Mehmet ALTAN Web Sitesi

  Kıssadan Hisse


GÜNEŞ Mİ RÜZGAR MI?

Adamın biri yolda gidiyordu. Başında şapkası, sırtında ceketi yoluna devam ederken güneşle rüzgar iddiaya girdiler: “Bu adamın şapkasını ve ceketini kim çıkaracak?” Kura neticesinde önce rüzgar başladı. Estikçe esti. Adam elbiselerini çıkarmak şöyle dursun iyice bürünüyordu. Fırtına oldu nafile... Adam yerlere kapanıyor, fakat elbise ve şapkasını kaptırmıyordu. Sonunda rüzgar yorgun bir vaziyette pes etti. Şimdi sıra güneşteydi. Sıcağını biraz arttırınca adam şapkayı çıkarttı. Biraz daha kızdırınca düğmeleri çözdü. Güneş sıcaklığını biraz daha arttırınca adam ceketini çıkarttı. Rüzgar: “Tamam güneş kardeş davayı sen kazandın.” dedi

 

BEKRİ MUSTAFA VE CENAZE NAMAZI

Meşhur Ayyaş Bekir Mustafa Efendi Sultanahmet camisinin önünden geçmektedir. O sırada musalla da bir tabut vardır.Fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur.Cemaatin beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu sırtında cübbesiyle ordan geçen Bekri Mustafa’yı Hoca sanarak namazı kıldırmasını söylerler.”Yok ben hoca değilim”dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler.Bekri Mustafa tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar.Cemaat aralarında konuşmaya başlar:”way be ne derin hoca!ölüyle bile konuşuyor..”Namazdan sonra bazı adamlar Bekri Mustafa’yı sıkıştırırlar:”Hoca çabuk söyle ölüye ne dedin?” “-Olmaz,söylenmez,bu bir sırdır”dese de ısrar ederler.Bekri Mustafa başlar konuşmaya.Dedim ki: “-Ey falan oğlu falan!Sen şimdi aramızdan ayrılıp ,Ahirete gidiyorsun.eğer orada bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa ,Bekri Mustafa Sultanahmet’e imam olmuş dersin. Onlar gerisini anlarlar...”

 

BENCİL BEKİR EFENDİ

   Köyün birinde bencilliği ile şöhret kazanmış hatta ünü ta saraya kadar ulaşmış Bekir Efendi adında bir zat vardı. Padişah bu adamı çok merak etti ve tebdili kıyafet ederek Bekir Efendi’ye misafir oldu. Baktı ki söylendiği gibi değil. Adam misafire gayet hürmet ediyor ve izzet-i ikram da bulunuyordu. Hoşuna gitti ve kendisinin padişah olduğunu açıklayarak Bekir Efendi’ye şöyle dedi: “Bekir Efendi, senin için çok bencil diyorlar ama hiçte öyle değilsin. Seni sevdim, dile benden ne dilersen. Ama bir şartla ki sana ne verirsem komşuna iki katını vereceğim.” Birden Bekir Efendi’nin keyfi kaçtı. Kara kara düşünmeye başladı. Derken gözleri parladı ve padişaha dönerek haykırdı: “Padişahım benim bir gözümü çıkar

BU GÜN MÜ DESEM YARIN MI DESEM?

Adamın biri dalga geçmek için hocanın yanına gider ve başlar uydurduğu rüyayı anlatmaya ...Önce giriş yapar:”Hocam!bu gece bir rüya gördüm.Yorumunu yapmanız için size geldim.”Hoca: “-Hele anlat bakalım.Allah hayırlı etsin”der.Adam anlatmaya başlar: “-Rüyada bir yoldayım ..yol mu desem,cadde mi desem,otoban mı desem?Biraz gidiyorum bir bahçe...bahçe mi desem,bağ mı desem yoksa cennet mi desem?,Bahçeye giriyorum bir ağaç..çınar mı desem,meşe mi desem ceviz mi desem?derken bir su...pınar mı desem,çeşmemi desem kevser mi desem?...” Hoca adamın küstahlığını anlar ve daha uzatmasına fırsat vermeden yorumu yapar: “-Allah senin belanı verecek ama ,bugün mü desem,yarın mı desem yoksa öbür gün mü desem?”

