|
PEYGAMBER EFENDİMİZ
VE SAVAŞLARI
1. Bedir ve Bedir’in
Sebepleri
Ve işte böyle semâvî bir ihtişamla
Bedir’e gelindi.. ve artık, İ’lâyı Kelimetullah yaparken, yani Allah (cc)’ın
yüce adını, en ma’sum duygu ve düşüncelerle etrafta neşrederken, O’nu
engellemeye çalışan insanlara karşı son darbesini vuracaktı ve diyecekti
ki: Bundan böyle, Allah adının dört bir yanda anılmasını
engelleyemeyecek ve O’na açık sineleri baskı altına alamayacaksınız.
Evet O’nun Nam-ı Celîli bir yere takılıp kalmamalı, bütün sînelere
girmeli ve bütün gönülleri huzura kavuşturmalı. Bütün engelleri bertaraf
etmek için, İ’lâ-yı kelimetullah maksadıyla, “İ’lâ-yı kelimetullah”ı
esaret altında kalmaktan kurtarmak, onun yapılmasını bütün insanlıkça
prensip olarak kabul etmek, fikir ve düşünce hürriyetine giden yolları
açmak için, Hz. Muhammed Mustafa(sav), kendisine, Mekke’de insanca
yaşama hakkı tanımayan o gözü dönmüş kâfirlere son darbesini
indirecekti.
Ayrıca, müslümanların, o güne kadar
kazandıkları bütün mal ve menalleri ellerinden gitmişti. Zira, Allah
Resûlü ve arkadaşları Mekke’den uzaklaştırılırken, beraberlerinde fazla
bir şey götürememiş, mallarını mülklerini, servetlerini Mekke-i
Mükerreme’de bırakmış, öyle hicret etmişlerdi. Ve, Mekkeliler,
müslümanların gözlerinin önünde, bu malları develerin sırtlarına
yükleyip, Şam’a, Yemen’e götürüyor ve satıyorlardı. Şimdi Medine
civarından geçecek olan kervandaki mallar onlarındı ve bunu mutlaka
almalıydılar.
Bir de, sağda solda müslümanların
önlerini kesen, onları tehdit eden, müslüman olan herkese akıkarayı
seçtiren, kimilerinin mızraklarla göğüslerini delen ve ciğerlerini
dışarı çıkaran, kimilerini yurtlarından yuvalarından eden (tam bugünkü
Jivkovların yaptığı gibi) düşmanlar mutlaka sindirilmeliydi. Evet,
onlara son darbeyi vurmak suretiyle diyecekti ki; kuvvet onların elinde
değil, kuvvet hakkın elindedir ve kim hakka teslim oluyorsa, Allah (cc)
onu kuvvetli kılacaktır. Bugün olmasa da yarın, bütün kuvvetler, güçler
hakkın eline geçecektir ve bir gün gelecektir ki, sözü hak söylecek,
gönüllere hak düşüncesi hâkim olacak; insana ve insanla gelen yüce
ma’nâya herkes temennâ duracak ve saygı gösterecektir. Ve, işte Hz.
Muhammed (sav), bunun kavgasını veriyordu.
Bu arada, kavim ve kâbilelerden
mütehayyir, ortada kalmış olanlar vardı. Bunlardan bazıları İslâm’a
girmek istiyorlardı ama, Kureyş’in zulüm ve işkencesinden korkuyorlardı.
Bu mütehayyir ve müteredditler, ayaklarını kaldırıyor, fakat adımlarını
atamıyorlardı.
İşte, bunlara adım attırma sırası
gelmişti. Kuvvetin Allah (cc)’ın elinde olduğunu ve kuvvet dengesinin
Medine lehinde değiştiğini gösterecek ve onlara itmi’nân verecekti.
“Korkmayın, tasalanmayın, inanıyorsanız , yani mü’min iseniz, Allah (cc),
er geç size fereç ve mahreç ihsan edecek; kapıları, pencereleri sonuna
kadar açacak ve siz huzura, saadete, mutluluğa uyanacaksınız” diyordu.
O, böyle diyordu.. mütereddidler de Bedr-i Kübrâ sonunda anlayacaklardı
ki, artık kuvvetler yer değiştiriyor. Mekke’deki küfür yobazlarının bize
yapacağı bir şey kalmadı diyecek ve Medine’ye, medeniyetin başkentine,
medeniyet düşüncesiyle gelen O yüce insan, Hz. Muhammed Mustafa (sav)’e
yönelecek ve “La ilahe illallah Muhammedü’r-Resûlullah” hakikatiyle yeni
bir anlayışa uyanacaklardı.
a. Bedir’deki Kuvvetler
Allah Resulü, sahih mağâzi ve siyer
kitablarının nakline göre, Bedr’e 305 insanla çıktı. Bulunup
bulunmadıkları ihtilaflı olanlarla bu rakam 313’e ulaşıyor162. Bazı
kitablar bu rakamı Hz. Dâvûd’un arkasında, Câlût’la savaşan askerin
sayısına denk tutarlar. Evet, bu iki dönemde de insanlığın kaderini
değiştirme operasyonu yapılmakta, karanlığa karşı ışık ordusuyla
gidilmekte, haniflik gerçeğinde, İshak zirvesiyle İsmail zirvesi temsil
edilmekte olduğundan her iki ordunun sayısı da 313 olabilir.
Evet, Muhyiddîn İbn-i Arabî’nin
Fusûs’un da anlattığı gibi, birinin başında hilafeti temsil eden Hz.
Dâvûd, diğerinin başında ferdiyyet ve gavsiyyeti temsil eden makam-ı
ferdiyyetin sahibi, ferd-i ferîd Hz. Muhammed Mustafa (sav) vardı. Bedir
ordusunun 2 adet süvarisi, 30-40 adet de devesi vardı. Müslümanların bu
kadar az imkanlarına ve iki atlarına mukabil, karşı tarafın tam 200 atı
bulunuyordu. Bir ata karşılık 100 at. Bir süvariye karşılık 100 süvari
kavga edecektir. Müslümanların 310 askerine mukabil, karşı tarafın asker
sayısı 1000’e yakındı163. Bu, her insanın, 3-4 insanla yaka paça olması
demektir. Kureyş, o güne kadar, askerlik san’atı adına bilebildiği
şeylerle donattığı bir orduyla.. yani o günün şartlarına göre tam tekmil
ve musallah bir ordu nasıl olursa, işte o şekilde silahlandırılmış
olarak gelmişti. Allah Resûlü ve ordusu ise, oraya kadar o, beş-on
devenin sırtında nöbetleşe gelmişlerdi.. hem de 200 km’lik bir mesafe
katederek... Bunları bilmekte fayda var; zira çöl, yaz, sıcak, Ramazan
ayı, halk oruçlu ve 200 km’lik bir mesafenin aşılması... Çöl nedir?
Bedir nerededir? Hacca gidenler bunu az çok bilirler. Bugün o yollarda
benzin istasyonları var. Onları ve bazı vahamsı yerleri yok farzetseniz
-ki bunlar çok yeni şeyler- gözünüzün kestiği kadar kum göreceksiniz.
Yer yer fırtınalar uğuldayacak, sizi tehdit edecek ve siz bu arada iki
aylık yolu birkaç güne sıkıştırmaya çalışacaksınız.. Hem de yürüyerek.
İşin bir diğer yanı da, müslümanlar,
Kureyş kervanını tehdit gayesiyle yola çıkmışlardı. Ne var ki murad-ı
ilâhî baş-kaydı ve onlar istemeyerek bu noktaya sevkolunmuşlardı. Allah
(cc) Enfâl sûresinde kendi muradını şöyle anlatır: “Allah iki taifeden
birini size vâ’detmişti; siz kuvvetsiz olanın size düşmesini
istiyordunuz. Oysa, suçluların hoşuna gitmese de hakkı ortaya çıkarmak
ve bâtılı tepelemek için, Allah sözleriyle hakkı ortaya koymak ve
inkârcıların kökünü kesmek istiyordu” (Enfâl, 8/7-8).
b. Buluşma Noktasına Doğru
Allah (cc), bunu murad ettiği için,
müslümanların arzusu, niyeti başka olsa bile, evirip çevirdi ve onları
kervanla değil de muharip birlikle karşı karşıya getirdi. Müslümanlar,
kervanı takip edip, kıstırıp mallarını geri almak niyetindeydiler;
halbuki Cenâb-ı Hakk onlara, bir daha ebedî olarak mallarını başkalarına
kaptırmama yollarını açıyordu. Evet, müslümanlar, kâfirin başına öyle
bir yumruk indireceklerdi ki, kâfir bir daha kendine gelemeyecek,
sürekli sendeleyip duracaktı. Artık bundan böyle işte mallaryny ba?kçalacak
ve hiç bir şey Hakk’ın üzerine çıkamayacaktı. Allah, bunu murad
ediyordu. kim ne murad ederse etsin Allah neyi murad ediyorsa o olur.
Allah’ın olmasını murad etmediği de olmaz”; “Allah dilemedikçe siz
hiçbir şeyi isteyemezsiniz” (İnsan 76/30, Tekvir, 81/29) esaslarına
göre.. Allah (cc), Bedir’e gidilmeyi murad buyurmuştu. O’nun Habîb-i
Edib’i de bunu seziyordu. Gökler bir başka türlü bakıyordu o mübarek
Ramazan’da adım adım Kadir Gecesine doğru gidilirken, zemin bir başka
türlü tebessüm ediyordu. Hatta Bedr’e vardıkları zaman, orada kendi
sınırları dahilinde, sekîne yağmurunun yağması, başka bir ma’nâ ifade
ediyordu. Toz toprak yatışmış... kuyular su ile dolmuş ve yağmur
damlalarıyla beraber âdeta melekler de inmişti.. vakıa, melekler de
inmiş ve mü’minlerin nişanlarını takıp, size benzemek için böyle yaptık
demişlerdi. Ve o gün, mü’minlerin parolası “Ehad! Ehad!” dı164. Herkes
“Allah bir!” deyip kükreyecekti. Urbaları bembeyaz, tıpkı kefenler gibi.
Çünkü oraya gelirken; “nerede düşmanla karşılaşırız, nerede onunla
yaka-paça oluruz ne olur ne olmaz, bizi biraz ötede huri ve gılmanlar
karşılayacak” deyip, Arafat’ta hacıların elbiseleri gibi bembeyaz
urbalar giymiş öyle geliyorlardı. Öyle bir geliyorlardı ki görmeye
değerdi..
Bu mübeccel sefere iştirak edememe
burukluğunu yaşayanlar da vardı. Rüyasında bile Resul-i Ekrem’in
yanından ayrılmayı düşünmeyen Enes bin Nadır da bunlardandı..
