa ediyorum.

Kâbe’nin Tavaf Ettiği İnsanlar

Kâbe’ye yönelmenin, Kâbe’yi tavaf etmenin, ya da Kâbe tarafından tavaf edilmenin hakikati ne olursa olsun, ibadet-varlık-Kâbe aynı çizgide, o en yüce hakikate ulaşmak için yanıltmayan birer vasıta olduklarında şüphe yok.

İnsanlar Kâbe’yi tavaf ettikleri gibi Kâbe’nin tavaf ettiği insanlar da vardır. Ben ilk defa fıkıh hocamızdan dinlemiştim. Hoca, bir ders esnasında şöyle demişti: “Kâbe’ye teveccühe niyet ederken zatına niyet etmeyiniz; çünkü bazen hakikat-ı Kâbe, yeryüzünde Allah’ın (cc) matmah-ı nazarı müstesna kimseleri tavaf etmek için orada olmayabilir. Onun için siz her zaman Kâbe cihetine niyet ediniz.” Kur’ân’ın iş’ârı da zaten o istikamettedir ki, bir âyet-i kerimede: “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.” (Bakara/144) buyurulur.

Kâbe’ye yönelmenin, Kâbe’yi tavaf etmenin, ya da Kâbe tarafından tavaf edilmenin hakikati ne olursa olsun, ibadet-varlık-Kâbe aynı çizgide, o en yüce hakikate ulaşmak için yanıltmayan birer vasıta olduklarında şüphe yok. Siz isterseniz ibadet ve Kâbe’ye, kendi gönül gözünüzden başlayarak, göz-gez-arpacık nazarıyla da bakabilirsiniz.

Kâbe’de varlığın sırrı, insanda kâinatların mânâsı, kalbde de ulûhiyetin esrârı gizli olduğuna göre bu çizgide tarassut en büyük hakikati duymanın en kestirme yolu olsa gerek.

 

Yüzünü Mescid-i Haram'a Çevir

11.02.2002

Kâbe ve ona yönelmek dinimizce çok önemli. Allah Kur'an’da, Efendimiz'e (sav), "Nereden sefere çıkarsan çık, namazda yüzünü Mescid–i Haram'a çevir." diye emrediyor.

"Nereden (sefere) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. (Müminler siz de) nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yöne çevirin ki, aralarında haksızlık edenler müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın. Yalnız benden korkun. Bu, size olan nimetimi tamamlamam içindir. (Bu suretle) umulur ki doğru yolu bulursunuz." (Bakara, 2/150)

Efendimiz (sav) Medine'ye teşrif ettikten sonra 16 veya 17 ay boyunca, namazlarını Mescid-i Aksa'ya yönelerek kılmışlardı. Tabiî o günlerde, Kabe'nin içi putlarla doluydu. Allah Rasulü (sav) ise putlara en küçük bir teveccühte dahi bulunmama mesajıyla gönderilmişti. Dolayısıyla belli bir süre kat'î tavrını ortaya koyma adına O'nun Ka'be'ye yönelmesi, namazlarını o tarafa doğru kılması men edilmişti.

Aslında hakikat-ı Ahmediye ile hakikat-ı Kabe arasında çok ciddi bir alaka vardır. Ezeli takdir gereği fıtratında bunu hisseden Allah Rasulü (sav), daima Kabe'ye doğru yönelmek istemiştir ki, O'nun bu kalpten yönelişini Kur'ân bize şöyle anlatır: "Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz." (Bakara, 2/144) Efendimizin yüzünü göğe çevirmesindeki kastı ise, kıblenin tahvili konusunda, Cenab-ı Hak'ın yeni bir hüküm vazetmesi arzusu idi. Evet O, adeta ötelerden bir haber bekliyordu. Nitekim ayetin devamı bu müjdeyi veriyor ve "Şimdi seni memnun olacağın bir kıbleye döndüreceğiz" (Bakara, 2/144) diyor ki, bu hakikatı anlayabilmek biraz zor olsa gerek. Hakkıyla bunu anlamak ancak, Hz. Muhammed (sav) gibi Ka'be ile tev'em bir döl yatağında yaratılmış olduğunu kavramaya vâbestedir.