 

Judocu Çocuk

Çoğu insan eksik düşündüğü yönlerini göstermek istemez.Eksikliklerini herkesten saklamanın daha büyük bir eksiklik olduğunu anlamaz. Aşağıdaki hikayeyi okuduğunuzda bir eksikliğin üstünlüğe nasıl dönüştüğünü göreceksiniz.

9 yaşındaki bir Japon çocuğun en büyük hayali günün birinde çok iyi bir judocu olmaktır. Fakat talihsiz bir trafik kazası sonucu sol kolunu tamamıyla kaybeder. Hem çocuk hem de ailesi yıkılır.Ailesi sırf çocuk oyalansın diye, Japonların en unlu hocalarından birini tutarlar.

Hoca kolları sıvar,çocuğa tek kolla yapabileceği yegane fırlatma hareketini öğretir. Gece gündüz çocukla beraber bu hareketi çalışırlar. Bir müddet sonra çocuk hareketi gayet iyi ve hızlı bir şekilde yapmaya baslar, fakat hocası çocuğa her gün saatler boyu ayni hareketi adeta ezberletir. Çocuk bu hareketten sikilir ve yeni hareketler öğrenmek istedikçe hocası bu hareketi dünyada en hızlı sen yapana dek çalışmasını ve başka hareket öğretmeyeceğini söyler. Bir müddet sonra çocuk bu hareketi yıldırım hızıyla yapmaya alışır. Bunun üzerine hoca çocuğa artık bir turnuvaya katılma zamanının geldiğini söyler. Olacak şey değildir. Tek kollu bir judocu tek hareketle turnuvaya katılacak. Çocuk itiraz ettikçe hocası "Evlat;sen öğrendiğin hareketi yap,gerisini merak etme" diye öğütte bulunur. 1. tur 2. tur derken çocuk turlar? gayet rahat geçer. En nihayet finale gelir.. tek hareket bilgisi ile finale kadar gelen çocuğun finaldeki rakibi bölgenin en iyi judocusudur. Çocuk dev cüsseli rakibini görünce korkar. Hocası yine sakindir, "evlat sen bu harekette dünyada teksin, kendi oyununu yap yeter" der. Çocuk rakibine kendi hareketini simsek hızıyla uygular, rakip kalktıkça ayni hareketi yineler. İnanılır gibi değildir, çocuk tek kolla tek hareket sayesinde şampiyon olmuştur.

Çocuk dayanamaz ve hocasına sorar "hocam inanamıyorum,ben nasıl şampiyon oldum?" der.

Hocası yine sakin ifade ile söyle cevaplar, "Bu zaferin iki sırrı var oğlum.Birincisi judonun en güç hareketlerinden birini çok iyi yapabilmendir. İkincisi bu harekete karşı tek bir savunma vardır.O da hareketi yapanın sol kolunu tutmak!...

EŞEĞİN BEYNİ

  Ormanlar Kralı Aslan bir gün hastalandı. Kurnaz tilki ziyaretine gitti. Halini-hatırını sordu. Günlerden beri aç olduğunu öğrenince: -Sayın kralım!İninize kadar bir av getirsem tutup yiyebilir misiniz? Dedi. Aslan :-o kadarına gücüm yeter dedi. Tilki hemen eşeğin yanına gitti ve : -Eşek kardeş! Kralımız çok hasta . Ben ziyaret ettim , bana dedi ki “Eğer eşek kardeş ziyaretime gelirse çok memnun olurum” dedi. Bu söz üzerine eşek sevindi ve iltifata nail olma temennisiyle tilkiyle beraber aslanın inine geldi. Aslan eşeği görür görmez bir pençe atıp yakalamak istedi fakat eşek durumun nezaketini anlayıp çareyi kaçmakta buldu. Aslan çok üzüldü. Tilki: -Sayın kralım üzülmeyin,ben onu yine getiririm deyip gözden uzaklaştı. Tekrar eşeği buldu ve ona çıkıştı: -Sen ne yaptın?Kralımızı üzdün...Niçin kaçtın? Zavallı eşek: -Niçin kaçmayayım?Az daha beni yiyecekti. Pençesini görmedin mi? Diye karşılık verdi. Tilki : -Hayır ,hayır ! Sen yanlış anladın kralımız sana elini uzattı, hoş geldin demek istedi sen de korkup kaçtın. Neyse çabuk gidelim de özür dile , kendini affettir dedi. Bu sözlere inanan eşek tekrar aslanın yanına gelince , bu defa hazırlıklı olan aslan, eşeğin üzerine atılıp parçaladı. Eşeğin beyni bir tarafa sıçradı. Tilki, sonra yemek için beyni sakladı. Aslan sinirli-sinirli eşeğin beynini arıyordu,tilkiye sordu: -Bu eşeğin beyni nerde? Tilki: - Sayın kralım bu eşeğin beyni yok! -Nasıl olmaz, hiç beyinsiz eşek olurmu? Diye tilkiye kızınca, kurnaz tilki cevabı yapıştırdı: -Bu eşeğin beyni yok efendim. Eğer olsaydı ,sizin onu yiyeceğinizi bile- bile ikinci defa ayağınıza kadar gelir miydi...?

