|
HATTAT HÂMİD AYTAÇ
(1891-1982)'LA ALÂKALI BİRKAÇ NOT
Dr.
Süleyman Berk
Hat sanatına ilgi duymaya başladığım 1970'li yılların sonu ve 1980'li
yıların başında, ismini en çok duyduğumuz hattatların başında merhum
hattat Hâmid Aytaç gelirdi. Şüphesiz, Osmanlı bakiyyesi olarak, hayatta
olan tek hattat olması, onu nazarlarımızda efsâne isim haline
getirmişti. O sıralar talebesi olduğum Gaziosmanpaşa İmam-Hatip
Lisesi'nde ders aldığımız, aynı okul talebesi hocamızın da hattat Hâmid
Bey'in talebesi olması ve devamlı ondan bahsetmesi merakımızı
kamçılıyordu. Osmanlı bakiyyesi bir insan, bir de hattat olursa acep
nasıl biri olmalıydı? Muhayyilemizde hayranlıkla beraber, çocukluğun da
verdiği bir hisle, ulaşılmaz efsâne bir isim canlanıyordu.
Hâmid hocanın İstanbul'daki hayatı Cağaloğlu'nda geçmiştir. Ankara
Caddesi'nde Reşid Efendi Hanı onun hayatının neredeyse tamamının geçtiği
mahaldir. Bendenizin çocukluk ve gençlik hayatı, pederimin görevi
dolayısıyla Sultanahmed'te geçti. Mahal olarak Hâmid Bey'e yakın olmama
rağmen çocukluk sâiki ile yanına gitmeye bir türlü cesaret edemiyordum.
Gerçi kaldığı yeri tam olarak bildiğimi de zannetmiyorum.
Yanlış hatırlamıyorsam 1980 yılının ilkbaharında Yusuf Sezer beni yanına
alarak hocaya götürdü. O günkü heyecanımı unutamam. Reşid Efendi hanının
kemerli kapısından içeri girince karşımıza çıkan genişçe bir avlunun sağ
tarafında sekiz-on basamaklı bir merdivenden çıkıp içeri girince, sol
tarafta bulunan bir kapıyı çalarak içeri girdik. Tek pencereli on
metrekarelik bir oda... Odanın sağ tarafında hocanın istirahat ettiği
bir divan, pencerenin önünde hafif eğik genişçe çalışma masası, ısınma
için başına basit bir başlık takılmış ufak tüp, toplam üç kişinin
sığabileceği ve asla güneş görmeyen bir oda. Hocayı, resimlerde de
görülen siyah kalın çerçeveli gözlük, kamburca masaya eğilmiş, soğuğun
tesiriyle palto ile çalışma masasında oturmakta olduğu halde bulduk.
İçeri girdiğimizde hafifçe başını kaldırıp dönerek bize baktı. Evvelâ
Yusuf Bey daha sonra ise ben elini öptük, Yusuf Bey'i kahvaltı yapmak
için birşeyler almak üzere pastahaneye gönderdi. Hoca 'yı ziyaret
ettiğimizde bir tuğranın dış beyzesi üzerinde çalışmakta idi. Kamış
kalemin cızırtılı ilerleyişini ilk defa onun kaleminde görmüştüm. Kamış
kalem bir usta hattat elinde ne de güzel yürümekteydi. Tarih konan
odayı, az da olsa duvarda asılı birkaç yazı levhasını dikkatli ve
meraklı gözlerle seyretmişttim. Beş-on dakikalık ziyeratten sonra tekrar
hürmetlerimizi arzederek ayrılmıştık. Aynı odayı yıllar sonra, 1996
yılnda hattat Mehmed Özçay'la beraber ziyaret etmiştim. Bu sefer odanın
tavanı göçmüş ve metruk bir haldeydi.