Bulunamamış ve bir sene bu hicranla yanıp tutuşmuştu. Hicran ki en
müessir duadır. İsterseniz, ben de sizlere, ızdırap ve hicran talebinde,
masiva ile alâkalı hicran talebinde bulunayım: (Allah (cc), ızdırabı,
çileyi, hicranı zihinlerinize, kalplerinize saçsın ve uykularınızı
kaçırsın!) Evet, perişan milletimiz ve sizin gibi düşünen perişan
milletler için ızdırap içinde yatıp kalkma, ızdırapla inleyip durma,
öyle müthiş bir duâdır ki, bin rekat namaz kılsanız, hatta bu namazı
Ka’be’de eda etseniz bin defa tavafta bulunsanız, sonra da el açıp
yalvarsanız yine ızdırap duasının ve muzdaribin duasının seviyesini
tutturamazsınız. Evet ızdırapda ağzınızı açıp “ya Rabbî” demediniz ama,
ızdırabınız size uyumayı haram kıldı. Sabaha kadar fasılasız düşünüp
durdunuz. “Ah benim Türkistan’daki kardeşlerim, ah benim Afganistan’daki
kardeşlerim! Kimbilir yine hangi bacımın baş örtüsüne el uzatıldı?
Kimbilir nerede hangi anam, kıstırıldı ve ırzına tecavüz edilmek
istendi? Cumâbâlâ’daki kardeşlerim, Gümülcine’deki kardeşlerim,
Sofya’daki kardeşlerim, İskeçe’deki kardeşlerim!. Ve camilerin izi bile
kalmayan o koca sultanların camilerle donattığı Kavala’daki kardeşlerim!
Ve daha neredekiler neredekiler...”
Evet ızdırap öyle müthiş bir duâdır ki,
bu duâ Allah’a doğru teveccüh ederken, bütün gök ehli “amin” der.
Izdırap, mü’minin kıymetler üstü kıymete ulaştığı bir andır. Ve o an
mutlak duayla daha da verimleştirilmelidir. O ân ki, insanın şakakları
zonklar, kasıklarına sancı girer ve ellerini kasıklarına koyup ızdırapla
döner. Çünkü o anda din kardeşleriyle ve kendi gibi düşünenlerle
beraberdir. Zaten biz de, bunu gerçekleştirmek için varız. Bunu
yapamayacaksak bizim için yerin altı da birdir, üstü de birdir. Zilletle
yaşamaktansa; yani, benim insanımın, benim milletimin hakkına tecavüz
edilecek de benim elimden birşey gelmeyecekse bizim için yerin altı
yerin üstünden daha hayırlıdır.
Sahâbe de Bedir’e işte bu anlayışla
güle oynaya gelmişlerdi. Çünkü önlerinde Cennet vardı.. ebediyet vardı
ve Allah hoşnutluğu vardı. Melekler, o gün onların o tavırlarını öyle
beğenmişlerdi ki, onlar “Ehad! Ehad!” dedikçe âdetâ semâlar deliniyor ve
aşağıya tabur tabur melek iniyordu. Sanki daha Bedir başlamadan,
Bedir’in zaferini kutlamak ve o zafer adına bir şehrâyin, bir donanma
gecesi tertip etmek için melekler yeryüzüne iniyorlardı. Gören
görüyordu; başlarında beyaz sarıklar ve sırtlarında beyaz urbalar. Niçin
beyaz urbalar? Çünkü sahâbe Bedir’e gelirken beyaz urbalarla gelmişti.
Dillerinde parola, “Ehad! Ehad!” Evet, böyle karşılıyorlardı oraya
gelirken, ruhları gibi simsiyah elbiseler içinde gelen Mekke
müşriklerini ve kocamış küfür babalarını.
Bedir’e güle oynaya gelen Sahâbenin
biri, güle oynaya bir ağacın başına çıkmış hurma yiyordu. Allah
Resûlü’nün: “Bugün kim Allah’a îman ederek ve sevabını Allah (cc)’tan
bekleyerek burada savaşıp ölürse cennete girer” beşaretini duyunca
dakika fevt etmeden elindeki hurmaları savurdu ve: “Bunların eliyle
ölmekle cennete gireceksem, bu cana minnet” dedi, sonra da düşman
saflarına dalıverdi. O gün bu sahâbi Bedir’de muradına ermişti.”165
Esasen bu arzu, onların müşterek duygu ve düşünceleriydi. Onun için
oraya şevk u tarab içinde gelmişlerdi.. Bu, öyle önemli bir dinamiktir
ki hiçbir gücün bunu aşması mümkün değildir.. ve işte bu asker, bu ruh,
bu şuur içinde hazırlanmıştır. Böyle güle güle ölüme giden askerle savaş
edilmez! Çünkü o âdetâ elinde iki can taşıyor, yani dünyayı da ukbâyı da
hakir görüyor ve sadece “Allah” diyor, yollara düşüyor. Başa çıkılmaz bu
ihlas ve rıza topluluğuyla..
c. Sistemli Ordu
Bedir sayesinde çöl, aynı zamanda
sistemli bir ordu görüyordu. Bu ordu sayesinde çapulculuk tarihe
karışacak ve dünya bir yeni sistemle tanışacaktı. Zira, bu ordunun
başında, insanlığa sistem getiren, nizam getiren, âhenk getiren insan
vardı.
(Rahmân, 55/79) gibi âyetlerle, insana
bakan, onu anlatan bir sûrede üç defa mizanın, dengenin, âhengin
ehemmiyetini anlatan Allah (cc), mizan emrini, mizan disiplinini en
güzel şekilde temsil eden Hz. Muhammed Mustafa (sav)’yı bir mizan ve
denge insanı olarak, düzenli bir ordunun başında Bedr’e göndermesinden
daha tabii ne olabilirdi!
Keşif kolları vardı ve cahiliye bunu
bilmiyordu. Bu keşif kolları, doğrudan doğruya hayatın içinde, öylesine
pişmiş, yetişmiş kimselerdi ki, böyle ikinci bir kadro göstermek mümkün
değildi.
Bu keşif kolları, 20’ye yakın seferiyle
çölü didik didik etmiş ve sırf bir tatbikat olsun diye değil, doğrudan
doğruya hadiselerle boğuşa boğuşa yetişmişlerdi. Hasımları ile
karşılaşma, onlarla yüz yüze gelme.. açıktan açığa onlarla hesaplaşma ve
yer yer en mahrem noktalara kadar sokulma.. en has toplantı yerlerinde
velvele olup inleme.. evet, bütün bunların hepsi onları öyle yetiştirmiş
ve öyle bilemişti ki.. aynı eğitimden geçmeyen birinin onlarla baş
etmesi mümkün değildi. Düşman nerededir? Düşman haberlerini ulaştıran
ulaklar nerededir? Kervan nerededir? Yol emniyeti nasıl temin edilir?
Bütün bunları çok iyi biliyorlardı. İlk defa çölde, hatta belki de
insanlık tarihinde, böyle yıldırım hızı ile hareket eden keşif kolları
Hz. Muhammed (sav) sayesinde gün yüzüne çıktı. Nasıl mı? Bakın, askerlik
ve istihbaratla iştigal etmemiş o Zat, bir ordu tertip ve teşkil ediyor.
Yol emniyeti sağlanıyor. 200 km’lik bir mesafeyi yaya ve deve yürüyüşü
ile katediyor. Ve bununla beraber yolda herhangi bir engelle karşı
karşıya kalmıyor; çünkü O’nun o yıldırım timleri, o âna kadar çölü, 20
defa taramışlar “Rota şurasıdır, güvenli yol burasıdır-şurasıdır”
tesbitini yapmışlar ve bu sayede bir yabancı kuşa, kendilerine ters
bakan bir kartala dahi rastlamadan Bedr’e kadar emniyet içinde
gelmişlerdir. Ve bu çok önemli bir mes’eledir.
d. Kuyuların Bulunduğu Noktaya Doğru
Ordunun ârâm edeceği yer, Bedir
kuyularının başıdır. Düşman da orayı yakalamak isteyecektir. Düşman, iki
yüz atlısı ile, hızla oraya doğru gelmektedir. Ama, ferâset ve akıl
almaz hız, mü’minleri onların önüne geçirmiştir. O havalide Bedir, suyun
bulunduğu tek yerdir. Ve bu suyun başı müslümanlar tarafından
tutulmuştur. Böylece Kureyş, bir kere daha felç edilmiş oluyordu. Bu
esnada keşif kolları, kervan nerede, onu da iyi takip ediyorlar. Burada
işi hallederlerse, onun hakkından da gelmeyi düşünecekler; zira o
kervanda, Mekke’de bıraktıkları mallar var. Onu mutlaka istirdat
etmelidirler. İşin hukûkî gereği olarak mallarını, gasbedenlerin
ellerinden geriye almalıdırlar. Mü’minler, bu mülâhaza ile plânlar
yapıyorlardı ama, Allah (cc), başka bir şey murad etmişti. Küfür,
bütünüyle sindirilecek ve bir daha baş-kaldıramayacakdı.
Allah Resûlü, ordusunu, sağ-sol-merkez
birliklerine ayırmıştı.. ve bu, o güne kadar bilinen şeyler de değildi.
Bunlardan, merkez Muhâcirin ve Ensârın ileri gelenlerinden teşkil
edilmişti ki bunlar, Allah Resûlü’ne ölümüne biat etmiş kimselerdi. Tek
başlarına da kalsalar, verdikleri sözden dönmeleri mümkün değildi. İşte,
merkez kuvvetine böyle insanlar yerleştirilmişti.
Bu insanların başına da yine birçok
defa rüşdünü ispat etmiş Hz. Ali ve Sa’d b. Muaz (r.anhuma)
getiriliyordu. Bunlardan biri Muhacirinin, diğeri de Ensar’ın başına
getirilmişti.166
Hz. Ali ki, husûsî faziletle sahâbenin
en büyüğü idi. Umûmî fazilette ilk üç halifenin, ondan üstün olduğuna
dair umûmî kanaat ve ittifak vardır. Fakat husûsî durumu, Allah
Resûlü’ne cibillî yakınlığı, o haneye ait bazı esrara vukûfiyeti, Allah
Resûlü’nün neslinin ondan devam etmesi ve bütün evliyanın sertâcı,
ibtihâcı olması.. evet bütün bu durumlarda, onun bir eşi daha yoktu.
Yedi yaşında müslüman olmuştu. Küfrün tozu toprağı onun eteklerine asla
bulaşmamıştı. 9 yaşlarındaydı ki, Allah Resûlü, Kureyş’in ileri
gelenlerine: “Bana içinizde yardımcı olacak kim var?” dediğinde elindeki
su testisini bırakıp, eliyle göğsüne vuran ve:“Ben varım ya Resûlallah”
sözleriyle kükreyen bir yiğitti167. Yaşı 17’ye ulaştığında ve Allah
Resûlü hicret edeceği zaman ona, kendi yerine yatmayı, yani ölmeyi
teklif etmişti.. etmişti de bu çiçeği burnunda delikanlı, bu teklifi
cennete dâ’vet gibi, sevinerek kabul etmişti168. Evet, Hz. Ali,
hayatında hiç tereddüt soluklamamış bir insandı ve bu koçyiğit, Bedir’de
Muhacirîn’in başında bulunuyordu. İsabetine kurban olayım. Allah Resûlü
nasıl da adam seçmesini biliyordu!
