GÜNEŞ
Mİ RÜZGAR MI?
Adamın biri yolda gidiyordu. Başında
şapkası, sırtında ceketi yoluna devam ederken güneşle rüzgar iddiaya
girdiler: “Bu adamın şapkasını ve ceketini kim çıkaracak?” Kura
neticesinde önce rüzgar başladı. Estikçe esti. Adam elbiselerini
çıkarmak şöyle dursun iyice bürünüyordu. Fırtına oldu nafile... Adam
yerlere kapanıyor, fakat elbise ve şapkasını kaptırmıyordu. Sonunda
rüzgar yorgun bir vaziyette pes etti. Şimdi sıra güneşteydi. Sıcağını
biraz arttırınca adam şapkayı çıkarttı. Biraz daha kızdırınca
düğmeleri çözdü. Güneş sıcaklığını biraz daha arttırınca adam ceketini
çıkarttı. Rüzgar: “Tamam güneş kardeş davayı sen kazandın.” dedi
BEKRİ
MUSTAFA VE CENAZE NAMAZI
Meşhur Ayyaş Bekir Mustafa Efendi
Sultanahmet camisinin önünden geçmektedir. O sırada musalla da bir
tabut vardır.Fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur.Cemaatin
beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu sırtında cübbesiyle ordan
geçen Bekri Mustafa’yı Hoca sanarak namazı kıldırmasını söylerler.”Yok
ben hoca değilim”dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler.Bekri
Mustafa tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler
fısıldar.Cemaat aralarında konuşmaya başlar:”way be ne derin
hoca!ölüyle bile konuşuyor..”Namazdan sonra bazı adamlar Bekri
Mustafa’yı sıkıştırırlar:”Hoca çabuk söyle ölüye ne dedin?”
“-Olmaz,söylenmez,bu bir sırdır”dese de ısrar ederler.Bekri Mustafa
başlar konuşmaya.Dedim ki: “-Ey falan oğlu falan!Sen şimdi aramızdan
ayrılıp ,Ahirete gidiyorsun.eğer orada bu dünyanın ahvalini sana
sorarlarsa ,Bekri Mustafa Sultanahmet’e imam olmuş dersin. Onlar
gerisini anlarlar...”
BENCİL BEKİR EFENDİ
Köyün birinde bencilliği ile şöhret kazanmış hatta ünü ta saraya kadar
ulaşmış Bekir Efendi adında bir zat vardı. Padişah bu adamı çok merak
etti ve tebdili kıyafet ederek Bekir Efendi’ye misafir oldu. Baktı ki
söylendiği gibi değil. Adam misafire gayet hürmet ediyor ve izzet-i
ikram da bulunuyordu. Hoşuna gitti ve kendisinin padişah olduğunu
açıklayarak Bekir Efendi’ye şöyle dedi: “Bekir Efendi, senin için çok
bencil diyorlar ama hiçte öyle değilsin. Seni sevdim, dile benden ne
dilersen. Ama bir şartla ki sana ne verirsem komşuna iki katını
vereceğim.” Birden Bekir Efendi’nin keyfi kaçtı. Kara kara düşünmeye
başladı. Derken gözleri parladı ve padişaha dönerek haykırdı:
“Padişahım benim bir gözümü çıkar
BU GÜN
MÜ DESEM YARIN MI DESEM?
Adamın biri dalga geçmek için hocanın
yanına gider ve başlar uydurduğu rüyayı anlatmaya ...Önce giriş
yapar:”Hocam!bu gece bir rüya gördüm.Yorumunu yapmanız için size
geldim.”Hoca: “-Hele anlat bakalım.Allah hayırlı etsin”der.Adam
anlatmaya başlar: “-Rüyada bir yoldayım ..yol mu desem,cadde mi
desem,otoban mı desem?Biraz gidiyorum bir bahçe...bahçe mi desem,bağ
mı desem yoksa cennet mi desem?,Bahçeye giriyorum bir ağaç..çınar mı
desem,meşe mi desem ceviz mi desem?derken bir su...pınar mı
desem,çeşmemi desem kevser mi desem?...” Hoca adamın küstahlığını
anlar ve daha uzatmasına fırsat vermeden yorumu yapar: “-Allah senin
belanı verecek ama ,bugün mü desem,yarın mı desem yoksa öbür gün mü
desem?”
