|
İnançtan
Doğan Estetik:
Hat
İslâm tarihinde önemli
bir yeri olan hat sanatı; yerli, yabancı birçok ressamın ilgisini çekmiştir.
Ünlü ressam Picasso, bir gün usta bir hattatın eseri karşısında: "İşte gerçek
resim bu!" demiştir. Yine büyük ressam Van Gogh'a sorulan, "Siz resimde
istediğinizi yapabildiniz mi? Gönlünüzden geçeni resimde dile getirebildiniz
mi?" şeklindeki bir soruya, o: "Anlatamadım." cevabını vermiş. "Peki bu hangi
san'atla olur?" denmesi karşısında ise: "Kaligrafi ile (hat san'atı) olur."
demiştir.
Hattat Mahmud Bedreddin Yazır, dostu bir Macar ressamın hat san'atıyla ilgili
düşüncelerini şöyle dile getiriyor: "Birinci Cihan Harbi'nde askerlik
münasebetiyle tanıştığım Macar, subay bir arkadaşım vardı; aynı zamanda
ressamdı. Ara sıra İstanbul camilerini, müze ve kütüphanelerini birlikte
gezer, her çeşit san'at eserini tetkik ederdik. Bir gün Sultanahmet
Camii'ndeki Melek Paşazâde Ali Haydar Bey merhumun ta'lik celisi 'El-kâsibu
habibullah' levhası önünde bulunuyorduk. Arkadaşım ona dikkatle baktıktan
sonra dönerek: 'Dostum! Bu sizin yazılarda bir hal var; ilk bakışta sade bir
renk, geometrik bir sessizlik görülüyor, dikkatle baktığımda harekete geliyor,
canlanıyor, cilveleniyor. Önce bir tatlı bakış, arkasından yavaş yavaş içe
süzülen canlı bir akış, sessiz bir armoni içinde ruhu oynatan metafizik bir
mûsiki var. Lâkin ondaki ahengi kulaklar duymuyor, içler dinliyor, dinledikçe
bir başka âleme yükseliyor. Bakarken ne oluyor anlamıyorum, içimi içine çeken
büyüleyici bir çehre, bir güzellik denizi, sevimli titreşimlerle gönlümü
ferahlatan bir hava, derken bir melek sesi ve nefesi kadar gizli bir okşayış
ve sarılış içinde kalıyorum. Sanki o, ben oluyor; bende o oluyorum, sizde de
böyle şeyler olur mu?"
Yabancılara bu kadar tesir eden, onlarda hayranlık uyandıran bu güzel
san'atımızı, acaba bizler yeterince tanıyor muyuz?
Hat, İslâm âlemi tarafından benimsenip kullanılan, Osmanlı'nın elinde gerçek
bir san'at vasfı kazanmış, Arap harflerinin değişik şekillerde yazılmasıyla
oluşan yazı san'atıdır.
Dünya tarihinde yazının okuma-yazma aracı olmasının ötesinde, yazıya ve mekâna
estetik bir güzellik katma gayesiyle kullanılması hat san'atıyla olmuştur. Hat
san'atı önceleri daha ziyade kitap yazılmasında kullanılmaktaydı. İnsanın iç
dünyasında terennüm ettiği iman, his ve sezgilerin yüzyıllar boyu, ince ve
zarif bir ifadeyle mushaflar, en'amlar, cüzler, delâil ve daha nice yazma
kitapta hat san'atıyla şekillendiğini görüyoruz. Hat san'atı, daha sonraları
mimarîde kullanılmaya başlanmış, mâhiyet, karakter ve kimlik belirleyici
vasfıyla eserlerimizi taçlandırmıştır.
Allah’ın Kelâmı'na duyulan saygı ve Kur’ân-ı Mu'cizü'l-Beyan'ı en güzel
şekilde yazma gayretleri hat san'atımızı ortaya çıkarmıştır. Buna bağlı olarak
tezhib, ebru ve cilt san'atları doğmuş, hattâ kâğıtçılık, mürekkepçilik bile
bir san'at kolu haline gelmiştir.
Kur’ân-ı Kerim, okuyup yazmaya büyük önem verir. Nitekim, Cenab-ı Hakk'ın,
Kur'ân'da insanlığa ilk hitabı "Oku!"dur. Bunun gibi yazı vasıtası olan kalem
de, okumak gibi, insanın olmazsa olmazı olarak beyan ve methedilmiştir:
"Yaratan Rabb'inin adıyla oku! İnsanı bir kan pıhtısından yaratan. Oku!