EŞEKLER KONGRESİ

   Vaktin birinde dünya eşekleri bir kongre yapmaya karar verdiler ve bir meydanda toplandılar. Sözcü eşekler hararetli nutuklar atıyorlardı: -“Dünyanın en mağdur, en mazlum milleti biziz. İnsanlar bizi sömürüyor; hem üzerimize biniyor, hem en ağır yükleri taşıtıyor, hem sopa atıyor hem de bizi aç bırakıyorlar. Kahrolsun insanlar...” Diğer bir sözcü : -Bugün burada toplanmamızın sebebi ; bu mağduriyetten nasıl kurtuluruz? Çareler aramak... Akıl küpü bir eşek mağduriyetin baş sebebini bulmakta gecikmedi:-Evet arkadaşlar! Bizim baş düşmanımız -Semerci-eğer o olmazsa kimse semer yapamaz bizde kurtuluruz . Bu söz çok beğenilmişti. Bütün eşekler alkışlayıp bağırdılar; Doğru! Doğru! Kahrolsun semerci! Ölsün...ölsün... Peki bu iş nasıl olacak ? Tecrübeli bir eşek: İçimizden ağzı dualı biri dua yapsın biz de amin diyelim. Dua başladı :”Allah'ım !Bizim mağduriyetimize (ezilmemize) sebep olan semercinin canını al!”ve yeri göğü çınlatan “Amin” sesleri... Ertesi gün kulaktan kulağa yayılan bir haber: Semerci ölmüş..! Bütün eşeklerde bir sevinç...neşeyle anırmalar,koşmalar yani tam bir bayram havası:-Yaşasın kurtuluş! Fakat çok geçmeden sevinçler kursaklarda kaldı. Çünkü çok güzel semerler yapan tecrübeli semerci ölünce yerine acemi çırağı geçti ve diktiği semerler eşeklerin sırtını yara yapmaya başladı, mağduriyet bitmemiş şimdi daha da perişan olmuşlardı. Tekrar toplandılar ve -“ Bu semercinin de ölmesi için dua edelim” dediler. İçlerinden en yaşlısı ve akıllısı olan eşek kürsüye geldi ve tane tane konuşmaya başladı: -Arkadaşlar! Çare bu değil! Eğer bu semerci de ölse yerine daha acemisi geçer kıyamete kadar bu iş devam eder. Biz de bir türlü kurtulamayız...! -Kısa bir sessizlik ve ardından -Peki öyleyse çare nedir? Nasıl kurtulacağız? Akıllı eşek cevabi verdi: -Biz eşek olarak kaldıkça , eşekliğe devam ettikçe, semerciler de var olmaya devam edecek ve bizim mağduriyetimiz hiç bitmeyecektir. Gelin öyleyse : Eşeklikten hep beraber tövbe edelim. İşte o zaman kurtuluruz!