Judocu Çocuk
Çoğu insan eksik düşündüğü yönlerini
göstermek istemez.Eksikliklerini herkesten saklamanın daha büyük bir
eksiklik olduğunu anlamaz. Aşağıdaki hikayeyi okuduğunuzda bir
eksikliğin üstünlüğe nasıl dönüştüğünü göreceksiniz.
9 yaşındaki bir Japon çocuğun en
büyük hayali günün birinde çok iyi bir judocu olmaktır. Fakat talihsiz
bir trafik kazası sonucu sol kolunu tamamıyla kaybeder. Hem çocuk hem
de ailesi yıkılır.Ailesi sırf çocuk oyalansın diye, Japonların en unlu
hocalarından birini tutarlar.
Hoca kolları sıvar,çocuğa tek kolla
yapabileceği yegane fırlatma hareketini öğretir. Gece gündüz çocukla
beraber bu hareketi çalışırlar. Bir müddet sonra çocuk hareketi gayet
iyi ve hızlı bir şekilde yapmaya baslar, fakat hocası çocuğa her gün
saatler boyu ayni hareketi adeta ezberletir. Çocuk bu hareketten
sikilir ve yeni hareketler öğrenmek istedikçe hocası bu hareketi
dünyada en hızlı sen yapana dek çalışmasını ve başka hareket
öğretmeyeceğini söyler. Bir müddet sonra çocuk bu hareketi yıldırım
hızıyla yapmaya alışır. Bunun üzerine hoca çocuğa artık bir turnuvaya
katılma zamanının geldiğini söyler. Olacak şey değildir. Tek kollu bir
judocu tek hareketle turnuvaya katılacak. Çocuk itiraz ettikçe hocası
"Evlat;sen öğrendiğin hareketi yap,gerisini merak etme" diye öğütte
bulunur. 1. tur 2. tur derken çocuk turlar? gayet rahat geçer. En
nihayet finale gelir.. tek hareket bilgisi ile finale kadar gelen
çocuğun finaldeki rakibi bölgenin en iyi judocusudur. Çocuk dev
cüsseli rakibini görünce korkar. Hocası yine sakindir, "evlat sen bu
harekette dünyada teksin, kendi oyununu yap yeter" der. Çocuk rakibine
kendi hareketini simsek hızıyla uygular, rakip kalktıkça ayni hareketi
yineler. İnanılır gibi değildir, çocuk tek kolla tek hareket sayesinde
şampiyon olmuştur.
Çocuk dayanamaz ve hocasına sorar
"hocam inanamıyorum,ben nasıl şampiyon oldum?" der.
Hocası yine sakin ifade ile söyle
cevaplar, "Bu zaferin iki sırrı var oğlum.Birincisi judonun en güç
hareketlerinden birini çok iyi yapabilmendir. İkincisi bu harekete
karşı tek bir savunma vardır.O da hareketi yapanın sol kolunu
tutmak!...
EŞEĞİN
BEYNİ
Ormanlar Kralı Aslan bir gün
hastalandı. Kurnaz tilki ziyaretine gitti. Halini-hatırını sordu.
Günlerden beri aç olduğunu öğrenince: -Sayın kralım!İninize kadar bir
av getirsem tutup yiyebilir misiniz? Dedi. Aslan :-o kadarına gücüm
yeter dedi. Tilki hemen eşeğin yanına gitti ve : -Eşek kardeş!
Kralımız çok hasta . Ben ziyaret ettim , bana dedi ki “Eğer eşek
kardeş ziyaretime gelirse çok memnun olurum” dedi. Bu söz üzerine eşek
sevindi ve iltifata nail olma temennisiyle tilkiyle beraber aslanın
inine geldi. Aslan eşeği görür görmez bir pençe atıp yakalamak istedi
fakat eşek durumun nezaketini anlayıp çareyi kaçmakta buldu. Aslan çok
üzüldü. Tilki: -Sayın kralım üzülmeyin,ben onu yine getiririm deyip
gözden uzaklaştı. Tekrar eşeği buldu ve ona çıkıştı: -Sen ne
yaptın?Kralımızı üzdün...Niçin kaçtın? Zavallı eşek: -Niçin
kaçmayayım?Az daha beni yiyecekti. Pençesini görmedin mi? Diye
karşılık verdi. Tilki : -Hayır ,hayır ! Sen yanlış anladın kralımız
sana elini uzattı, hoş geldin demek istedi sen de korkup kaçtın. Neyse
çabuk gidelim de özür dile , kendini affettir dedi. Bu sözlere inanan
eşek tekrar aslanın yanına gelince , bu defa hazırlıklı olan aslan,
eşeğin üzerine atılıp parçaladı. Eşeğin beyni bir tarafa sıçradı.