Sad b. Muâz (ra)’a gelince, o da ayrı
bir fazilet âbidesiydi. Sadâkatı herkesçe müsellemdi. Ve daha sonra
aldığı yara sebebiyle ölüm yatağına düşünce, söylediği sözler, bunun en
güzel şahidiydi. O gün şöyle demişti: “Allahım, eğer Senin uğrunda bir
savaşa daha iştirak edeceksem beni yaşat. Yoksa beni hemen huzuruna
al.”169 Ve o hastalığında vefat etmişti. Cenazesi teşyi’ edilirken,
Allah Resûlü, parmaklarının ucuna basa basa yürüyordu. “Niye ya
Resûlallah?” diye soranlara da: “Bütün gök ehli, bu cenazeyi teşyi’ için
indi, yere basmaya utanıyorum” cevabını veriyordu170. Bu ne seçme, bu ne
yerinde intihapdır!
Ve, işte bunlar, merkezi tutuyorlardı.
Kumandan, zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü tercih edecek insan
olursa, asker kaçar mı? Onun, kellesini verdiği yerde asker vermez mi?
Zaten, asker de şehitlik arayarak gelmişti oraya kadar! Allah Resulü de
bu merkezin içinde yani bu etten kemikten kalede muhât bulunuyordu.
O’nun kılına bile dokundurmazlardı vallahi! Çevresindeki bu ölüm idealli
insanlar, bütünüyle bertaraf edilmeden O’na ulaşmak mümkün değildi.
İşte O, böyle bir merkezin başında
bulunuyordu. Merkezin umûmî bayrağını Mus’ab bin Umeyr taşıyor171. Bu ne
müthiş manzara, bu nasıl seçmedir! (Uhud’da inen bir kılıç, sağ kolunu
götürüyor, sancağı sol eliyle tutuyor. Bir kılıç da o kolunu götürünce,
“Allah Resûlü’ne karşı, tek kalkanım kaldı, vur bir de boynuma vur”
diyen ukbaya göre programlanmış bir ruh172, Mus’ab (ra), elinde bembeyaz
bayrakla merkezde duruyor. Sağ cenah, sol cenah güzelce tabiyelenmiş ve
az ilerde öncü kuvvetler yerlerini almış emir bekliyorlar. Arkadan da
redif takımlar geliyor. Başlarında Kays İbn-i Ebî Sa’d (ra).. teker
teker tırnaklarını sökseniz “of” demeyecek kadar mukavim ve kararlı bir
insan...
Öyle bir sistemle geliniyor ki o güne
kadar, o günün erkan-ı harpleri, böylesini ne görmüşler, ne de
biliyorlar! Zaten Kureyş’in belini kıran hususlar da işte bunlardı..
Allah Resûlü’nün, oraya değişik bir sistemle gelmesi, daha baştan
onların köhne sistemlerinin hiçbir işe yaramadığını ilan ediyordu. Allah
Resûlü, farklı bir sistemle; onlar ise, darmadağınıklık ve eski usullere
mukayyet idiler. Ayrıca Allah Resûlü, ordusunun içinde bulunuyordu ki,
bu da müslümanlar için ayrı bir güç, ayrı bir dinamizm kaynağıydı.
Zaten: “Ölürsek beraber ölürüz. Kanım kanınızın; canım da canınızın
önündedir” demişlerdi. İmamın, raiyetine emniyet ve güven telkin etmesi
çok önemlidir. Ve Allah Resûlü bunu en iyi şekilde yapmıştı: “Canım
canınızın önünde; kanım kanınızın önünde, size ilişirlerse Bana ilişmiş
sayılırlar!” demişti.. diyordu ve bu sözler onların kulaklarında
çınlarken, O da, onların aralarında dolaşıyor ve aralarında yürüyordu.
Zaten oraya kadar develere nöbetleşe binerek gelmişlerdi. (Canım çıksın,
keşke ayağını başımıza bassaydı) iki kişi de, O’nun bindiği deveye
binerek oraya ulaşmışdı. Bu zatlar fevkalâde üzülüyor ve: “Senin namına
biz yürüyebiliriz, Sen bin” diyorlardı; ama, Allah Resûlü, onlara şöyle
cevap veriyordu:“Siz kuvvet bakımından Benden daha kavî değilsiniz. Ecr
ü sevaba ihtiyaç bakımından da ben, sizden daha müstağni değilim.”173
Evet bunu zaman ve mekanın Efendisi söylüyordu: “Siz benden daha kavî
değilsiniz. Ecr ü sevaba ve cennet ihtiyacına karşı Ben de sizden daha
müstağni değilim.” Bu Emirler Emiri, öyle insanlar içinde, insanlardan
bir insan olmuşdu ki, onlarla oturup kalkıyor ve yanlarından hiç
ayrılmıyordu. Onlarla aynı sofraya oturuyor, aynı yemeğe kaşık çalıyor
ve aynı yeri paylaşıyordu.
Eşitlik ve müsâvât, Fransız
ihtilalinden beri insanların dillerine pelesenk ettikleri bir kelime.
Acaba o günden beri eşitlik denen, müsâvât denen şeyi hiç gören var
mı?!. Onu sadece Saâdet Asrı’nın insanı tanıdı hem de Hz. Muhammed
Mustafa (sav) vasıtası ile. Hayatının en sıkıntılı döneminde, gökler
bütün kapılarını O’na açtı ve O’nu bağrına bastı. Evet O, Mi’râca çıktı,
cennet hurileri teşrifatçı gibi yollara döküldü, melekler başlarını
kaldırım taşları gibi ayaklarının altına koydular ve Nizamî’nin dediği
gibi: “Yarım hilal, atının ayakları altında nal haline geldi.” Cennet:
“Kal, gitme!” dedi; fakat O, yine de dönüp insanların arasına geldi.
Büyük velî Abdu’l-Kuddüs bu hadiseyi zikreder ve yeminle şöyle der: “Hz.
Muhammed (sav), kimsenin, ulaşamadığı yerlere ulaştı, Allah’a yemin
ediyorum ki, ben oralara çıksa idim bir daha geriye dönmezdim.” Ve bunu
bir başka velî değerlendiriyor: “İşte nebî ile velî arasındaki aşılmaz,
büyük mesafe.” Nasıl aşacaksın ki O, Hz. Muhammed Mustafa (sav)’dır.
Evet O, Allah katında bu durumda, görüldüğü gibi, kendisini insanlardan
bir insan saymakta ve her halinde insanlarla beraber olmaktadır.
İnsanlık, müsâvâtı O’nunla gördü. Ve bir gün bulacaksa yine O’nunla
bulacaktır. Bu beklenti, hukukun kendi özünden kaynaklanıp gelişen
kaçınılmaz bir realitedir. Ve işte çöl, bu orduyu, çok önemli bu yanıyla
da görüyor. Çöl için bu büyük şeref.. o gün çölün etekleri mücevherlerle
doluyor ve bu çöl o gün cennet bahçeleri kadar izzet ve şerefe
ulaşıyordu.
Allah Resulü, orduyu bizzat kendisi
tanzim edip mevzilerine yerleştirdi. Ardından merkezde büyükçe bir kuyu
kazdırdı. Bu kuyuya, harp müddetince yetecek kadar su dolduruldu. Daha
sonra da diğer kuyuların hepsi körletildi.174 Düşman kuyulara güvenip,
hazırlıksız gelecek ve kuyuların durumunu görünce de tamamen kolu-kanadı
kırılacaktı ve öyle de oldu..
Ordunun tanzim şekli mükemmel olduğu
gibi, hareket tarzı da fevkaladeydi. Askerler, nerede ok, nerede mızrak
ve nerede kılıç kullanacaklarını çok iyi biliyorlardı. Sağ cenah ne
zaman, sol cenah ne zaman harekete geçecek, arka kuvvetler ne zaman
müdahalede bulunacaklar, hepsi zamanlama açısından çok güzel
ayarlanmıştı.
Hele Efendimiz’in kendi otağını kurduğu
yer, o kadar üstün bir ferâsetle seçilmişti ki, en büyük erkan-ı harp
-ki bu O’ydu- ancak bu kadar isabetli bir yer seçebilirdi. Bütünüyle
harp sahasına hakim bir yere otağını kurdurdu. Sağ cenah, sol cenah,
arka kuvvet, olduğu gibi görünüyordu. Ayrıca göndereceği haberler ve
askerlere ulaşması gereken taktikler anında duyurulabilecekti. Artık,
her şey tamam, az sonra harp başlayacak.. ve müşriklerin o musallah
kuvveti karşısında, 5-10 şehitle, kendilerinden 3-4 kat daha fazla
düşmanı hâk ile yeksân edip geçecek. Daha öncede işaret edildiği gibi,
Efendimiz o gün askerlerine parola da vermişti. Herkes “Allah bir”
ma’nâsına “Ehad! Ehad!” diyecekti. Ehad, Allah (cc)’ın ismidir. Allah (cc)’tan
başkasına “Ehad” denmez. Ehad zatında birdir , tevhid-i ulûhiyet ve
tevhid-i rubûbiyeti ifade eden bu mübarek sûrede: “De ki Allah birdir”
(İhlâs, 112/1) denilmektedir. O, öyle birdir ki, ikincisi yoktur.
