
Kâbe
Yeni Ümit, Nisan-Mayıs-Haziran 1990
Ka’be; mü’minlerin kalbinin müşterek attığı bir mihrap ve “insanlar
için vazedilen ilk ev...” takdîr ve tebcîliyle yüceltilmiş ilk ma’beddir.
Temeli, yeryüzünde henüz, harcın, taşın, tuğlanın bilinmediği bir dönemde,
gökler ötesi âlemlerde plânlandı ve durulardan duru bir Nebî’nin eliyle
gerçekleştirildi. Oturduğu zemînin o işe tahsisi, Adem nebînin yeryüzüne
teşrîfinden yıllar ve yıllar önce kararlaştırılmıştı. Öyle ki, bir gün
melekler Hazret-i Âdem’le karşılaştıklarında “Sen, varedilmeden evvel
bizler defaatla Kabe’yi tavaf ettik” diyeceklerdir. Tufandan sonra
“Hatırla o zamanı ki, İbrâhim ve İsmâil (as) Kabe’nin temellerini
yükseltti ve şöyle dediler: Ey Rabbimiz, bizden bu hayırlı işi kabul
buyur!” ilâhî beyânıyla, peygamberler babası Hazreti İbrâhim ve onun oğlu
İsmâil (as) dümdüz olmuş Ka’be arsası üzerinde onu yeniden inşâ ettiler.
Arzın merkezinden “Sidret-ül-Müntehâ” ya kadar ins, cin ve meleğin her
zaman çevresinde dönüp durduğu bir amûd-i nûrâni “nurdan sütun” nin
yeryüzünde mücessem bir kesiti sayılan Ka’be, her lahza görünür-görünmez
milyarlarca temiz ruhun, harîmine can atıp vuslat aradığı, öyle eşi-menendi
olmayan bir binâdır ki, kıymeti semâlara eşittir dense sezâdır.. zaten o
gökte ve yerde Allah’ın evi manâsına “Beytullah" olarak yâd edilmektedir.
Her yıl ehli îmân, dünyânın dörtbir yanından, uçak, vapur ve
otomobillerle onun yumuşak; yemyeşil ve ötelere açık sıcak iklimine koşar
ve daha yolun başında bütün günlük endîşe ve telaşlardan sıyrılarak,
sırtındaki sâde, temiz ve beyaz urbâlarıyla tarifi imkânsız bir
imrendiriciliğe ulaşır ve âdeta meleklerle atbaşı hâle gelir.
Bu kutlu yolculukta az-çok hemen herkes, bambaşka bir âlemin
sahillerinde farklı bir dünyâya doğru yol aldığını duyar gibi olur ve
bütün seyahat esnasında hep hayret kuşaklarında dolaşır durur.. kâh, ulu
bir çınarın duruşu gibi vakarlı, kâh bir korunun sükûtunu andırır
mahiyette heybetli ve kâh bir denizin ürperticiliğini hatırlatır şekilde
azametli.. ama mutlaka samimi ve ihlaslı.
Ka’be yolları oldukça uzun, mesafeler de insafsızdır. Tasavvuf yolunun
seyr u sülûku, tasfiyenin çilesi, Cennet çevresinin tepeleri, cehennem
civarının çukurları gibi, bu mübârek seferin de bir kısım sıkıntıları
vardır; ama bunlar, rûhî gerilimin daha da artması ve iç hazırlığın
tamamlanması için şarttır. Bu uzun yolculukta herkes derecesine göre
kendini hazırlar.. dolabildiğince dolar.. gerilir ve büyük bir birikimle
gider oraya ulaşır.
Bu mübârek yolculuk, eski zamanlarda, atlarla, develerle yapılırdı. O
devirde hacılar, Ka’be’ye varıncaya kadar yüzlerce makam, yüzlerce merkade
uğrar.. Enbiyâyı izâmın yaşadığı yerleri ziyâret eder; hayâlen onlarla
buluşur-görüşür.. evliyâ ve asfiyânın meclislerine koşar, onların aydınlık
ikliminden ışık alır ve bu masmâvi, manâ dolu yollarda yüzüyor gibi
yolculuk yapar.. bir güzellik, bir şiir, bir romantizm banyosu almışçasına
ruhunun gücüyle silahlanır, manâ âlemlerinden gelecek vâridâtı duymaya
hazır hâle gelir ve sonra da gidip Hakk kapısının tokmağına
dokunurlardı...
Evet, bütün bir yol boyu görüp duydukları şeylerden, kalblerinde,
ruhlarında hasıl olan en derin seziş ve duyuş kabiliyetleriyle gidip
Ka’be’ye ulaştıklarında, onu, başı gökler ötesi âlemlere uzanmış; oradan
ziyaretçilerine bakıyor ve için için bir iştiyakla onları bekliyor bulur
ve şiddetli bir vuslat arzusuyla kendilerini onun kucağına atarlardı.
Evet, onun vakarlı bir yüze benzeyen cephesini ve bu nurlu çehrenin
çevresinde mermerlere akseden gölgesini.. göklere doğru uzayıp giden
manâsını, etrafa ışık yağdıran atmosferini gören her gönül, kendince bir
şeyler duymaya, bu derin sîmânın arkasındaki manâları sezmeye ve bu
mübârek yolculuğa sebep teşkîl eden gâyedeki hazzı, en derin bir ibâdet
neşvesi içinde tanımaya başlar ve zevklerin en erişilmezine erer...