Tilki, sonra yemek için beyni sakladı. Aslan sinirli-sinirli eşeğin
beynini arıyordu,tilkiye sordu: -Bu eşeğin beyni nerde? Tilki: - Sayın
kralım bu eşeğin beyni yok! -Nasıl olmaz, hiç beyinsiz eşek olurmu?
Diye tilkiye kızınca, kurnaz tilki cevabı yapıştırdı: -Bu eşeğin beyni
yok efendim. Eğer olsaydı ,sizin onu yiyeceğinizi bile- bile ikinci
defa ayağınıza kadar gelir miydi...?
EŞEKLER
KONGRESİ
Vaktin birinde dünya
eşekleri bir kongre yapmaya karar verdiler ve bir meydanda
toplandılar. Sözcü eşekler hararetli nutuklar atıyorlardı: -“Dünyanın
en mağdur, en mazlum milleti biziz. İnsanlar bizi sömürüyor; hem
üzerimize biniyor, hem en ağır yükleri taşıtıyor, hem sopa atıyor hem
de bizi aç bırakıyorlar. Kahrolsun insanlar...” Diğer bir sözcü :
-Bugün burada toplanmamızın sebebi ; bu mağduriyetten nasıl
kurtuluruz? Çareler aramak... Akıl küpü bir eşek mağduriyetin baş
sebebini bulmakta gecikmedi:-Evet arkadaşlar! Bizim baş düşmanımız
-Semerci-eğer o olmazsa kimse semer yapamaz bizde kurtuluruz . Bu söz
çok beğenilmişti. Bütün eşekler alkışlayıp bağırdılar; Doğru! Doğru!
Kahrolsun semerci! Ölsün...ölsün... Peki bu iş nasıl olacak ?
Tecrübeli bir eşek: İçimizden ağzı dualı biri dua yapsın biz de amin
diyelim. Dua başladı :”Allah'ım !Bizim mağduriyetimize (ezilmemize)
sebep olan semercinin canını al!”ve yeri göğü çınlatan “Amin”
sesleri... Ertesi gün kulaktan kulağa yayılan bir haber: Semerci
ölmüş..! Bütün eşeklerde bir sevinç...neşeyle anırmalar,koşmalar yani
tam bir bayram havası:-Yaşasın kurtuluş! Fakat çok geçmeden sevinçler
kursaklarda kaldı. Çünkü çok güzel semerler yapan tecrübeli semerci
ölünce yerine acemi çırağı geçti ve diktiği semerler eşeklerin sırtını
yara yapmaya başladı, mağduriyet bitmemiş şimdi daha da perişan
olmuşlardı. Tekrar toplandılar ve -“ Bu semercinin de ölmesi için dua
edelim” dediler. İçlerinden en yaşlısı ve akıllısı olan eşek kürsüye
geldi ve tane tane konuşmaya başladı: -Arkadaşlar! Çare bu değil! Eğer
bu semerci de ölse yerine daha acemisi geçer kıyamete kadar bu iş
devam eder. Biz de bir türlü kurtulamayız...! -Kısa bir sessizlik ve
ardından -Peki öyleyse çare nedir? Nasıl kurtulacağız? Akıllı eşek
cevabi verdi: -Biz eşek olarak kaldıkça , eşekliğe devam ettikçe,
semerciler de var olmaya devam edecek ve bizim mağduriyetimiz hiç
bitmeyecektir. Gelin öyleyse : Eşeklikten hep beraber tövbe edelim.
İşte o zaman kurtuluruz!