İkinci ve üçüncü defa hocayı yine Yusuf Sezer'in delâletiyle,
rahatsızlığı dolayısıyla yatmakta olduğu Haydarpaşa Numûne Hastanesi'nde
ziyaret etmiştim. Hoca, Yusuf Bey'e birtakım isimler vererek onları
aramasını ve hastahanede bulunduğunun haber verilmesini istedi ve
insanların vefasızlığından şikâyet etti. Rahmetliyi bir daha ziyaret
etmek nasip olmadı. 19 Mayıs 1982 günü belediye otobüsüyle okula
giderken karşılaştığım bir sınıf arkadaşım acı haberi vermişti. Okul'dan
izin alarak doğruca Şişli Camii'ne cenaze namazına gittim. Kalabalık
sayılmayacak bir cemaatle kılınan namazdan sonra hocayı Üsküdar
Karacaahmed Mezarlığı'nda, hattat Şeyh Hamdullah mezarı yakınına
defnettik.
1984 yılında Bağlarbaşı'nda İlâhiyat Fakültesi'ne kaydolunca zaman zaman
Karacaahmed'e hocanın kabrine gider fatiha okurdum. Bu arada Hamid
Bey'in onbeş-yirmi metre yan tarafında bulunan Şeyh Hamdullah'ı da
mutlaka ziyaret eder dualar okurdum. Hâmid Bey'in kabri yıllar yılı
metruk bir halde, başucunda bir iz, nişane bulunmaksızın öylece kaldı
durdu. Yıllar sonra, 08. Mayıs 1997 Perşembe günü, Üsküdar Belediyesi
himayesinde, Belediye Başkanı Sn. Yılmaz Bayat, üstad M. Uğur Derman,
hattat Hasan Çelebi, hattat Mehmet Özçay, hattat Efdaleddin Kılıç,
hattat Tevfik Kalp üstadın talebeleri Fuat Başar, İsmail Yazıcı, Muhsin
Demirel ve isimlerini hatırlayamadığım ve bilemediğim birçok zevatın
katılımı ile nakl-i kubûr yapılarak, bakiyye-i izâmı, hattatların
kıblesi, şeyhu'l-hattâtîn Şeyh Hamdullah'ın ayakucuna defnedildi.
Yaklaşık bir yıl sonra da hatat Hasan Çelebi hattı ile başucuna bir taş
dikildi.
HALİM EFENDİ'YE HOCALIĞI
Hâmid Bey'le ilgili tasrih etmek istediğim diğer bir konu ise, hattat
Halim Efendi'ye hocalığı ile alâkalı husustur. Bilindiği üzere Hâmid Bey
bir ara Gülşen-i Maarif isimli özel bir rüşdiyede hat hocalığı
yapmıştır. O sıralar bu mektepte talebe olan küçük Halim Özyazıcı'ya da
yazı meşketmiştir. Bugüne kadar kaynaklarda, Hâmid Bey'in Gülşen-i
Maarif'te Halim Bey'e sadece rik'a dersi verdiği yazılıdır. Oysa, 2000
yılı sonlarında ortaya çıkan Halim Bey'in yazı terekesindeki bir
belgeden, Hâmid Bey'in Halim Efendi'ye rik'a yanında sülüs, nesih ve
celî dîvanî dersi verdiğini anlamaktayız. Bu belgede dikkati en fazla
yazı sülüsle yazdığı "rabbiyessir" duasıdır. Hattat Halim'in ileride
nasıl kudretli bir hattat olacağı bu yazıdan belli olmaktadır. Gayet
sağlam ve metin bir elin yazdığı belli olan bu yazı hemen göze
çarpmaktadır. Yine rik'a yazıdaki keskin ve kararlı çizgiler de dikkat
çekici güzelliktedir. Belgenin solt alt kısmında Hattat Hamid'in -o
zaman ki ismiyle- Musa Azmi imzası ve üst tarafta "şâyân-ı takdîr"
ifadeleri yer almaktadır.
Bugün artık Rahmet-i Rahman'a kavuşmuş ve tarihteki kıymetli yerlerini
almış her iki üstada da Cenâb-ı Hak'tan dualar niyaz ediyoruz. Yine
Mevlâmız'dan temennimiz kendilerine lâyık yeni üstadlar yetişmesi,
bayrağın yere düşmemesidir. Türkiye'de ve dünyada hat sanatına alâkanın
artması ve ehliyetli insanların yetişmesi bu iki üstadın ruhlarını şâdân
edeceği muhakkaktır. |