Rabb'in sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana,
bilmediklerini öğretendir." (Alâk, 1-5)
Bu âyetlerle Allah (cc) okumaya, yazmaya ve onun vasıtası olan kaleme
dikkatlerimizi çekiyor. Zira Allah'ın birliği inancını yayacak olan en
kuvvetli vasıtalar bunlardır.
Kur’ân'da kalemin önemini vurgulayan "Kalem" adlı bir sûre vardır. Bu sûrenin
ilk âyetinde de, "Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun." buyrulmaktadır. Bu
sûreye Cenab-ı Hakk'ın "Nun" harfiyle başlamasında pek çok sır gizlidir.
Bazıları bu âyetin birçok işârî mânâ tabakasından birine göre "Nun" harfini,
şekli dolayısıyla "yazı hokkası ve üzerindeki divite" benzetmiştir. Hokkadan
maksat da içindeki mürekkeptir. Ondan sonra Cenab-ı Hak, "kalem" ve "yazı"
üzerine yemin etmektedir. Bilindiği gibi yemin, mühim ve kutsî şeyler üzerine
yapılır. Yemin edilen şeye dikkati çekmek, gönüllerdeki şüphe ve tereddüdü
gidermek, yemin edilen şeyin kendisiyle yemin edilmeye lâyık mühim ve mukaddes
bir şey olduğunu bildirmek için yapılır. Bu itibarla kalem ve yazı tarih
boyunca Müslüman toplumlarda mukaddes sayılmıştır. Yukarıdaki iki sûrede geçen
âyetler, Kur’ân'ın güzel yazı yoluyla kayıt altına alınması ve yayılmasında
büyük rol oynamıştır. Her Müslüman, Allah'ın ve Hz. Peygamber'in (sas)
sözlerini güzel bir yazı ile yazmak ister. İşte yazıya ve kaleme bu gözle
bakan hattatlar, tarih boyunca bu uğurda çok büyük gayretlerle muhteşem el
yazması eserler meydana getirmiştir. Özellikle Osmanlıların hat san'atına
katkılarının çok büyük olması, "Kur’ân Mekke'de nazil oldu, Kahire'de okundu,
İstanbul'da yazıldı." dedirtmiştir.
"Bir esere saygısızlık, sahibine saygısızlıktır." anlayışını benimseyen
Müslümanlar, yazıya ve yazılmış eserlere değer vermiştir. Hattâ mürekkebe,
kâğıda, kaleme ve kalem kırıntılarına karşı bile hürmetsizliği dinî
hassasiyetlerine aykırı bulmuşlardır. Bu düşünceyle hattatlar, kalem
yongalarını çöpe atmaz, saklarlardı. Abdestsiz kalem tutmaz ve yazılı bir
kâğıdı ayak altında bulundurmazlardı.
Türklerin, İslâmiyet'le şereflendikleri 10. asırda hüsn-ü hat, İslâm âleminin
bir kısmında müstakil bir san'at haline gelmişti. Selçuklu hat san'atı, diğer
İslâm devletlerindeki hat san'atı seviyesine ulaşmıştı. Hat san'atına Osmanlı
kimliğinin kazandırılması, İstanbul'un fethini takip eden yıllarda mümkün
olmuştur. Hat dehamız Şeyh Hamdullah (1429-1520), o devirde en yaygın hat
nevileri sayılan ve "aklam-ı sitte" yani "altı kalem" diye ifade edilen sülüs,
nesih, muhakkak, reyhanî, rik'a', tevki yazılarını bir değerlendirmeye tâbi
tutarak, öncekilerden farklı bir estetiğe kavuşturmuştur. Daha sonra Ahmed
Karahisarî (1469-1556), güçlü terkip kudreti sayesinde hayranlık
uyandırmıştır. Bir sonraki yüzyılın nihayetinde bu yazı çeşitlerine Hâfız
Osman'ın (1642-1698) getirdiği taze soluğun tesiri ise, birkaç asır devam
etmiştir.
Hat san'atının zirveye çıktığı 19. yüzyılda; Mustafa Râkım (1757-1826) ve
Mehmet Es'ad Yesari (?-1798) ekollerini devam ettirip geliştiren Yesarizâde
Mustafa İzzet (?-1849), Kazasker Mustafa İzzet (1801-1876), Mehmet Şevki
(1819-1887), Sami Efendi (1836-1912), Abdulfettah (1814-1896), Mehmet Şefik
(?-1880) gibi pek çok değerli hattatımızla bu sanatın kemâl noktası
yakalanmıştır denebilir.