EŞEKLERİN PEYGAMBERİ :
Abbasiler döneminde adamın biri yalancı peygamberlik davasında
bulunmuş ve türlü yollarla etrafında bir sürü adam toplamıştı.Durumu
haber alan halife ,askerlerini gönderip yalancıyı sarayına
getirmelerini emretti. Adam durumun nezaketini anlayınca adamlarına
hitaben : “Ben şimdi saraya gidiyorum.Siz de sarayın balkonunu dibinde
toplanın .Ben yukarıdan işaret verince hepiniz eşşek gibi anırmaya
başlayın”diye talimat verdi. Saraya gelince halife kızarak sordu: “Be
ahmak! Son peygamberin Hz. Muhammed(sav) olduğuna ve ondan sonra
Peygamber gelmeyeceğine inanmıyor musun?” Adam: “-Aman
Padişahım!İnanmaz olur muyum?Bütün yüreğimle inanıyorum!”Halife:
“-Peki öyleyse,niçin peygamberlik davasına kalktın?”Adam: “-Hz.
Muhammed(sav), insanların ve cinlerin peygamberiydi.Ben ise eşşeklerin
peygamberiyim!” Halife adamın kurnazlığına güldü ve “-her peygamberin
,peygamber olduğuna delili(mucizesi) vardır. Senin eşeklerin
peygamberi olduğunu nereden anlayacağız,isbatı nedir?”diye sordu.Adam:
“-Buyrun padişahım,balkona kadar gidelim de ispat edeyim!”dedi. Adamın
işaretiyle balkonun dibindeki bir sürü insan hep bir ağızdan eş şek
gibi anırmaya başlayınca,yalancı adam atıldı: “-İşte
Padişahım!görüyorsunuz;ben bu eşeklerin peygamberiyim!”
İKİ
ERKEK KARDEŞ
Vakti
zamanında babalarından kalma bir çiftlikte çalışıp, rızklarını arayan
iki genç vardı. Biri diğerine nazaran daha yaşlıca ve ağabey
durumundaydı. Ağabey olan evli - barklı, çoluk çocuk babasıydı. Genç
olan, kardeş olan ise bekardı. Bir başına hayatla uğraşmaktaydı. İşte
her çalışma gününün sonunda, bu iki erkek kardeş, gitmezden evvel
evlerine, ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşüp, paylaşırlardı.
Günün birinde bekar kardeş, kendi kendine düşündü. -"Ağabeyimle
ürünümüzü ve karımızı bölüşüp, paylaşıyoruz paylaşmasına da hiç de
hakça davranmıyoruz, gibi geliyor bana. O hem yaşça büyük benden, hem
de çoluğu, onca çocuğu var evde rızk bekleyen . Yok yok yarından tezi
yok, bu işin bir yolu bulunmalı. Ağabeyime hasattan daha fazla pay
ayrılmalı. Amma ve lakin ben dersem bunu ona, itiraz eder ve hak
yerini bulmamış olur. Öyleyse başka bir yol düşünmek uygundur. " Kendi
kendine böyle düşünen genç, ertesi günden tezi yok, her gece geç bir
vakitte, sırtladığı gibi bir çuval tahılı, ağabeyinin ambarına
taşımaya başladı. O böyle düşünür, her gece bir çuval buğdayı bir
ambardan diğerine taşırken, evli olan ağabeyi de olup bitenden
habersiz hanımıyla dertleşmekteydi. -"Ürünümüzü ve kârımızı kardeşimle
eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil hanım. Biz evlenmeyi
başardık. Çocuklarımızı yetiştirmekteyiz. O ise bekar. Bir başına
yaşıyor. Daha evlenmesi, bir ocak tüttürmesi ve çoluk çocuk sahibi
olması gerekiyor. Hem ben hastalansam, bana bakacak bulunur. Ya onun
hali nice olur. Bir yolunu bulmalı hanım bur yolunu bulup onun
hasattan payını arttırmalı. " Evli olan ağabeyin de tek alternatifi
kaldı. O da her gece evinden çıkıp,bir çuval tahılı gizlice erkek
kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki kardeş, yıllarca ne
olup bittiğini bir türlü anlayamadan, sırtladılar çuvalları. Taşıdılar
birbirlerinin ambarlarına. -"Bu ne ilginç haldir ki; depodaki tahılın
miktarı değişmiyor, ne artıyor ne de eksiliyor" diye düşünüyorlardı.