“Vahid” in ikincisi, “İsneyn” dir. Ama “Ehad” in ikincisi yoktur. Ehad,
rakamlar içinde tektir. İkincisi, üçüncüsü olmaz. Yani Allah isneyniyeti
muhal birdir. O gün parola “Ehad! Ehad!”dır. Ve onlar “Ehad! Ehad!”
dedikçe, sanki verâların verâsından bir ses onlara; “Lebbeyk kullarım!”
demektedir. “Ehad” isminin parola olarak seçilişinde bir hikmeti bu ise;
İkincisi de parola, Mekkeli tarafından
o güne kadar bilinmeyen bir hususdu. Mü’minler bu sayede hem
birbirleriyle irtibat sağlıyor, hem de hep bir ağızdan ve tek ses
halinde, öyle gür bir sedâ çıkarıyorlardı ki müşriklerin kalbi korkuyla
çarpıyordu. Zaten hepsinin üzerinde kefen bezleri gibi beyaz elbiseler,
onlara ayrı bir dehşet salıyordu. Hak cephesi ise “Ölümü hangi köşede
yakalayabiliriz”, düşüncesi içinde idi-ler. Evet, mü’minler sadece bunun
hesabını yapıyorlardı.
e. İlk Mübareze
Genel tanzim mahfuz, teker teker her
strateji için anında kararlar veriliyor ve Allah Resûlü tarafından
tatbike sunuluyor ve bunlarda hiçbir falso olmuyordu. Önce üç mübâriz
çıkardı Allah Resûlü. Ensardan olan bu üç mübâriz, çok önemli
kimselerdi. Ölüme susamış ve durmadan şehâdet arayan bu insanlar, değil
o anda karşılarına çıkacak müşriklerle, Herküllerle, Gılgamışlarla bile
savaşabilirlerdi. Fakat Kureyşliler gururla: “Biz Medine’nin
rençberleriyle, çobanlarıyla savaşmayız” deyip kendilerini helâk edecek
kibre sığındılar. Allah Resûlü’nün beklediği de buydu. Bilemeyiz, belki
taktiği de oydu. Bunu siyer yazmıyor ama, zihninde hazırlamış olduğunda
şübhe yok. O, ‚“Kalk yâ Hamza!” “Kalk yâ Ubeyde!” “Kalk yâ Ali!”
diyecektir. Bu ordular kadar büyük üç insanın, ikisi amca çocuğu birisi
de amcası. Ölüme ilk gönderdiği insanlar kendisine neseben en yakın
olanlar!.. Karşı taraftan da üç mübariz çıkmıştır: Utbe, Şeybe ve
Utbe’nin oğlu Velid. Ve düşman son şokla karşı karşıyadır. Bu en güçlü
kabile reisi, iki kardeş ve oğulları Bedr’in ortasında kılıçtan
geçirilince, düşmanda moral kalmayacak ve bozguna sürükleneceklerdi.. ve
mübâreze esnasında öyle de oldu. Karşı tarafın üç mübârizi de, birer
bozgun imzası gibi Bedr’in ortasında cansız yatıyorlardı. Müslümanlar
şehid namzedi Ubeyde’yi, moral bozma mevkiinden alıp, amcazadesi Cennet
Rehberinin huzuruna getirmişlerdi175. Düşmanın morali bozulmuş;
dövüşmeden daha çok dövünüyor.. harp edeceğine çapulculuk yapıyordu. Bir
kere, aralarında Utbe’nin, Şeybe’nin ve Velid’in gayretiyle harekete
geçen insanlar vardı.. bunların ölmesi, diğerlerini paniğe ve öfkeye
sevketmişti.
Hedefler
farklıydı
Her ağızdan bir ses çıkmaya başlamış..
ve orduda ahenk tamamen bozulmuştu.. bu ise onları, müslümanların ok ve
mızraklarına, sonra da kılıçlarına hedef olmaya doğru sürüklüyordu.
Allah Resûlü, onlara, şuûrlarını alt üst edecek şekilde öyle bir darbe
vurdu ki, şaşkın şaşkın sağa-sola koşuyor ve ne yapacaklarını
bilemiyorlardı.. zaten, oraya gelirken de bir mefkûreleri yoktu. Kitle
ruh haleti değerlendirilmiş ve kinin, nefretin, öfkenin önünde sürüklene
sürüklene oraya gelmişlerdi. Allah Resûlü ise Bedr’e, yüksek bir
mefkûre, yüksek bir gâyeyi takiben gelmişti: İ’lâyı Kelimetullah. Evet,
mefkûre çok önemlidir. Ebu Cehil’in, Şeybe’nin, Utbe’nin, İbni Ebi
Muayt’ın, Umeyye İbn-i Halef’in, niçin savaştıkları belli değildi. Onlar
bir hınçla orada insan öldürmeye gelmişlerdi. Yapacakları bu şeyle
Kâ’be’nin izzeti yükselmeyecek, çevrelerindeki insanlar arasında
itibarları artmayacaktı. Eskiye göre hiçbir kazançları yoktu.. olamazdı
da, zira oraya bir kinle, bir nefretle, bir gayzla gelmişlerdi.
Müminler ise, yüksek bir gâyeyi
tahakkuk ettirmek için oradaydılar: Evet, Allah (cc)’ın yüce adını,
cihanın dört bir yanında bayraklaştırma düşüncesi, onların varlık
gayesiydi. Herkesin kalbi bu duygu ile atıyordu ve böyle bir da’va için
ölünse idi değerdi. Çünkü Allah (cc) için ölüyorlardı. Allah (cc) için
ölünce de gidip Allah (cc)’a ulaşacaklardı. Allah (cc)’ı bulan, hiçbir
şey kaybetmemiş, aksine pek çok şey kazanmıştır. İşte her mü’min, böyle
bir düşünce ve böyle bir mefkûre ile savaşıyor ve bu mefkûre ile hayatı
istihkâr edip hafife alabiliyordu. Karşı taraf ise, hayatı en önemli şey
sayıyor ve âdetâ yaşamak için yaşıyordu. Şayet Bedir, onlar için zafer
olsaydı, Ebu Cehil yemin etmişti: İçki içecek, kadın oynatacak ve
eğlenecekdi176. Oysa müslümanlar orada namaz kıldı, duâ etti, Allah (cc)’a
kurbiyyet yollarını araştırdılar. İşte iki topluluk arasındaki fark,
biri âdeta semalarda ve huzur içinde, diğeri ise çukurların en derininde
ve ızdırapla kıvrım kıvrım.
f) Ümmetin Fir’avnu Yıkılıyor
Abdurrahman bin Avf (ra) anlatıyor:
“Bedr’in tam kızıştığı andı. Allah Resûlü’nün bir avuç kum alıp düşmanın
yüzüne saçtığı ve “Yüzleri kararsın” buyurduğu anda âdeta kelle
alınıyor, kelle veriliyor ve her şey kelleler üzerinde dönüyordu. Tam o
sırada yanıma sülün gibi iki delikanlı süzülüverdi. Belki de, boyları
tutsun diye, Bedr’e gelirken parmaklarının uçlarına dikilenlerdi. 15-16
yaşında iki delikanlı.. biri, sağımdan sokuldu ve bana şöyle dedi; ‘Bana
Ebu Cehl’i gösterir misin amcacığım.’ Sordum: ‘Ne yapacaksın?’ Cevap
verdi: ‘Allah (cc)’a söz verdim. Allah Resûlü’nün bu düşmanını görürsem
öldüreceğim.’ (Şimdiye kadar îmanın, îman nurunun önünü engelleyen,
Kur’ân nurunun neşredilmesine mânî olan bu karanlık ruhu, yemin ettim,
vallahi görürsem öldüreceğim.) Öbürü ondan saklıyordu durumunu, sol
kulağıma eğildi, O da ‘Amca! Bana Ebu Cehl’i gösterir misin?’ diye
soruyordu. Ona da aynı soruyu sordum, ondan da aynı cevabı aldım.
Derken, bir aralık Ebu Cehl’i gördüm.. Parmağımla işaret ettim.. Elimi
daha indirmemiştim ki, bir küheylân gibi Ebu Cehl’in yanında
bitivermişlerdi.. az sonra da, birkaç kılıç darbesi ile onu yere
indirmişlerdi.” İçlerinden biri ciddi yaralanmıştı. Koca yiğit
yaralanmıştı ama, insanlık tarihinde küfrü temsil edenlerden biri ve
Allah Resûlü’nün “Bu ümmetin Fir’avunudur” dediği en büyük kâfir de
yıkılmıştı177. Bu yiğitler, Avf İbni Haris, Muavviz İbni Haris ki, iki
kardeşti. Daha net tanımak isterseniz, bunlar, Uhud vak’asında,
oğullarını, kocasını, kardeşini şehit verdikten sonra, Allah Resûlü’nün
cübbesine dudaklarını koyup da “Senden sonra bütün musibetler çok
hafiftir.” diyen Sümeyra (r.anha)’nın oğullarıydı178. Ana oydu, oğullar
da bunlar.. Bir cehalet tepesini aşmış, öbür tarafa geçmişlerdi. Uhud’da
umduklarını bulmuş ve Allah (cc)’a gidip ulaşmışlardı. Aslında onlar,
Bedr’e gelirken de işte bu yüksek ideâlle gelmişlerdi. Sözün özü: Allah
Resûlü kendisine bütün bir hayat boyu kötülük yapan, insanlığa, hakikata,
ilme ve irfana, bunlardan öte îman ve İslâm’a karşı tavır alan işte bu
küfür yobazlarına karşı ilân-ı harp ediyor ve onlarla hesaplaşıyordu.
Ama, hesaplaşmada, son sözü söyleyeceği âna kadar, adımlarını öyle
isabetli, öyle dengeli atıyordu ki, ne bir arıza, ne bir kusur, ne bir
falso ne de fiyasko. Sanki Bedr’e 50 defa gidilmiş; düşmanla 50 defa
karşılaşılmış ve sanki o tatbikat, o stratejiler 50 defa tatbik edilmiş
gibiydi. Evet hiçbir yanlışlık yapılmamıştı. Gül bahçesinde yürüyor gibi
oraya kadar gelinmiş.. Allah (cc)’ın inayet ve keremiyle de zaferyâb
olunmuştu.
Zafer, ayrı bir zaferi doğurur. Zira;
salih daire içine girilmiştir. (Bu tabir, bazıları tarafından
yadırganabilir. Herkesçe bilinen “fasit daire” tabiridir. -Şimdi de ona,
kısır döngü di-yorlar.- İsterseniz, biz de bunun zıddına olarak, “salih
daire”ye “velûd döngü” diyelim..) Salih daire, iyiliğin iyilik
doğurması, fâsit daire ise, kötülüğün kötülük doğurmasıdır. Yaptığımız
bir yanlışlık, karşımıza değişik komplikasyonlar ve yeni yanlışlıklar,
çıkaracak, o da bir başka komplikasyon, bir başka yanlışlık, o da daha
bir başka komplikasyon, başka yanlışlık.. derken sürüp gidecek. Evet,
silâhlar çok iyi hazırlanmış, iyi tabyelenmiş ise, karşınıza hep iyi
şeyler çıkaracaktır. “İyilikler, yine iyi şeyler doğurur” hikmeti, Allah
Resûlü’nün ifadesidir179. Bedir zaferi, bir iyiliktir. Ruhta, gönülde,
düşüncede iz bırakacak müthiş bir iyilik ve bir hayırdır. Bu yolda, can
pazarında canını pazara çıkarıp mücadele edenlerin, Allah (cc), önlerine
bin hayır yolunu birden açtı. Sanki onlara: “İstediğinizden yürüyün.