Cumhuriyet sonrasında hat san'atı gelişmesini sürdürmüş; İsmail Hakkı
Altunbezer (?-1946), Halim Özyazıcı (1898-1964), Necmeddin Okyay (1885-1976)
ve Üstad Hamid Aytaç (1891-1982) gibi birçok değerli hattatımız dünya çapında
büyük eserlere imza atmıştır. Günümüzde de Hasan Çelebi, Fuad Başar, Hüseyin
Öksüz, Yusuf Sezer, Mehmed Memiş, Hüseyin Kutlu, A. Zeki Yavaş, Mehmet Özçay,
Ali Alparslan gibi hattatımız, bu güzel san'atımızı icra etmektedir.
Sevindirici bir nokta, günümüzde hat san'atına olan alâkanın her geçen gün
artmasıdır.
Yazı çeşitleri
Hat san'atında harfler resmedilme şekilleri bakımından birçok değişikliğe
uğratılarak çeşitlendirilmiştir. Bunları şöylece sıralayabiliriz:
Kûfi yazı: Harfleri hem düz, hem yuvarlağımsıdır. Hz. Ali (ra) döneminde
Kûfe şehrinde geliştiği için bu adı almıştır. Hem el, hem de cetvel ile
yazılabilir. Osmanlılar, kûfiye başlangıçta fazla iltifat etmemiştir. Fakat
19. yüzyılda bu yazı çeşidi yeniden canlanır gibi olmuştur.
Sülüs yazı: Harflerin altıda dördü musattah (düze yakın), altıda ikisi de
müdevverdir (daireye yakın). Sülüsün lûgat mânâsı üçte bir demektir. Niçin bu
adı aldığı hususunda çeşitli görüşler varsa da, akla en uygun olanı,
harflerinin üçte iki kısmında düzlük, üçte bir kısmında eğimin hâkim olduğu
görüşüdür. Ortalama kalem kalınlığı 2-3 mm'dir. Kalem kalınlığı 3 mm'yi aşan
çeşidine celi sülüs denir.
Nesih yazı: Sülüse tâbi olup kalınlığı onun üçte biri kadardır. Her ne kadar
sülüsün üçte ikisinin neshedilmiş hâlidir dense de, tam olarak sülüs değil,
onu andıran bir hususiyeti haizdir. Genellikle Kur’ân-ı Kerim ve geniş hacimli
kitapların yazılmasında kolay okunabilirliği sebebiyle nesih yazı kullanılır.
Celisi de vardır.
Muhakkak yazı: Bir buçuk hissesi düz, bâkisi yuvarlağımsıdır. Bu yazının kalem
kalınlığı da sülüs kaleminki kadardır. Bu çeşidin şekil itibariyle kûfi
yazıdan geliştirilen ilk yazı olduğu belirtilmiştir. Çünkü bu yazıda dik
harflerin boyları ile sin, şın, sad, dad ve fe gibi çanaklı tâbir edilen
harflerin sola doğru uzayan kısımları sülüs yazıya nispeten daha uzun olduğu
gibi, dönüş noktaları veya yerleri de sertçe bir görünüm arz etmektedir.
Reyhânî yazı: Muhakkak kaleminin üçte bir kalınlığındadır. Sülüse nispetle
nesih ne ise, muhakkaka nispetle reyhânî odur. Harf şekillerinin hepsi değilse
bile, hemen hemen tamamı reyhan çiçeğine benzetildiğinden, bu adı aldığı ileri
sürülmektedir. Bu yazıyla Kur’ân ve dualar yazılır.
Tevkî yazı: Lûgat mânâsı, bir şeyi vâki ettirmek, oldurmak ve tesir etmektir.
Sülüsün kurallarına bağlı olmakla birlikte, ölçü itibariyle onun biraz küçüğü
ve âdeta fazla itina gösterilmeden yazılan şeklidir. En belirgin hususiyeti
birleşmeyen elif, re, vav gibi harflerin yazıda birbirine bağlanabilmesidir.
Eskiden halife ve vezirlerin mektuplarının bu yazı ile yazılmasından dolayı bu
adı almıştır.
Rık'a yazı: Deri ve kâğıt parçalarına verilen ad olduğu gibi, onların üzerine
süratle yazılan yazının da adıdır. Rık'a, tevkînin küçük boyda yazılan şekli
olup, onun kurallarına bağlıdır. Bu yazı, mektup ve hikâye yazılmasında
kullanıldığından, stenografik bir karakter taşımaktadır. Ayrıca çabuk
yazılmaya elverişlidir. Osmanlılarda bazen vakıf işlerinde, genellikle
Kur'ân'ların son dua sayfasında ve öğrencilerin sülüs ve nesih
icâzetnâmelerinde hattat hoca tarafından yazılan tasdik makamındaki yazılarda
kullanılmıştır. Bu yazıya icâze veya hatt-ı icâze denmiştir.