Derken bir gece, herkesin uykuya daldığı bir vakitte, iki kardeş
gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda
olan biteni, tahılın neden hiç artmadığını ya da bir türlü
eksilmediğini anladılar. Ve bu iki fedakar kardeş çuvalları bırakıp
yere, birbirlerini kucakladılar.
HAPURSAN DA YİYECEĞİM;KÖPÜRSEN DE
Bir adam evinden
ayrılıp komşu köye gitmek üzere yola çıktı.Hanımı yolda yesin diye
ekmek arası peynir koymak istedi ama aceleyle yanlışlık yapıp ekmeğin
arasına peynir yerine beyaz sabun koydu.Adam acıkınca bir çeşmenin
başında mola verdi ve hanımının koyduğu ekmeği yemek istedi.Bir
ısırıp,bir su içiyordu.Derken sabun köpürmeğe başladı.Adam bir şey
anlamadı,tadı biraz başkaydı,köpürüyordu ama yine de yemeğe
kararlıydı.İyice köpürmeye başlayınca adam dayanamayıp: “Madem ki seni
bana hanımım koydu,hapursanda yiyeceğim,köpürsen de...!”
İKİNCİ
CİLDİ YOK
Vaktin birinde bir
ülke padişahının, hayatı ve eline geçen her şeyi günah yolarına sarf
eden bir akrabası vardı. Bir gün bu adam para bulmak ümidiyle padişaha
geldi ve ondan para istedi. Padişah: -“Al, sana bir kitap vereyim,her
derdine derman olur.”deyip bir kitap uzatır. Adam çaresiz kitabı aldı
fakat içinden der “Ben para istedim o bana kitap veriyor, kitap karın
mı doyurur?”diye padişaha küfretti (sitem etti). Eve gelip kitabı bir
kenara attı. Akşam yatarken aklına geldi ve şu kitaba bir bakayım
dedi. kitabı açtı bir de ne görsün : padişah kitabın her sayfasına
para yerleştirmiş...Aceleyle bütün sayfaları çevirip bütün parayı
aldı. Kısa zamanda harcayıp bitirdi. Paranın devamına nail olma
arzusuyla tekrar padişaha geldi. Padişah sordu? -Nasıl, verdiğim
kitabı beğendin mi? -Ooo padişahım! Çok güzel kitap, bir çırpıda
okudum fakat tadına doyamadım. Lütfedip o kitabın ikinci cildini
verirseniz çok memnun olurum. Padişahın cevabı adamın bütün
hayallerini yıktı: -Maalesef bu kitabın ikinci cildi yok.
KARACA AHMET’TE
Altı çocuklu
öğretmenin İstanbul’a tayini çıkmıştı ve kiralık ev arıyordu.Hangi eve
talip olsa çocuklarından ötürü kimse ev vermiyordu...Adamın canına tak
etti.Derken bir kurnazlık düşündü;çocuklarını alıp KaracaAhmet
mezarlığına götürdü.Orada bir bankın üzerine oturtup: “Biz gelinceye
kadar buradan ayrılmayın” dedi ve hanımıyla beraber gittiler. Ev
sahibi sordu: “Ne iş yapıyorsun? -Öğretmenim.. -Çocukların var mı? -6
çocuğum vardı,şimdi hepsi KaracaAhmette. -Vah-vah!üzüldüm...Allah
rahmet etsin...” Derken ev sahibi acır ve evini kiralık olarak
verir.Ev sahibi alt katta, öğretmen üst kata taşınır.Aradan bir gün
geçer...Evde çocuk sesleri,koşmalar,gürültüler...Neredeyse ev
yıkılacak.Ev sahibi koşarak zile basar kapıyı çocuklar açar.Adam bir
de ne görsün;6 tane çocuk! Neye uğradığını şaşırır.Öğretmene bağırır:
“Niçin bana yalan söyledin.Çocuklarımın hepsi öldü dedin.Utanmıyor
musun?” Öğretmen: “Hayır ben yalan söylemedim.Size çocuklarım öldü
demedim.Hepsi Karacaahmet’te dedim.Gerçekten de hepsi o anda
Karacaahmet mezarlığında bir bankın üzerinde oturuyorlardı.Ne
yapayım?Kimse ev vermiyordu,Onun için öyle yapmaya mecbur oldum!”