EŞEKLERİN PEYGAMBERİ :

   Abbasiler döneminde adamın biri yalancı peygamberlik davasında bulunmuş ve türlü yollarla etrafında bir sürü adam toplamıştı.Durumu haber alan halife ,askerlerini gönderip yalancıyı sarayına getirmelerini emretti. Adam durumun nezaketini anlayınca adamlarına hitaben : “Ben şimdi saraya gidiyorum.Siz de sarayın balkonunu dibinde toplanın .Ben yukarıdan işaret verince hepiniz eşşek gibi anırmaya başlayın”diye talimat verdi. Saraya gelince halife kızarak sordu: “Be ahmak! Son peygamberin Hz. Muhammed(sav) olduğuna ve ondan sonra Peygamber gelmeyeceğine inanmıyor musun?” Adam: “-Aman Padişahım!İnanmaz olur muyum?Bütün yüreğimle inanıyorum!”Halife: “-Peki öyleyse,niçin peygamberlik davasına kalktın?”Adam: “-Hz. Muhammed(sav), insanların ve cinlerin peygamberiydi.Ben ise eşşeklerin peygamberiyim!” Halife adamın kurnazlığına güldü ve “-her peygamberin ,peygamber olduğuna delili(mucizesi) vardır. Senin eşeklerin peygamberi olduğunu nereden anlayacağız,isbatı nedir?”diye sordu.Adam: “-Buyrun padişahım,balkona kadar gidelim de ispat edeyim!”dedi. Adamın işaretiyle balkonun dibindeki bir sürü insan hep bir ağızdan eş şek gibi anırmaya başlayınca,yalancı adam atıldı: “-İşte Padişahım!görüyorsunuz;ben bu eşeklerin peygamberiyim!”

   İKİ ERKEK KARDEŞ

   Vakti zamanında babalarından kalma bir çiftlikte çalışıp, rızklarını arayan iki genç vardı. Biri diğerine nazaran daha yaşlıca ve ağabey durumundaydı. Ağabey olan evli - barklı, çoluk çocuk babasıydı. Genç olan, kardeş olan ise bekardı. Bir başına hayatla uğraşmaktaydı. İşte her çalışma gününün sonunda, bu iki erkek kardeş, gitmezden evvel evlerine, ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşüp, paylaşırlardı. Günün birinde bekar kardeş, kendi kendine düşündü. -"Ağabeyimle ürünümüzü ve karımızı bölüşüp, paylaşıyoruz paylaşmasına da hiç de hakça davranmıyoruz, gibi geliyor bana. O hem yaşça büyük benden, hem de çoluğu, onca çocuğu var evde rızk bekleyen . Yok yok yarından tezi yok, bu işin bir yolu bulunmalı. Ağabeyime hasattan daha fazla pay ayrılmalı. Amma ve lakin ben dersem bunu ona, itiraz eder ve hak yerini bulmamış olur. Öyleyse başka bir yol düşünmek uygundur. " Kendi kendine böyle düşünen genç, ertesi günden tezi yok, her gece geç bir vakitte, sırtladığı gibi bir çuval tahılı, ağabeyinin ambarına taşımaya başladı. O böyle düşünür, her gece bir çuval buğdayı bir ambardan diğerine taşırken, evli olan ağabeyi de olup bitenden habersiz hanımıyla dertleşmekteydi. -"Ürünümüzü ve kârımızı kardeşimle eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil hanım. Biz evlenmeyi başardık. Çocuklarımızı yetiştirmekteyiz. O ise bekar. Bir başına yaşıyor. Daha evlenmesi, bir ocak tüttürmesi ve çoluk çocuk sahibi olması gerekiyor. Hem ben hastalansam, bana bakacak bulunur. Ya onun hali nice olur. Bir yolunu bulmalı hanım bur yolunu bulup onun hasattan payını arttırmalı. " Evli olan ağabeyin de tek alternatifi kaldı. O da her gece evinden çıkıp,bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki kardeş, yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadan, sırtladılar çuvalları. Taşıdılar birbirlerinin ambarlarına. -"Bu ne ilginç haldir ki; depodaki tahılın miktarı değişmiyor, ne artıyor ne de eksiliyor" diye düşünüyorlardı. Derken bir gece, herkesin uykuya daldığı bir vakitte, iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda olan biteni, tahılın neden hiç artmadığını ya da bir türlü eksilmediğini anladılar. Ve bu iki fedakar kardeş çuvalları bırakıp yere, birbirlerini kucakladılar.