Siyâkat yazı: San'at yazısı olmaktan ziyade, mâliye, tapu ve evkâfa ait
kayıtlarda ve vesikalarda kullanılan bu yazının menşei kûfiye dayanmaktadır.
Bu tipin mâli işlerde kullanılmasını göz önünde bulunduran bazı kimseler,
onun, gizliliği temin için böyle kendine has bir tarzda yazıldığına
inanmaktadırlar ki, bu doğrudur. Nitekim bu yazıyı herkes okuyup
yazamamaktadır.
Ta'lik yazı: Her harfi yuvarlağımsıdır. Bu kalemin kalınlığı da sülüs
kaleminki kadar olup "meşk kalemi" diye bilinir. İranlıların geliştirdiği bir
yazı çeşididir. Fakat Müslüman Türklerin elinde bu yazı çeşidi, geliştirilmiş
ve en güzel şekle dönüştürülmüştür. Bunun yenilenmiş ve geliştirilmiş haline
nes'ta'lik denir. Celi ta'lik çeşidi de vardır.
Dîvânî yazı: Dîvan, Osmanlı Devleti'nde devlet işlerinin görüşülüp karara
bağlandığı meclistir. Burada alınan kararların yazıldığı yazı çeşidine "dîvan
yazısı" denir. Osmanlılar, devlet yazışmalarında sahtekârlığı önlemek için zor
okunan ve kelime arasına ilâve yapılamayacak şekilde girift yazılan "dîvânî"
ve "celi divanî" şeklinde iki çeşidi bulunan bu yazıyı bulup geliştirmiştir.
Bunun en güzel örnekleri 19. ve 20. yüzyılda ortaya konmuştur.
Tuğra yazısı: Dîvân-ı Hümâyûn'da hazırlanan belgelerde en çok göze çarpan
"tuğra", Osmanlı padişahlarının mührü ve bir çeşit imzasıdır. Oğuz Türkçesinde
"Hakan'ın imzası ve buyruğu" anlamındaki "Tuğrağ" kelimesinden türetilmiştir.
Türklerin geliştirdiği bir yazı biçimidir. Önceleri ferman, berat, vakfiye
gibi yazılı evrakın baş kısmına konan tuğranın zamanla kullanılma sahası
yaygınlaşmış; tuğra sonraları mühürler, paralar, pullar ve kitabelerde
kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlı padişahlarının -baba adıyla beraber- ismini
ve "el-muzaffer daima" dileğini taşıyan tuğralar her padişahla beraber
değiştirilir ve yeni padişah tahttan ayrılana kadar da kullanılırdı. Ayrıca bu
yazı tarzıyla, âyet, hadîs ve güzel sözler de yazılagelmiştir.
Yaygın olarak kullanılan çeşitlerini açıkladığımız hat san'atının; kalem-i
sicillat, kalem-i sülüseyn, kalem-i celil, kalem-i müselsel gibi daha pek çok
çeşidi vardır.
Hüsnühattaki bu zenginlik, tabiatta var olan çeşitliliği ve âhengi ifade etme
gayreti olarak adlandırılabilir. Çünkü Allah, isimlerinin tecelligâhı olan
kâinatı yaratırken, san'atlarını da en güzel şekilde o âlem içinde var
etmektedir. Yani kâinattaki en güzel, en muhteşem san'at, Yüce Yaratıcı'nın
yaratmadaki san'atıdır. Hat san'atında insanın san'at anlayışındaki incelikler
ve zevk-i ruhanisi bütün derinlikleriyle uygulanmış, meydana getirilen
eserlerde hem yazı güzelliğine, hem de ifadelerin mânâ güzelliğine dikkat
edilmiştir. Böylece yazı ve söz çok zârif bir san'atta bütünleşmiştir. Göz,
kâinatla bütünleşmeye çalışan san'atı temâşa ederken, san'atlı yazıların ifade
ettiği mânâlar, insan zihninde ve yüreğinde yeni ufuklar açmıştır. Tarih
boyunca hattatlarımız, âlemdeki bu zarafet ve letâfeti, kısmen de olsa hat
san'atındaki çeşitlilikle yazı diline aktarmaya çalışmışlar günümüzde de bu
çalışmalar devam etmektedir.
Zafer İHTİYAR
|