KARARSIZ MEHMET PAŞA
Kararsızlığıyla ün yapmış bir paşa vardı. Öyle karasızdı ki bir iş
yapacak olsa şöyle mi yapsam böyle mi yapsam, bir yere gidecek olsa
şuradan mı gitsem buradan mı gitsem diye düşünene kadar saatler
geçerdi. Bir gün bu paşa bir köşk yaptırmak istedi. Ve devrin en ünlü
mimarını çağırarak “bana güzel bir köşk yapacaksın, bende seni memnun
edeceğim” dedi. Paşanın huyunu bilen mimar: “Baş üstüne paşam ama bir
şartım var. Köşk tamam oluncaya kadar siz hiç gelmeyeceksiniz, bende
size fevkalade bir köşk yapacağım.” Paşa çok kızdı ve “ne münasebet
kendi köşküme niçin gelmeyecekmişim” deyince mimar : “paşam sebebi şu:
siz gelirseniz işe karışır oraya değil buraya, öyle değil böyle yap
vesaire şeyler söyler işi uzatırsanız köşk kıyamete kadar bitmez”
deyince paşa razı olur ve gider. Aradan aylar geçer köşk tamamlanır,
mimar paşaya haber gönderir. Paşa gelir, gerçektende güzel bir köşk
olmuştur. İçini gezmeye başlayınca paşanın keyfi kaçar ve mimara
bağırır: “Mimar efendi, mimar efendi böyle koskoca iki katlı köşkte
sadece bir tane tuvalet olur mu? Niçin fazla yapmadın?” Mimar sakin
sakin cevap verir “Aman paşam!Vallahi sizi düşündüm...Eğer iki veya
daha fazla tuvalet yapsaydım,ihtiyacınız geldiği zaman ona mı gitsem ,
buna mı gitsem diye karar verene kadar iş-işten geçerdi!”
Müjde
Tekstil
işiyle uğraşan iki ecnebi ortak, yaşadıkları ülkede bir piyasa
araştırması yaparlar. Amaçları bir sonraki sezona herkesten önce
hazırlanmaktır. Araştırmaları sonucunda o sene haki renkteki kumaşın
moda olacağını öğrenirler. Bütün varlıklarını paraya çevirip
piyasadaki ne kadar haki renkte kumaş varsa hepsini satın alırlar.
Ortakların Depoları farklı tonlardaki haki renkli kumaşlarla dolar. Ve
elerini ovuşturarak gelecek müşterileri beklemeye başlarlar. Sezon
başlar, yarılanır, bitmeye yüz tutar. Ancak ne vitrinlerde haki renkte
tek bir giysi vardır ne de haki renkte elbise satmaya niyetli
birileri. İki kafadar artık iflasın eşiğine gelmişlerdir. Dertli
dertli oturuyor kafa kafaya veriyor, hatta böyle bir uyanıklık
yaptıkları için kafalarını duvarlara vuruyorlardır. Bıçağın kemiğe
dayandığı bir gün iş yerlerinin kapısı üniformalı bir subay tarafından
aralanır. Müşterinin rütbesi albaydır.
-"Siz de, haki renkte kumaş var mı?" diye sorar müşteri. Ortaklar
birbirlerine bakar kulaklarına inanamazlar. Acemi çıraklar gibi ikisi
birden atılırlar.
-"Evet albayım, dilediğiniz kadar hem de." Albay, dikkatle
raflardan indirilen kumaşları inceler. Hiç ummadıkları bir konuşma
yapar ardından da.
-"Çok beğendim, bu sene askerlere 200.000, subaylara 50.000 adet
haki renkte elbise yaptıracağız. Ancak tabii ki benim tek başıma
beğenmem yetmez. Generalimin de oluru lazım. Bana bir parça numune
verin birliğime götüreyim. Yarın öğlen 12'ye kadar telgraf çekersem
kumaşınız beğenilmedi anlamına gelir. Eğer telgraf gelmezse kumaşları
kesip imalata başlayabilirsiniz. " der ve geldiği gibi usulca ayrılır
dükkandan.
O gece bitmek bilmez kafadarlar için. Sabaha kadar sohbet ederler.