HAPURSAN DA YİYECEĞİM;KÖPÜRSEN DE

    Bir adam evinden ayrılıp komşu köye gitmek üzere yola çıktı.Hanımı yolda yesin diye ekmek arası peynir koymak istedi ama aceleyle yanlışlık yapıp ekmeğin arasına peynir yerine beyaz sabun koydu.Adam acıkınca bir çeşmenin başında mola verdi ve hanımının koyduğu ekmeği yemek istedi.Bir ısırıp,bir su içiyordu.Derken sabun köpürmeğe başladı.Adam bir şey anlamadı,tadı biraz başkaydı,köpürüyordu ama yine de yemeğe kararlıydı.İyice köpürmeye başlayınca adam dayanamayıp: “Madem ki seni bana hanımım koydu,hapursanda yiyeceğim,köpürsen de...!”

İKİNCİ CİLDİ YOK

   Vaktin birinde bir ülke padişahının, hayatı ve eline geçen her şeyi günah yolarına sarf eden bir akrabası vardı. Bir gün bu adam para bulmak ümidiyle padişaha geldi ve ondan para istedi. Padişah: -“Al, sana bir kitap vereyim,her derdine derman olur.”deyip bir kitap uzatır. Adam çaresiz kitabı aldı fakat içinden der “Ben para istedim o bana kitap veriyor, kitap karın mı doyurur?”diye padişaha küfretti (sitem etti). Eve gelip kitabı bir kenara attı. Akşam yatarken aklına geldi ve şu kitaba bir bakayım dedi. kitabı açtı bir de ne görsün : padişah kitabın her sayfasına para yerleştirmiş...Aceleyle bütün sayfaları çevirip bütün parayı aldı. Kısa zamanda harcayıp bitirdi. Paranın devamına nail olma arzusuyla tekrar padişaha geldi. Padişah sordu? -Nasıl, verdiğim kitabı beğendin mi? -Ooo padişahım! Çok güzel kitap, bir çırpıda okudum fakat tadına doyamadım. Lütfedip o kitabın ikinci cildini verirseniz çok memnun olurum. Padişahın cevabı adamın bütün hayallerini yıktı: -Maalesef bu kitabın ikinci cildi yok.
 

KARACA AHMET’TE

Altı çocuklu öğretmenin İstanbul’a tayini çıkmıştı ve kiralık ev arıyordu.Hangi eve talip olsa çocuklarından ötürü kimse ev vermiyordu...Adamın canına tak etti.Derken bir kurnazlık düşündü;çocuklarını alıp KaracaAhmet mezarlığına götürdü.Orada bir bankın üzerine oturtup: “Biz gelinceye kadar buradan ayrılmayın” dedi ve hanımıyla beraber gittiler. Ev sahibi sordu: “Ne iş yapıyorsun? -Öğretmenim.. -Çocukların var mı? -6 çocuğum vardı,şimdi hepsi KaracaAhmette. -Vah-vah!üzüldüm...Allah rahmet etsin...” Derken ev sahibi acır ve evini kiralık olarak verir.Ev sahibi alt katta, öğretmen üst kata taşınır.Aradan bir gün geçer...Evde çocuk sesleri,koşmalar,gürültüler...Neredeyse ev yıkılacak.Ev sahibi koşarak zile basar kapıyı çocuklar açar.Adam bir de ne görsün;6 tane çocuk! Neye uğradığını şaşırır.Öğretmene bağırır: “Niçin bana yalan söyledin.Çocuklarımın hepsi öldü dedin.Utanmıyor musun?” Öğretmen: “Hayır ben yalan söylemedim.Size çocuklarım öldü demedim.Hepsi Karacaahmet’te dedim.Gerçekten de hepsi o anda Karacaahmet mezarlığında bir bankın üzerinde oturuyorlardı.Ne yapayım?Kimse ev vermiyordu,Onun için öyle yapmaya mecbur oldum!”
 