Yürüdüğünüz her yoldan zafere gideceksiniz” diyordu ve öyle de oldu.
g. ...Ve Hezimet
Müşrikler, yedikleri bu darbeyle, artık
belleri kırılmış ve Allah Resulü, her an âdeta bir balyoz gibi
tepelerinde idi. Uzun zaman bu korku onlara yetti. Eğer, bazı Ebu Cehil
taraftarları, yoğun bir tahrik ve propagandaya girmemiş olsalardı,
Uhud’da müslümanların karşısına çıkmaya hiç kimsenin ne cesareti ne de
isteği vardı. Kureyş’in Uhud hareketi, bir intikam, bir hınç çıkışıydı.
“Ya devlet başa ya kuzgun leşe.” “Ne olursa olsun bunlarla bir kere daha
savaşalım” diyorlardı. Hind’in Ebu Süfyan’ı tahrikleri, bunun en çarpıcı
örneğidir. O, şöyle diyordu: “Benim babam öldü, amcam öldü, kardeşim
Velid öldü. Sen böyle avrat gibi içeride oturuyorsun; bir avratla
beraber oturacağıma, gider annemle otururum.” Kadınlar, her gün ağlıyor,
elbiselerini yırtıyor, avurtlarına bıçak atıyor, yüzlerinden kan
akıtıyor ve erkekleri tahrik ediyorlardı. Bir senelik bu tahrik, gözü
dönmüş bir sürü müşriki tahrik etti ve Uhud’da müslümanların karşısına
çıktılar. O fasla ayrıca döneceğiz.
Evet, Allah Resulü, Bedir’de öyle bir
balyoz indirmişdi ki kafalarına, bir daha müslümanlarla karşılaşmayı hiç
mi hiç düşünmüyorlardı ama, içlerinde öyle bir kin, bir nefret hasıl
olmuştu ki, hiçbir şey onu yatıştıramıyordu. Vakıa, Allah Resulü,
Bedr’in sonunda onlara bir cemilede bulunmuş, onların kırılan
gururlarını, rencide edilen onurlarını tamir etmek istemişti. Meselâ;
bütün esirler, zincirler içinde Allah Resulü’nün huzuruna getirildiğinde
o güne kadar Müslümanlara kötülük yapmış bu insanların hepsi kılıçtan
geçirilebilirdi. Oysaki, Efendimiz, o derin şefkatiyle bunları affetmeyi
yeğlemiş ve “Bunları bağışlayalım” demiştir. Vakıa Cenâb-ı Hakk,
esirlerin bağışlanmasındansa, bedelle bırakılmalarını tavsiye edecekti;
ama, Resulullah’ın tavrı böyle incelerden inceydi. O gün bir kısım
esirler de okuma-yazma bilmeyen on Medineliye okuma-yazma öğretip
salıverileceklerdi. Allah Resulü’nün bu davranışı da neticesiz
kalmayacaktı..
h. Esirlerin Bağışlanmasındaki Hedefler
Evet, bu bir cemileydi.. Bir kere, ölüm
bekleyen bu insanlara fidye teklifi, onları seve seve fidye vermeye
sevketmişti. Zaten verdikleri; bir zaman müslümanların Mekke’de kalan
mallarından alıp-çaldıkları şeylerin karşılığıydı.
İkincisi: O güne kadar Medine’de,
okuma-yazma oranı çok düşüktü. Halbuki bu insanlar, ilmin ve dinin
neşrine namzettiler. Onun için okuma-yazma öğrenmeye herkesten daha çok
ihtiyaçları vardı. Ayrıca, Mekkeli ile Medineli arasındaki kültür farkı,
bu sayede Medinelilerin lehine değişecekti.
Üçüncüsü: Medine’de okuma-yazma
öğretmek için kalan bu insanlar, İslâmiyeti yakından görüp inceleme
fırsatını bulacaklardı.. ve Mekke’ye döndüklerinde de, hepsi, Allah
Resûlü adına, kendi hanelerini fethedebileceklerdi. Zira, Allah Resûlü,
o müthiş civanmertliğiyle onların hepsinin gönlüne girmiş sayılırdı.
Düşünün ki, Ebu Cehl’in kardeşi İbn-i
Hişâm, müslüman olacağı güne kadar, bir daha Allah Resulü’ne karşı
hiçbir muharebeye iştirak etmedi. O, Efendimiz’den öyle bir mürüvvet ve
insanlık görmüştü ki, artık O’nun karşısına çıkmaktan utanıyordu. Ve bu
durum, hemen hepsinde müşterek bir duyguydu.
Dördüncüsü: Bu esirlerin yakınları ve
akrabaları, hergün hayatlarından endişe edip durdukları bu insanları,
kıllarına dahi dokunulmadan birden bire karşılarında görünce, onların
gönüllerinde de ılık bir muhabbet havası esmeye başlamıştı. Çünkü,
kendileri Müslümanlara neler yapmış ve neler yapmak istemişlerdi ama,
işte O, şimdi küfür babalarına böyle davranıyordu. Bir Mekkeli bunu
kendi öz evladına dahi göstermemişti ve gösteremezdi de. Bu
civanmertlik, hem Mekkelileri, hem de civardaki müttefikleri iyiden
iyiye büyülemiş ve eritmişti. Gönüller öyle fethedilmişti ki, eğer
Bedir’den sonra, Ebu Cehil kalsaydı, Benî Mahzûm’da Ebu Cehil hanesinde
kafir olarak sadece o kalacaktı. Zira o hane içinde bile herkesin sinesi
yumuşayıvermişti. Beni Ümeyye’nin sert siması Ebu Süfyan bile, artık
yumuşak davranıyordu. Hind gibi, babasını, amcasını ve kardeşini
kaybetmiş bir hanımı olmasına rağmen, bu akıllı ve zeki adam Uhud’da
kararlaştırılan ikinci Bedr’e çıkmamıştı. Eğer bir yumuşama söz konusu
olmasaydı, daha ciddi kötülükler söz konusu olabilirdi.
Evet, Allah Resûlü, Bedir’le bir salih
yola girmiş bulunuyordu. Zira o gün, zalim zalimdi. Hakim olduğu
kuvvetin hakkını edâ etme noktasını yakaladığı zaman, beyinleri eziyor,
ciğerleri de dişleri arasında çiğniyordu. Nitekim böyle bir fırsatı
yakaladığı zaman Hind, Hz. Hamza (ra)’nın ciğerlerini yamyam gibi
çiğnemişti180. Fırsat bulsaydı Bedir’de de aynı şeyi yapardı. Ama
müslümanın eline böyle bir fırsat geçince, müslümanca davranıyor ve
yüksek insanlık örnekleri veriyordu. Herkesin, nefret ve antipati
toplayacağı bir yerde o sempati topluyordu. Bu, bir Hz. Muhammed (sav)
fetânetiydi. Ve biz zaten cephelerde O’nun iyi bir erkanı harp olmasını
yine bu fetânetinin bir buudu olarak ele alıyoruz.
ı. Zaferi Getiren Sebepler
Sebepler açısından, Allah Resûlü’nün
Bedir zaferini, şu sebeplerle irtibatlandırıp inceleyebiliriz: Bir kere
Allah Resûlü, askerlik adına çok iyi tabyelenmişti. Tek kumandanın emri
altında, beraber ve müşterek hareket eden, tek ağıza bakan, tek komutla
harekete geçen bir orduyla Bedr’e gelmişti. Bu orduda, fevkalâde bir
moral ve müthiş bir îman gücü vardı. Bu îman gücüyle, Cennet yamaçlarını
açıkça dünyada bile görüyorlardı. Hatta bu asker, Bedr’in tepelerinde
gezerken, adımını, cennetin yamacına mı atıyor, yoksa Bedr’in yamacına
mı, bunun farkında değillerdi. Bedr’e işte böyle bir îman ve moral
gücüyle gelinmişdi. Ayrıca, bu askerlerin hepsi de emre itaatteki
inceliği kavrama şuuruyla dopdoluydular. Bazılarının kelleleri gitse
bile, bu şehidlerin yanındaki insan, emir almadan o mevzuda birşey
yapmayacaktı. Herkes, Allah Resûlü’nün emirlerine kulak kesilecek ve
dikkat edecekti. Evet, emrin bir merkezden çıkması, muharebenin gelişme
seyri içinde çok önemlidir. Bunun için Allah Resûlü gerekli olan şeyi
yapmış ve bu merkezî otoriteyi çok sağlam bir blokaj üzerine oturtmuştu.
Ayrıca, çok mükemmel bir haber ağı kurmuştu. Otağını kurduğu yerden her
tarafı rahatlıkla gözetliyor.. yer yer iniyor, askerlerinin arasında
dolaşıyor.. ve cephede kendine göre gevşeklik gördüğü yerlerde bizzat
bulunuyordu ki bunu Hz. Ali (ra),
Ama, hele bir O’na dokunmaya görsünler,
etten kemikten bu kaleye toslar ve dağılır giderlerdi. Evet O, hep
onların arasında bulunuyor ve onlara moral veriyordu. Aralarında geziyor
ve: “Allah (cc) sizinle beraberdir ve sizi teyid edecektir” diyordu. Bu
moral gücüyle, bu itaat ve inkıyat anlayışıyla herkes dimdikti. Cennete
gidiyor gibiydiler.
Zaten, o günün şartlarına göre tam bir
askerî düzen vardı. İyi tabyelenme, sağ cenah nedir, sol cenah nedir,
merkez nedir, merkez kuvveti nedir, ihtiyat kuvveti nedir? Bunlara
verilecek cevap, askerliğin tâ kendisidir. Ve o gün, Allah Resulü, bütün
bu unsurları yerli yerince yönlendirmiş bir askerdi. Mesela; askerlik
itaattir; bütün acemi eğitimi süresince askeri itaata alıştırırlar.
Evet, emre itaatteki incelik çok önemlidir. “Yat!” yatacaksın, “kalk!”
kalkacaksın. Allah Resulü, askerlerini oraya gelinceye kadar zaten
itaata alıştırmıştı. Orada da komutan otağı hümâyunu Bedr’in bir
tepesine yerleştirmiş her şeyi oradan gözetliyordu. O, emir veriyor ve
onlar da emre itaat ediyorlardı. Zaten, askerini oraya kadar, öyle bir
îmanla yetiştirmiş ki, âdeta bu savaş, hayatı istihkar edenlerle, hayata
talip olanlar arasında yapılmaktaydı. Birileri, gül bahçesinden gül
koparmak istiyor, öbürü de kanını döküp gül büyütmek, gül yetiştirmek
istiyor. Biri: “Hayatın şu yükünü sırtımda taşıdığım yeter, açılsa da
cennet kapıları girsem ve onun yasemenliklerinde reftâre yürüsem.” Öbürü
de: “Ah bir sapasağlam geriye dönebilsem, bir içki içsem, bir
rakkâselere raksettirsem ve hayattan kâm alsam” diyordu.. evet, burada,
hayatı istihkar edenlerle hayatın kulları savaşıyordu. Bu, cemaat
karşısında, darmadağınık yığınların savaşıydı.. ve savaşın neticesi daha
baştan belliydi. Çünkü burada nizamla nizamsızlık savaşıyordu.