Kimi zaman ümit dolu hayaller kurarlar. Kimi zaman 'ya iptal olursa'
diye iç geçirirler endişeyle. Ertesi gün saat 11:00 olur. 11 buçuk
olur. 12'ye çeyrek kalır. Postacı yolda gözükmemektedir. Tam
ümitlenmişlerdir ki postacının köşeyi döndüğünü görürler.
-"Belki bize gelmiyordur" diye devam ettirmeye çalışırlar
ümitlerini ancak bu hal korktuklarının başlarına gelmesine engel
olmaz. Postacı gelir kapıyı açar içerir girer ve telgrafı ortaklardan
nispeten genç olanına uzatır. Kağıdı alan genç adamın gözleri bir anda
sona kadar açılır ve sevinçle koltuğa yığılmış arkadaşına seslenir.
-"Müjde Dostum, baban ölmüş!"
O
DA İHTİYARLIKTAN...
İhtiyar (Yaşlı) bir adam doktora gitmiş. Doktor şikayetini sorunca
başlamış: -Geceleri öksürüyorum., Doktor: -İhtiyarlıktan -Çabucak
yoruluyorum -İhtiyarlıktan...! Adam şikayet olarak ne söylese doktor
hep aynı cevabı veriyor :İhtiyarlıktan!, Yaşlı adam dayanamayıp
patlıyor: -Sen ne biçim doktorsun? Başka bir şey bilmiyor musun? Hep
aynı şeyi söylüyorsun ;ihtiyarlıktan , ihtiyarlıktan. Doktor sakin
sakin cevap veriyor -Amca! Kızma ama, bu sinirin de ihtiyarlıktan...!
OMUZUNDA YILDIZ VAR
Bir asker,namaz
kılan(en zor şartlarda bile terk etmeyen) diğer askere sordu:
“-Arkadaş kaçıncı asırda yaşıyoruz ?Niçin kendini zahmete sokup her
gün 5 defa namaz kılıyorsun.”Namaz kılan asker,tam o sırada uzaktan
görünen teğmeni gösterdi: “-Şu insan;niçin yanından geçerken
toplanıyor,selam veriyor ve bütün emirlerine itaat ediyorsun.”yat”dese
yatıyor,”kalk”dese kalkıyorsun?O da senin gibi iki ayağı,iki eli ve
bir başı olan bir insan değil mi?”Diğer asker cevap verdi: “-Evet! O
da benim gibi bir insan ama rütbesi var,omuzun da yıldızı var” Namaz
kılan askerin cevabı müthişti: “-ey arkadaş!Sen omuzun da bir tane
yıldızı var diye senin gibi bir insana itaat ediyorsun da ben,yerdeki
kumlar adedince yıldızları olan ve hepsini tespih tanesi gibi –kudret
eliyle-çeviren bir zata niçin itaat etmeyeyim?Niçin namaz kılıp emrini
yerine getirmeyeyim?”
YÜZÜNE TÜKÜRECEKTİ
Sahtekar bir adam vardı:”Rüyamda peygamberimizi(s.a.v) gördüm. Ağzının
tükürüğünden ağzıma verdi.Onun için ağzım şifalıdır”deyip sözde
insanları tedavi ediyor ve para kazanıyordu.Bir gün kamil bir insan bu
yalancıya geldi ve mahsustan bu yalancıya şifalı ağza nasıl sahip
olduğunu sordu.Sahtekar her zaman ki gibi “Tükrük”yalanını tekrar
edince,Kamil zat adama iyi bir ders vermek için şöyle dedi:
“-Hayır,hayır!Peygamberimiz(s.a.v)aslında senin gibi bir rezilin
yüzüne tükürmüş.Fakat sen o anda ağzını açınca tükürük senin ağzına
gelmiş!”
İkinci Sayfa
Yukarı • Karınca • Kıssadan Hisse 2 • Kıssadan Hisse 3
Sitenin diğer bölümleri
• Giriş • Yukarı • Haremeyn "Mekke ve Medine" • Hurma • Peygamberimiz • Sahabe • Pırlanta Sayfalar • Arap Dünyası • Sorular Cevaplar • Arama ve İnternet • Dua • Ezanlar • Kültür • Kıssadan Hisse • Medya • İnsan Vücudu • Güzel Sözler • Hat Sanatımız • Sizden Gelenler • Haberler • Basında Çıkan Makaleler • Ziyaret Defteri •
|