İşte bu çerçeve içinde Efendimiz'in müşriklere müdârât ve mümâşât sayılabilecek mevzularda kesin tavrını koyması gerekliydi. Evet, hakikat-ı Kabe'nin kendisiyle ciddi bir alakası vardı; vardı ama, O'nun bi'setinin sebebi olan tevhid meselesi, Kabe kutsiyetinin de, Kabe'nin kıble olmasının da çok çok önündeydi. Onun için Efendimiz Mekke'de yönelmeye başladığı Mescid-i Aksa mihrabına belli bir süre Medine'de de devam buyurdu.

Medine'deki Yahudiler ise, kıblenin Mescid-i Aksa olmasından hareketle, biz asıl, siz ise bize tâbisiniz demeye başlayarak bunu dinleri adına bir hüccet olarak kullanmak istediler. Aslında Efendimiz arzu etseydi Medine'ye varır varmaz, Kabe'yi kıble edinebilirdi; ama O, kendi başına hareket etmiyordu ki!.. Evet O her davranışında Allah'a bağlı ve kendine rağmen yaşayan bir Ufuk İnsandı.

Ayrıca, Efendimiz'in (sav) Mescid-i Aksa'yı kıble olarak kabul etmesi, Yahudiler içinde Abdullah bin Selam gibi nicelerinin gönlünde hidayet meş'alesinin daha bir iştialini sağlamıştı. İhtimal kitaplarında, gelecek peygamberin bu hususiyeti de zikrediliyordu. Her ne ise Yahudilerden bazıları İslam'a dehalet ediyorlardı ki, 16-17 ay süren bu uygulamadan maksat hasıl olmuş ve o insanların, müslümanlar aleyhine kullanabilecekleri delilleri kalmamıştı. Yani, müşrikler, siz içi putlarla dolu Kabe'ye yöneliyorsunuz, Yahudiler de, "siz bizim kıblemize dönüyorsunuz; demek ki asıl din, bizim dinimiz" diyemiyeceklerdi. İşte tam bu ortamda Allah (cc), Rasulü'nü, hakikat-ı Kabe ile buluşturdu ve oraya yönelme emrini verdi. Zaten, Ahd-i Kadim'de Eş'iyâ (as)'a ait bölümde de bu hadisenin böyle cereyan edeceğine dair bir kısım işaretler var ki, Yahudilerden bazıları da buna binaen, Efendimiz'in Mescid-i Aksa'ya namaz kılışını yadırgayarak "gelecek peygamberin kıblesi Mekke olacaktı; bu ise hala Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılıyor" diyorlardı ki, bu da değişik bir zaviyeden vakaya ışık tutmaktadır. "Size nimetimi tamamlayayım." Yani, sizin namaz kılarken Mescid-i Aksa'ya yönelmeniz bir nimettir. Ama asıl nimet sevgililerin buluşması ki, bu, Hz. Muhammed'in ve O'nun şahsında ümmet-i Muhammed'in Kabe ile buluşmasıdır. Dahası oradan da bir yol bulup Sidretü'l-Müntehâya çıkması ve ilahi teveccühle yüz yüze gelmesidir. Bu ise ancak Ka'be'ye yönelmekle olur. İşte bu mânâda Cenab-ı Hak, nimetini tamamlamış oluyordu ki, bu da bu ümmet-i merhumeye has bir mazhariyettir.

  Yazıcıya Gönder

• Giriş • Yukarı • Evlerin Anası • Hacer-ul Esved • Kâbe • Kabe ve Mirac • Kabe ile İrtibatlı Şehirler • Allah Kâbe'yi İnsanlar için Kıyam Kıldı • Kutsal Mekan Kâbe • Harem Hakkında Bilgiler • Kâbe Hakkında • Mekke-i Mükerreme • Metafta Bir Ayet • Vedâ Hutbesi •

 

Sitemizin Bütün Sayfaları 1024/786 çözünürlükte hazırlanmıştır
En iyi görünümü İE 5.5 ve üstü ile elde edebilirsiniz.