Arzettiğim gibi, ordunun içinde bir gedik açılır, ya da bir yerde bir
diş kırılır veya bir yaralanma olursa, Allah Resulü, hemen orayı takviye
buyurur ve askerler, Allah Resulü’nü önlerinde görünce daha bir
civanmerdâne savaşırlar ve o gedik hemen kapanıverirdi. Zaten sürekli
taktik farklılığı kudsilerin en belirgin vasfı. Öyle ki Bedr’e gelirken
de, çok farklı taktikle gelinmişti. O bunları çok fazla yazıya da
dökmüyordu; Zira yazıya dökülen taktiklerin, karşı tarafça elde edilmesi
her zaman muhtemeldi. Allah Resulü, kafasında olanları öyle plânlıyordu
ki, en hassas ölçüleri dahi nazardan kaçırmıyor-du. Bugün, haritalar
üzerinde yazılıp çizilen.. ve taslak plân-larla ancak ifadesi mümkün
olan manevraları O, hep kafasında kuruyor, ânı ve zamanı gelince de,
kafasında kurup plânladığı hususları takbik ediyordu. Bedr’e öyle bir
strateji ile gelmişdi ki, düşman düşünüyor, taşınıyor, 50 tane casus
gönderiyor ve bir şey koparamıyordu. Harbin sonuna kadar, Allah Resulü
nasıl hareket edecek, ne yapacak, nasıl davranacak, sırdaşları ve has
kumandanları müstesna kimsenin bundan haberi yoktu. Oysa ki, düşman hep
karambole savaşıyordu. Allah Resulü’nün ordusu ise, gözü açık, nereye ok
atacak, mızrağı nereye salacak her hususda bilerek hareket ediyordu.
Evet, strateji çok önemlidir.. Ve ben; günümüze ait bazı hususlar
istisna edilecek olursa, bunca ilerlemiş olmamıza rağmen henüz bu
seviyede bir stratejiye vâkıf olduğumuz kanaatinde değilim!
i. Cepheden Ayrılma Mü’minin İşi Değildir
Önemli bir diğer husus da, kendisinden
emir geleceği âna kadar fertlerin, hissî hareket etmemeleri ve ölesiye
oldukları yerde kalmalarıydı. Hatta bozgun mukadder olsa bile, “Kuzgun
leşe” deyip yerlerinden ayrılmamalarıydı. Zaten, Kur’ân da onlara: “Ey
îman edenler! Savaş için ilerlerken, inkâr edenlerle toplu halde
karşılaştığınızda, onlara arkanızı dönüp kaçmayın” (Enfal, 8/15) demiyor
muydu?
Bir tek kişi bile kalınsa
kaçılmayacaktı. Ben, ne zaman Viyana bozgununu hatırlasam, yüreğim
sızlar ve kendi kendime şöyle derim: Keşke, Merzifonlu’nun
etrafındakiler, son neferine kadar orada ölseydi de hiçbirisi
kaçmasaydı. Kimbilir belki de orada idbâr, ikbâle dönebilirdi. “Kızıl
elma” tarih boyunca alınamadı; belki de alınabilirdi. Ama, hayat tatlı
görülünce ve ölüm de endişe edilen bir husus haline getirilince, hatta
cennet ve îman, mü’minin nazarında ikinci, üçüncü mesele haline gelince;
dahası dünya, mü’minin gözünde büyüyünce Allah (cc), mü’minin mehâbetini
aldı.. mü’min, mehâbetsiz kalınca da kafir gelip galebe çaldı. Artık,
mü’mini görseler dahi ondan korkmuyorlar, gözünün içine baka baka onu
aldatıyor ve onunla alay ediyorlar.
Mü’mine, harp meydanından kaçmak
yakışmaz. O, orada doğranabilir ama, yine kaçmaz. Tarih bunun binlerce
misaliyle doludur. Ve hepsi de bu civanmertliği ve gözüpekliği âdeta
Bedr’in arslanlarından öğrenmişlerdir. Bu savaş, ileride geleceklere de
örnek olması bakımından çok önemlidir.
Yermük’te 20 bin kahraman, 200 bin
Bizanslıya karşı savaşmıştı. O da Bedir gibidir. Tabii ki bu zafer aynı
ruh ve şuûru, paylaşan insanların omuzunda bayraklaşmıştı. Düşünün ki o
gün, Yermük’te, binlercesi gibi oldukça farklı bir kahraman daha vardır.
Adı, Kabbas b. Eşyem... Öğle vakti ayağı bir kılıç darbesiyle kopar da
bundan hiç haberi olmaz. İkindi vaktine doğru, zafer mü’minlerin lehinde
neticelenmiştir ve bu bahadır, attan inmek istemektedir. Her zaman
olduğu gibi ayağını yere doğru atarken boşluğa gider ve yere yuvarlanır.
Ne olduğunu anlamak için doğrulup ayağa kalkmak isteyince, işi anlar; o
gün ayağı kendinden önce cennete gitmiştir. Ve, seneler sonra torunu,
Ömer b. Abdülaziz’in huzurunda kendini tanıtırken şöyle der: “Ey Halife!
Ben öyle bir dedenin torunuyum ki o, öğle vakti ayağı koptuğu halde
ancak, akşama doğru haberdar olabilmişti...”
Öyle savaşıyordu ki ne dünya, ne de
ukbâ umurlarında değildi. Onlar, Yunus’un diliyle, “Bana Seni gerek
Seni” diyor, her yerde O’nu solukluyorlardı.
Savaşta kaçmak, büyük bir cürümdür. Bu
mevzuda Cenâb-ı Hakk, bir ölçü getirmiş ve geri çekilmeler, ancak bu
ölçü çerçevesinde değerlendirmeye tâbi tutularak tecviz edilmiştir. Ve
hiç kimse bu ölçüyü kendi hevâ, heves ve düşüncesine göre yoruma tâbi
tutamaz. Ölçü şu âyetle çerçevelenmiştir: “Tekrar savaşmak için bir
tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün
arkasını dönüp kaçan kimse, Allah’tan bir gazâba uğramış olur. Onun
varacağı yer de cehennemdir. Bu ne kötü bir dönüştür” (Enfal, 8/16).
Mu’te’nin kahramanları, geriye
döndüklerinde, Allah Resûlü’nün huzuruna çıkamamışlardı. Hepsi de hicap
içindeydi. Kendilerini harp kaçağı şeklinde mütalâa ediyor ve
saklanıyorlardı. Efendimiz ise, onları bağrına bastı ve yukarıdaki
âyetle onlara teselli verdi. “Siz kaçmadınız. Bana dehalet ettiniz.
Toparlanıp yine gideceksiniz”182 dedi. Evet, eğer geriye çekilme
olacaksa komutanın emriyle ve bu mülâhaza içinde olacaktı.
Burada diğer önemli hususlardan biri
de, kumandanın her ân askerinin başında olmasıdır. Tarih şahittir ki, ne
zaman İslâmî bir devletin başındakiler, ordularının başında
bulunmuşlarsa, ekseriyetle hep muzaffer olmuşlardır. Ve, belli bir
dönemde Osmanlılar’da olduğu gibi, ne zaman da padişahlar sarayda
oturmaya başlamışlarsa gerileme, gevşeme ve çözülme başgörtermiştir.
Kanûnî, 46 senelik saltanatını hep at sırtında ve cepheden cepheye
koşarak geçirmiştir. Devleti zirvede tutabilmesinin en büyük sırrı da
-Allah’ın inayetiyle- işte budur.
Yukarıdan beri arzetmeye
çalıştıklarımızla gördük ki, Bedir de diğer zaferlerimiz gibi, Allah
yolunda, Allah’a güvenilerek ve şartlarına riayet edilerek, yani
sebeplere tutunarak elde edilmiş bir zaferdir. Evet, Allah Resûlü, bütün
fiilî duâya ait hususları tamamladıktan sonra, orada da, ellerini açmış
ve Rabbine duâ duâ yalvarmıştı. Bu iki duâ birleşince de, Cenâb-ı Hakk,
mü’minlere parlak bir zafer nasip etmişti.
Arîz ve amîk olmasa da, siyer ve
magâzinin bize intikal ettirdiği ölçüde, size Bedr’i intikal ettirmeye
çalıştım. O, mükemmel bir askerdi. Bu mükemmel asker bir avuç
serdengeçtisiyle, falsosuz, fiyaskosuz, Rabbi’nin takdir buyurduğu
noktaları tutuyor ve biz, O’nun başarılarının alnında hep:
“Muhammedu’r-Resûlullah” gerçeğini okuyoruz.. evet, O niçin başarılıdır?
Çünkü Muhammed (sav), Allah (cc)’ın Resûlü’dür. O, Cenâb-ı Hakk’ın
tâlimiyle, terbiyesiyle ve Allah’ın iyi bir asker kılmasıyla iyi bir
askerdi. Evet O, dersini Allah (cc)’tan alıyordu. Çünkü O, bir
vazifeliydi. Bu mevzuda O’na bahşedilen en büyük mazhariyetlerden biri,
Allah (cc)’tan gelen emirleri, bütün incelikleriyle anlayıp
değerlendirebilecek olan “fetânet-i azam”dı. Bu, akıllara durgunluk
veren akıl; (Cerbeze yapan, kendine göre bir yol tutup giden değil)
ilâhî maksatları, Allah (cc)’ın emir ve isteklerini arızasız, kusursuz
anlayan akıl demekti. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, ferman-ı ilâhî
olan Kur’ân’la, kâinat kitabındaki gerçekleri te’life muvaffak olan tek
insandır. Evet, Kur’ân ne diyorsa, daha evvel Allah (cc)’ın ilim
pergeline göre işlenmiş, kudret ve irade ile ortaya konmuş, meşîet-i
ilâhî ile meydana getirilmiş kâinat kitabı da, aynı şeyleri
anlatmaktadır. Bu iki kitabı tevfîk etmede, daha doğrusu, bu tevfîki
kavrayıp ifade etme ve hayata geçirmede Hz. Muhammed (sav) tekdir,
müstesnadır ve eşimenendi yoktur.
2. ..Ve Sarp Yokuş Uhud
Şimdi de, Allah (cc)’ın inayetiyle,
Uhud’a dönerek, bir de Uhud zaviyesinden, O muhteşem Asker, O Büyük
İnsan ve O menendi olmayan Nebî’nin, Uhud’da ortaya koyduğu ferâset ve
fetâneti beraber takip etmeye çalışalım. Mü’minin münafıktan ayrıldığı
Uhud, vefâlının vefâsızdan ayrıldığı Uhud, yiğidin kalleşten ve
korkaktan ayrıldığı Uhud, Nebî’ye gerçekten bağlı olanın, yüreğinde zaaf
olandan ayrıldığı Uhud... O hep ürpertilerle anılacaktır.