Ka’be; bulunduğu noktaya o kadar uygundur ki, ona dikkatlice bakan
herkes, bulunduğu yerle, onun ruh ve manâsı arasındaki sımsıkı râbıtayı
hemen sezebilir. Sanki o, hariçten getirilmiş rastgele malzeme ile değil
de yerden fışkırıp çıkmış veya gökte melekler tarafından inşâ edilip
bilahare yeryüzüne indirilmiş gibidir. O, yanıbaşındaki, yanmış kavrulmuş,
büyük-küçük, dağ-tepe ve taş yığınları arasında, bir zikir halkasındaki
serzâkire benzer. Çevresindeki her şey onun iniltileriyle inler, onunla
yukarılara el kaldırır ve sonra da sessiz onu dinlemeye koyulur.
Ka’be; dost mahremiyetine açık bir haremlik, çevresi ise ağyâra da açık
bir selâmlık, Safâ-Merve hakikat semâsını temâşa için hazırlanmış birer
kameriye, Makam-ı İbrâhim ötelere yükselten nurlu bir merdiven, Zemzem
kuyusu da bu aşk meclisinde bir sâkî gibidir. Bunların bütünü aşk
yolcusunu birden selâmlayınca, insan âdeta uhrevîleşir, rûhuna açılan
pencerelerle “melekût âlemini” temâşâya başlar ve bütün bütün insan
muhayyilesi, öyle geniş ufuklara yelken açar ki, bir adım daha atsa
kendini ötelerin hülyâlı mavilikleri içine girecekmiş gibi sanır...
Ka’be, yeryüzü binâlarındandır ve gerekli materyal de kendi çevresinden
tedârik edilerek inşâ edilmiştir ama sanki O, amâ’nın bağrında kök salıp
gelişmiş ve bütün varlığın, esrârını ruhunda taşıyan bir nilüfer gibidir;
hem arzla hem de semâsıyla doğrudan doğruya olmasa bile dolaylı bir
alâkasının var olduğu sezilir. O, geçmiş bütün devirlerden değişik
çizgilerle en asil, en soylu, en eski bir târihî pırlanta ve aynı zamanda
değerini kat kat arttırarak hep yeni kalabilmiş atik ve antik bir binadır;
Hazret-i Âdem, sulbünden gelen bütün nesillerin ruh, karakter ve
mizaçlarında en önemli bir kaynak olduğu gibi, Ka’be de yeryüzünde binâ ve
inşaat vak’asının ruh, manâ ve muhtevasını taşıyan sırlı bir evdir.
O’nun harîminde her zaman, Cennetlerden esip gelen ve hakikata açık
gönüllere dolan bayıltıcı, Firdevsî kokular duyulur. Her an dünyânın
dörtbir yanından koşup O’na gelenler, O’nu gördükleri andan itibaren
kendilerinden geçer ve bu umûmî mihrâbın etrafında, ışığın çevresinde
rakseden kelebekler gibi pervâz eder durur ve bütün ışıkların hakiki
kaynağıyla daha yakından temas yollarını araştırırlar. Kendinden geçmiş
gönül erlerinin tavâfı, zâhiren Kabe’nin çevresinde olmaktadır; hakikatta
ise, bu deveran kalbe dayalı nurdan bir helezon içinde mekânsızlıkta
cereyan etmektedir.
O’nun iklîmine ulaşan ve O’nunla buluşan âşık ruhlar, zaten özlerinde
mevcud olan o yüksek düşünce ve tasavvurlarda daha da derinleşerek onun
büyüsünü daha da bir başka duymaya başlarlar.
Böylelerinin nazarında Ka’be, Hakk katındaki yeri, insanlar nazarındaki
manâsı, rûhu, özü ve değerleriyle onlara şiir söyleyen, nasihat eden, ders
veren bir üstat halini alır ve onların ruhlarına sürekli bir şeyler
fısıldar.
Ka’be çevresinde, her vazife ve mükellefiyetin kendine göre bir büyüsü
vardır. Ve îmânlı sînelerin, büyünün tesirinde kalmamaları da düşünülemez.
Her lahza onun çevresinde dönen, zaman zaman büyüyen ve büyüdükçe bir sel
hâlini alıp o mübârek mekânın her yanını dolduran tavaftaki ruhlar; o
çağlayan içinde duydukları heyecan ve cezbe ile kendilerini bütün bütün
unutur, ledünnî ve rûhânî bir başka âleme uyanırlar. Orada, her söz, her
duâ ve her yakarışta kendi aşk ve iştiyaklarının dile getirildiğini
hisseder, kalblerdeki en mahrem duyguların, duyulmadık en mahrem
kelimelerle seslendirildiğine şâhid olur ve bütün ömür boyu, buradaki ses,
ışık ve mûsikîyle bütünleşen hislerle, en erişilmez hazları, en ölümsüz
hâtırâlar içinde elde etmiş olurlar.
Yazıcıya Gönder
• Giriş • Yukarı • Evlerin Anası • Hacer-ul Esved • Kâbe • Kabe ve Mirac • Kabe ile İrtibatlı Şehirler • Allah Kâbe'yi İnsanlar için Kıyam Kıldı • Kutsal Mekan Kâbe • Harem Hakkında Bilgiler • Kâbe Hakkında • Mekke-i Mükerreme • Metafta Bir Ayet • Vedâ Hutbesi • |