KARARSIZ MEHMET PAŞA

   Kararsızlığıyla ün yapmış bir paşa vardı. Öyle karasızdı ki bir iş yapacak olsa şöyle mi yapsam böyle mi yapsam, bir yere gidecek olsa şuradan mı gitsem buradan mı gitsem diye düşünene kadar saatler geçerdi. Bir gün bu paşa bir köşk yaptırmak istedi. Ve devrin en ünlü mimarını çağırarak “bana güzel bir köşk yapacaksın, bende seni memnun edeceğim” dedi. Paşanın huyunu bilen mimar: “Baş üstüne paşam ama bir şartım var. Köşk tamam oluncaya kadar siz hiç gelmeyeceksiniz, bende size fevkalade bir köşk yapacağım.” Paşa çok kızdı ve “ne münasebet kendi köşküme niçin gelmeyecekmişim” deyince mimar : “paşam sebebi şu: siz gelirseniz işe karışır oraya değil buraya, öyle değil böyle yap vesaire şeyler söyler işi uzatırsanız köşk kıyamete kadar bitmez” deyince paşa razı olur ve gider. Aradan aylar geçer köşk tamamlanır, mimar paşaya haber gönderir. Paşa gelir, gerçektende güzel bir köşk olmuştur. İçini gezmeye başlayınca paşanın keyfi kaçar ve mimara bağırır: “Mimar efendi, mimar efendi böyle koskoca iki katlı köşkte sadece bir tane tuvalet olur mu? Niçin fazla yapmadın?” Mimar sakin sakin cevap verir “Aman paşam!Vallahi sizi düşündüm...Eğer iki veya daha fazla tuvalet yapsaydım,ihtiyacınız geldiği zaman ona mı gitsem , buna mı gitsem diye karar verene kadar iş-işten geçerdi!”
 

Müjde   

   Tekstil işiyle uğraşan iki ecnebi ortak, yaşadıkları ülkede bir piyasa araştırması yaparlar. Amaçları bir sonraki sezona herkesten önce hazırlanmaktır. Araştırmaları sonucunda o sene haki renkteki kumaşın moda olacağını öğrenirler. Bütün varlıklarını paraya çevirip piyasadaki ne kadar haki renkte kumaş varsa hepsini satın alırlar. Ortakların Depoları farklı tonlardaki haki renkli kumaşlarla dolar. Ve elerini ovuşturarak gelecek müşterileri beklemeye başlarlar. Sezon başlar, yarılanır, bitmeye yüz tutar. Ancak ne vitrinlerde haki renkte tek bir giysi vardır ne de haki renkte elbise satmaya niyetli birileri. İki kafadar artık iflasın eşiğine gelmişlerdir. Dertli dertli oturuyor kafa kafaya veriyor, hatta böyle bir uyanıklık yaptıkları için kafalarını duvarlara vuruyorlardır. Bıçağın kemiğe dayandığı bir gün iş yerlerinin kapısı üniformalı bir subay tarafından aralanır. Müşterinin rütbesi albaydır.

-"Siz de, haki renkte kumaş var mı?" diye sorar müşteri. Ortaklar birbirlerine bakar kulaklarına inanamazlar. Acemi çıraklar gibi ikisi birden atılırlar.

-"Evet albayım, dilediğiniz kadar hem de." Albay, dikkatle raflardan indirilen kumaşları inceler. Hiç ummadıkları bir konuşma yapar ardından da.

-"Çok beğendim, bu sene askerlere 200.000, subaylara 50.000 adet haki renkte elbise yaptıracağız. Ancak tabii ki benim tek başıma beğenmem yetmez. Generalimin de oluru lazım. Bana bir parça numune verin birliğime götüreyim. Yarın öğlen 12'ye kadar telgraf çekersem kumaşınız beğenilmedi anlamına gelir. Eğer telgraf gelmezse kumaşları kesip imalata başlayabilirsiniz. " der ve geldiği gibi usulca ayrılır dükkandan.

O gece bitmek bilmez kafadarlar için. Sabaha kadar sohbet ederler. Kimi zaman ümit dolu hayaller kurarlar. Kimi zaman 'ya iptal olursa' diye iç geçirirler endişeyle. Ertesi gün saat 11:00 olur. 11 buçuk olur. 12'ye çeyrek kalır. Postacı yolda gözükmemektedir. Tam ümitlenmişlerdir ki postacının köşeyi döndüğünü görürler.