Allah Resulü, birgün Uhud’un
eteklerinden geçerken, uzun uzadıya bu dağa bakmış ve "Uhud öyle bir
dağdır ki o bizi sever biz de onu” 183 buyurmuştu.
Yukarıda da arzettiğim gibi, bu söz, 14
asır öteden, Uhud’a karşı kalbinde bir küskünlük duyabileceklere, sanki
Uhud’un müdafaası gibidir. Allah Resûlü, bir yanlış anlayışla, Uhud’a
vefasızlık ve uğursuzluk isnadında bulunulmasın diye, gönüllere su
serpmiş ve rencide olan müslüman onura, başka sebep ve sâiklerin
bulunduğuna işarette bulunmuştur. Evet, Asr-ı saadette, müslümanların
onuru, Uhud’da olduğu kadar, başka hiçbir karşılaşmada kırılmamıştır. Bu
doğrudur; fakat sebep, Uhud değildir. Hatta Uhud, müslümanların paniğe
kapıldığı saatlerde onları himaye bile etmiştir. Esbap plânında ona
sığınmışlar ve mutlak bir mağlubiyetten kurtulmuşlardır.
Netice itibariyle, Allah Resulü’nün bir
başka derinliğini ortaya çıkaran hezimet görüntülü muvakkat sarsıntıda
asıl sebep, bazı münafıkların, işin başında ordudan ayrılarak,
müslümanları arkadan vurmaları.. ve yine daha işin başında,
müslümanların kuvve-i maneviyelerini sarsmaları.. Bu arada, Ashab’ın,
kendi seviyelerine denk emre itaatteki inceliği tam kavrayamamış
olmaları.. meşru da olsa, bazılarında ganimet arzusu belirmesi gibi
şeyler sıralanabilir. Her ne sebebe bağlı olursa olsun, Uhud’ da küçük
bir sarsıntı geçirildiği muhakkaktır. Ve bunu Uhud’a bağlamak hiç de
doğru değildir. Onun içindir ki, Allah Resulü, Uhud’u sevdiğini ifade
buyurmuş.. ve bu vehmi zihinlerden silmiştir.
Şimdi, evvela Uhud’a nasıl gelindi,
Uhud savaşına sebep olan sâikler nelerdi? Bundan kaçınılması mümkün
değil miydi? Söze buradan başlayarak, önce Uhud’un bir tahlilini yapmaya
çalışalım ki, bu mağlubiyet gibi görünen savaşta dahi Allah Resulü,
eşsiz bir Erkân-ı Harp ve nazîrsiz bir askerî dehâ -O’nun için bu tabiri
kullanma caizse- olduğu ortaya çıksın.
Bedir hezimeti, Mekke müşriklerinin
gayz ve kinini iyice körüklemişti. Bilhassa, Bedir’de yakınları ölenler,
durmadan Mekkelileri harbe kışkırtıyor ve tahrik ediyorlardı.
Bu tahrikler; Mekkelilere de münhasır
kalmadı. Ka’b b. Eşref vasıtasıyla, Medine içinde de fitne ateşi
tutuşturulmaya çalışılıyordu. Ka’b b. Eşref, şiirleriyle müslüman
kadınlara iftiralar atan ve mü’minleri birbirine düşüren tipik bir
yahudiydi. Hatta o yılan dilini, Allah Resûlü’ne bile uzatmaktan
çekinmezdi. Tabii, müslümanlar bu durumdan çok rahatsız olurlardı ama,
her defasında Resûlullah’ın tedbir, temkin ve sabrına takılırlardı.
Seriyye tertibini, onlar da öğrenmişti.
Yaptıkları saldırı ve yağmalarla Medine halkının kuvve-i ma’neviyesini
kırmaya çalışır ve yer yer bunda muvaffak da olurlardı.
İşte Bedir’den sonra, bir sene boyunca
hep böyle tahribat yapıldı. Vücuda musallat, zararlı mikroplar gibi,
Mekkeliler de artık Medine’ye musallat olmuşlardı. O emin ve medeniyetin
beşiği olmaya namzet beldenin, bütün zararlı mikroplardan korunması
gerekiyordu.. Ve Allah Resûlü de işte bunu yaptı.
İslâm’ın en azılı düşmanı Ka’b b.
Eşref, bu dönemde öldürüldü. Çünkü O, büyük bir ihanet şebekesinin
başındaydı. Öldürülmesi mutlak bir zaruret haline gelmişti. Muhammed b.
Mesleme bu zarûreti yerine getirdi.184
Beni Kaynûka yahudileri, gemi azıya
almış, sürekli serkeşlik yapıyorlardı. Bu arada bir müslüman kadına
sarkıntılık yaptılar; sonra çıkan kavgada karşılıklı adam öldürmeler
oldu. Bu da yetmiyormuş gibi, kalelerine güvenip, Allah Resûlü’ne meydan
bile okudular. Küstahça, “Sen harp bilmeyen Kureyşlilerle savaştın, eğer
bizimle savaşırsan, harbin ne olduğunu, o zaman görürsün!” dediler.
Allah Resûlü de, her zaman müslümanlara saldıran ve daha büyük
saldırılar plânlayan bu nâmertlerin üzerine yürüdü. Yaptıklarına
pişmanlık duyup teslim oldular ama, güven vadetmediklerinden Allah
Resûlü de onları Medine’den sürdü185. Medine artık, yavaş yavaş emin
belde haline geliyordu. Bu arada Mekke, bütün şiddetiyle kaynamaya devam
ediyordu. Ebu Süfyan, müslümanlardan intikam alıncaya kadar, başına koku
sürmeyeceğine yemin etmişti. Hatta bir ara Beni Nadr yahudilerinin
bulunduğu mıntıkaya kadar gelmiş, müslümanlara ait bir-iki evi de
kundaklamıştı. Müslümanların geldiğini duyunca da Mekke’ye
kaçmıştı...186
Allah Resûlü’nün kurduğu haber ağı,
kesintisiz işliyor ve bütün olup bitenleri saati saatine merkeze
ulaştırıyordu. Bu arada bir haber daha geldi. Kureyş, çoluk-çocuk,
kadın-erkek kim varsa hepsini, hatta bazı kabilelerden yandaşlarını da
alarak Medine’ye doğru ilerlemekteler. Allah Resûlü, kurultayını
toplayarak istişâre etti. Kendi düşüncesi, Medine’de kalıp müdafaa harbi
yapma merkezindeydi. Çünkü, Bedir’de nasıl Kureyş, hiç beklemediği bir
strateji ile karşılaşmıştı, şimdi de öyle olacaktı. Kureyş, Bedir’deki
tecrübeleriyle, kendini bir meydan muharebesine hazırlayarak geliyordu.
Eğer Medine’de kalınıp müdafaa yapılsaydı, durumları uzun süre
muhasaraya müsâit olmayan Kureyş, ümitsiz bir bekleyişten sonra geldiği
yere dönüp gidecekti. Allah Resûlü, bu düşüncelerini, yaklaşık olarak
şöyle izah buyurdu: “Çocuk ve kadınları emniyet içinde kalabilecekleri
yerlere yerleştirelim. Sonra da Medine’nin kenar mahallelerinde Kureyş’e
karşı müdafaada bulunalım.”187
Efendimiz, bu strateji ve taktik ile şu
hususları düşünüyordu:
a. Müslümanların esas gaye ve hedefi
harp değildir. Onlar, emniyetin temsilcileridir.
b. Ancak, hak ve hakikati
neşretmelerine mâni olmak istendiğinde, onlar bu mâniayı ortadan
kaldırmak için her şeyi göze alır ve harb ederler.
c. Müslümanlar, saldırıya
uğradıklarında dini, vatanı, ırzı, namusu müdafaa için savaşırlar.. ve
gerekirse, bunun için can verir ve can alırlar. Bu da onların en meşru
haklarıdır.
Etrafta, mütehayyir, hâdiseleri izleyen
insanlara verilecek bu tür imajlar çok mühimdir ve Allah Resûlü, bu
imajı yerleştirmek için müdafaa harbini tercih etmekte idi..
a. Uhud Öncesi Meşveret
Allah Resulü, müdafaa harbi yapacaktı..
düşünceler bu noktada temerküz ediyordu. Bu arada bir de rüya
görmüşlerdi: O, “Kendi zırhının içine girmiş ve bir kısım sığırlar
boğazlanıyor, mübarek kılıcının ağzı bir diş atıyor.” Bu rüyayı kelimesi
kelimesine şöyle tabir buyurdular: “Bu zırh bizim için Medine’nin
içidir, müdafaa harbi yapalım. Onlar saldırsınlar, biz onları burada
karşılayalım. O boğazlananlar, benim Ashabım’dır. Oraya gitmeyelim.
Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması ve diş atması, yakınlarımdan
birisinin ölmesi demektir.” Evet Allah (cc), göstermiş, tembihde
bulunmuş ve Habib’ine bir sinyal vererek âdetâ; “onlara müdafaa harbi
yapın” demiştir. Rüyada Resûlullah’ın kılıcının ağzından bir parça
kopmuştu ki, bu, Hz. Hamza’nın şehadetine işaretti. Evet Allah’ın
Arslanı Hamza, bu muharebede şehit olacaktı188. Bu sırada Bedir’de
bulunmayanlar da vardı ki, bunlar da şehid olmak için hep duâ
ediyorlardı. Allah (cc), onların duâlarını da kabul buyuracaktı.
Mesela; Enes bin Nadr “Allah beni
müşriklerle bir karşılaştırırsa” diyor ve şehidlik arıyordu. Yani Enes
ve emsali: O hangi gündür, o günün adı nedir ki, ben o gün şehit olur,
şehadet kanı ile abdest alır ve bu halimle Allah’ın huzuruna çıkarım
mülahazası içindeydi.. ve onlar bunu ciddi bir istek ve önü alınmaz bir
arzu ile bekliyordu. Bütün bir sene hep bunu heceleyip durmuşlardı.
Elbet böyle bir duâ reddolunmazdı ve olmadı189. Kimbilir daha niceleri
aynı arzu ve istekle yanıp tutuşuyor ve duâ duâ Allah (cc)’a yalvarıp
bir meydan muharabesi talep ediyordu ki, O’na da şehidlik kapısı
açılsın.
Abdullah bin Cahş, Amr İbni Cemuh, Sa’d
İbn-i Rebi, hepsi de şehitlik bekleyen ukba buudlu insanlardandı. Keza,
Sümeyra Hanımın (r.anha) çocukları da şehitlik bekleyen kimseler
arasındaydı. Şehitlik onların her gece rüyaları ve hülyâları olmuştu. O
gün bunlar, orada, meşverette ağır bastılar.