-"Belki bize gelmiyordur" diye devam ettirmeye çalışırlar ümitlerini ancak bu hal korktuklarının başlarına gelmesine engel olmaz. Postacı gelir kapıyı açar içerir girer ve telgrafı ortaklardan nispeten genç olanına uzatır. Kağıdı alan genç adamın gözleri bir anda sona kadar açılır ve sevinçle koltuğa yığılmış arkadaşına seslenir.

-"Müjde Dostum, baban ölmüş!"

O DA İHTİYARLIKTAN...

       İhtiyar (Yaşlı) bir adam doktora gitmiş. Doktor şikayetini sorunca başlamış: -Geceleri öksürüyorum., Doktor: -İhtiyarlıktan -Çabucak yoruluyorum -İhtiyarlıktan...! Adam şikayet olarak ne söylese doktor hep aynı cevabı veriyor :İhtiyarlıktan!, Yaşlı adam dayanamayıp patlıyor: -Sen ne biçim doktorsun? Başka bir şey bilmiyor musun? Hep aynı şeyi söylüyorsun ;ihtiyarlıktan , ihtiyarlıktan. Doktor sakin sakin cevap veriyor -Amca! Kızma ama, bu sinirin de ihtiyarlıktan...!
 

OMUZUNDA YILDIZ VAR

     Bir asker,namaz kılan(en zor şartlarda bile terk etmeyen) diğer askere sordu: “-Arkadaş kaçıncı asırda yaşıyoruz ?Niçin kendini zahmete sokup her gün 5 defa namaz kılıyorsun.”Namaz kılan asker,tam o sırada uzaktan görünen teğmeni gösterdi: “-Şu insan;niçin yanından geçerken toplanıyor,selam veriyor ve bütün emirlerine itaat ediyorsun.”yat”dese yatıyor,”kalk”dese kalkıyorsun?O da senin gibi iki ayağı,iki eli ve bir başı olan bir insan değil mi?”Diğer asker cevap verdi: “-Evet! O da benim gibi bir insan ama rütbesi var,omuzun da yıldızı var” Namaz kılan askerin cevabı müthişti: “-ey arkadaş!Sen omuzun da bir tane yıldızı var diye senin gibi bir insana itaat ediyorsun da ben,yerdeki kumlar adedince yıldızları olan ve hepsini tespih tanesi gibi –kudret eliyle-çeviren bir zata niçin itaat etmeyeyim?Niçin namaz kılıp emrini yerine getirmeyeyim?”
 

YÜZÜNE TÜKÜRECEKTİ

   Sahtekar bir adam vardı:”Rüyamda peygamberimizi(s.a.v) gördüm. Ağzının tükürüğünden ağzıma verdi.Onun için ağzım şifalıdır”deyip sözde insanları tedavi ediyor ve para kazanıyordu.Bir gün kamil bir insan bu yalancıya geldi ve mahsustan bu yalancıya şifalı ağza nasıl sahip olduğunu sordu.Sahtekar her zaman ki gibi “Tükrük”yalanını tekrar edince,Kamil zat adama iyi bir ders vermek için şöyle dedi: “-Hayır,hayır!Peygamberimiz(s.a.v)aslında senin gibi bir rezilin yüzüne tükürmüş.Fakat sen o anda ağzını açınca tükürük senin ağzına gelmiş!”
 

İkinci Sayfa

Yukarı • Karınca • Kıssadan Hisse 2 • Kıssadan Hisse 3


Sitenin diğer bölümleri

• Giriş • Yukarı • Haremeyn "Mekke ve Medine" • Hurma • Peygamberimiz • Sahabe • Pırlanta Sayfalar • Arap Dünyası • Sorular Cevaplar • Arama ve İnternet • Dua • Ezanlar • Kültür • Kıssadan Hisse • Medya • İnsan Vücudu • Güzel Sözler • Hat Sanatımız • Sizden Gelenler • Haberler • Basında Çıkan Makaleler • Ziyaret Defteri •


 

Sitemizin Bütün Sayfaları 1024/786 çözünürlükte hazırlanmıştır
En iyi görünümü İE 5.5 ve üstü ile elde edebilirsiniz.