Allah Resulü, meşveretle mes’eleleri
topluma mâl ediyordu. O öyle davranacakdı ki, harekete iştirak eden her
fert, fikren o işe sahip çıksın. Böylece, her fert, içinde kendi düşünce
ve görüşü de olan mes’eleye daha çok omuz verecekti. Çünkü o da, fikren
o düşünce örfanesine iştirak etmiş oluyordu. Gerçi Allah Resulü vahiyle
müeyyeddi. Ama, bazı kimseler, daha sonra kadere taş atmasın, “şöyle
olsaydı, böyle olsaydı” demesinler diye, evvela meşveret ediyor, sonra
meşverette kendi içtihatların, da ortaya koyuyordu. Gençler: “Ya
Resulallah! Bedir’de olduğu gibi yapalım: Dışarı çıkalım, “hodri meydan”
diyelim, yüz yüze, göğüs göğüse vuruşalım. Bizi bu şerefli mücadeleden
mahrum etme” diyorlardı190. Evet bunlar, Bedr’i örnek alıyor ve böyle
harb etmek istiyorlardı. Halbuki Allah Resulü, tatbik ettiği bir
stratejiyi, ikinci muharebede tatbik etmeye taraftar değildi. Düşman
daima sürprizlerle karşılaşmalıydı. Ne var ki gençler, alternatif
düşüncede ısrar ediyorlardı. Büyükler mes’eleye muttali olduklarında
ise, Allah Resulü, çoktan zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış bulunuyordu.
Bunların gelip gençlerin ısrarlarından vazgeçtiklerini bildirmeleri,
mes’eleyi artık değiştiremezdi. Zira o zaman da bir kısım fikir
ayrılıkları ve değişik mahzurlar doğuracaktı.
Evvela, karar verdikten sonra karardan
dönülmesi, başka kimselere de baskı yapma ve fikirleri istikametinde
zorlama düşüncesi verecekdi ki, bu da fasit bir daire içine girilme
demekti. Halbuki verilen karardan dönmek ve fertlerin duygu ve
düşüncelerine göre durmadan karar değiştirmek, sıradan bir liderin dahi
yapmayacağı bir yanlışlıktı. Elbetteki liderler lideri, İki Cihan
Serveri, böyle bir yanlıştan müberrâ ve münezzehti.. müberrâ ve münezzeh
kalacaktı.
İkincisi: Eğer müdafaa harbi yapılır ve
ezkazara bazı arızalar zuhûr ederse, baştan bu işe gönüllü olmayanlardan
çeşitli uygunsuz sözler duymak.. en azından böyle bir düşünce her zaman
ihtimal dahilindeydi.
Üçüncüsü: Yapılacak müdafaa harbinde,
elde edilecek her türlü ganimet, -kazanılacak şeref ve izzet de dahil-
hiçbir zaman bir meydan muharebesindeki kadar olmazdı, olamazdı da. Bu
da yine, gayr-i memnunların çıkış yapmalarına sebep olabilirdi. İşte
bütün bu ve benzeri sebeplerden dolayı Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Bir
nebî zırhını giydikten sonra, Allah onunla düşmanları arasında hükmünü
vermedikçe, ona zırhını çıkarmak yakışmaz!...”191 Çünkü Allah O’na:
·“İstişâre ile karar verip azmettiğinde, Allah’a güven ve O’na tevekkül
et” (Âl-i İmrân, 3/159) buyurarak kararlılığı emrediyordu. Evet, yoldaki
her tereddüt, arkadakilerin kalbine korku ve tereddüt salar. Her yeni
hareket halkı değişik fikirlere sevk eder ve teşettüt-ü âra (görüş
dağınıklığı) olur. Bu da dağılıp çözülmelere yol açardı.
Gerçi Allah Resûlü, Medine’de kalıp
müdafaa harbi yapmak istiyordu. Fakat meşverette meydan muharebesi yapma
fikri ağır basınca, istişâre istikametinde karar verdi ve bir daha da
kararından dönmedi. Bunun akıbeti ne olursa olsun dönmezdi de. Zira,
millet ve devlet hayatında “meşveret” gibi çok önemli bir esasın tesbit
edilmesi uğrunda, 70 değil 70 bin şehid de olsaydı Allah Resulü, o yol
da yürüyecekti..
Bedir, doğrudan doğruya bir fetihdi,
Uhud da en az Bedir kadar fetihtir.
b. Uhud’a Doğru
Allah Resûlü, derhal Uhud’a doğru
hareket emri verir. Asker Uhud’u tutacak ve böylece düşmanın Medine’ye
taarruzu önlenecekti. Kadın ve çocuklar emin yerlere yerleştirildi. Eğer
düşman Medine’ye girmiş olursa, arkadan kıskaca alınacak ve böylece
düşman hareketsiz hale getirilecekti. Anında karar verilmişti ama,
alternatif stratejiler de vardı.
Uhud’un eteğine varıldığında harp
vaziyeti alındı, Müslümanlar, bütünüyle 700 kişiydi. Daha önce orduya
iştirak etmesine rağmen Abdullah b. Ubey b. Selül, 300 adamını alarak,
kendi dediğinin olmadığını ileri sürmüş ve ordudan ayrılmıştı192.
Müslümanların arasında zırhlıların sayısı 100 kadardı. Sancak yine
Mus’ab b. Umeyr (ra)’e verilmişti193. Süvarilerin başında ise Zübeyr b.
Avvam (ra) vardır. Zırhsız askerlerin başında da Hz. Hamza (ra)
bulunuyordu..
... Ve okçular... Düşmanın arkadan
gelmesine mâni olmak üzere önemli bir yere yerleştirilen bu okçuların
başında Abdullah b. Cübeyr (ra) vardı. Allah Resulü, o gün okçulara
ısrarla şöyle demişti: “Siz, bizim arkamızı koruyun.. Ve zinhâr
yerinizden ayrılmayın. Bizi ganimet paylaşıyor görseniz bile yerinizi
terketmeyin. Ve yine bizim cenâzelerimizi kartallar kapıp götürüyor olsa
bile bulunduğunuz yerde kalın!.”194 Allah Resulü tam tekmil kendisine
düşen şeyleri yapmıştı. Bu defa saf şeklinde değil de değişik bir tatkik
uygulayacaktı. Ordusunu Uhud’un bağrına çekecek, düşmanı kıskaç içine
alacak ve onları okçularla kıstıracaktı. Sonra bir kısım ölüm
fedâilerini; İbni Cahşları, ölüm arayan Mus’ab İbn-i Umeyrleri, Ebu
Dücâneleri ve arslanlar arslanı seyyidinâ Hz. Hamza’ları düşmanın
bağrına salacaktı..
Bedir’de parola “Ehad! Ehad!” tı.
Uhud’da ise “Öldür! öldür!” ma’nâsına “Emit! Emit!” di195. Burada taktik
de parola da değişmişti; Müslümanlar, Allah ve Resûlü aşkına,
kendilerini koruyacak ve düşmanı öldüreceklerdi.
Savaş plânı düşünüldüğü gibi
hazırlanmış.. ve Allah Resulü elinde tuttuğu kılıcı göstererek: “Hakkını
vermek şartıyla bu kılıcı isteyen var mı?” buyurmuşlardı. Bütün Sahâbe
coşmuş ve herkes bu kılıcın kendisine verilmesini istemişti ama, herkesi
herkesten daha iyi tanıyan Allah Resulü, gözleriyle kılıcın asıl
sahibini arıyordu. Derken kılıcın asıl sahibi Ebu Dücâne sordu: “Ya
Rasulallah! Bu kılıcın hakkı nedir?” Allah Resulü: “Eğilip bükülünceye
kadar harp etmektir” buyurdu. O da: “Hakkını vermek üzere bu kılıcı bana
ver ya Rasulallah” dedi.. ve artık kılıçla gerçek sahibi buluşmuştu.
Ölüm sarığını başına sardı ve düşman saflarına daldı. Ensâr, Ebu Dücâne
(ra)’yi çok iyi bilirlerdi. O, al renkli sarığı sardığı zaman, artık
ölüme gidiyor demekti.. ve bu esnada kimse Ebu Dücâne (ra)’nin
karşısında bulunmak istemezdi. Ve bulunamadı da. Biz, yukarıda geçen
konuşmayı sadece Ebu Dücâne (ra) ile Allah Resulü arasında geçmiş bir
konuşma olarak biliyoruz196. Halbuki Uhud’un sonunda görülecekti ki, Ebu
Dücâne (ra) gibi daha niceleri var!
Abdullah b. Cahş (ra), kendisini
öldürecek bir hasımla karşılaşmak için Allah (cc)’a duâ etmektedir. Aman
Allahım bu nasıl ukbâ ve ebediyet mülahazasıdır! Hamza (ra)’nın
kükreyişleri arslanların ödünü koparacak gibidir. Ve bu ölüm fedailerini
düşmanın bağrına salmak, hiç beklenmedik bir stratejiydi ki, Ebu Süfyan,
Bedir hesapları yaparken, yeni bir şaşkınlık yaşıyordu. Evet, Uhud’da
karşılaştıkları hiç de Bedir’dekilere benzemiyordu. Hele, “Ölüm! Ölüm°”
naraları, Kureyşlileri sıtmalılar gibi tir tir titretiyordu. Evet,
müşrikler böyle bir şey beklemiyorlardı. Beklemedikleri için de birden
bire bozguna uğramışlardı ki, işte Uhud’un birinci safhası buydu. Bu
birinci safhada, Allah Resulü Medine ile Uhud arasında, sırtını Uhud’a
vererek okçularını uygun bir yere yerleştirmiş onlara: “Sakın yerinizden
kıpırdamayın!” demiş, sonra da arslanlarını düşman ordusu üzerine salmış
ve düşmanı bozguna uğratmıştı.. hem öyle bir bozguna uğratmıştı ki,
kaçanlar kendilerini bir anda kadınların çadırlarında buldular. Bu arada
Ebu Dücâne (ra) tâ merkezde korunan, Ebu Süfyan’ın hanımı Hind’in yanına
kadar gidip ulaştı; hatta kılıcını kaldırıp tam başına indireceği zaman
“Allah Resulü’nün kılıcını bir kadının kanı ile kirletmeyeyim”
mülâhazasıyla geriye döndü197. Bütün sahâbe, bu kadar başarı ile,
kendilerine verilen rolü çok iyi oynamış, vazifesini bihakkın yerine
getirmiş ve mücadele etmenin hakkını vermişlerdi. (Allah (cc) ebeden
onlardan razı olsun.)
Âl-i İmran sûresi, sanki Uhud’da
mücadele veren bu insanları destanlaştırmaktadır. Geçmiş peygamberlerden
misallerle, onların etrafını alan yiğitler tablolaştırılıp tasvir
edilirken Allah Resûlü’nün etrafındaki bu bahadırlara da telmihler
yapılmış ve şöyle denmiştir: “Nice peygamberlerin yani "savaşan
Rabbânîler vardır ki, Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü
gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir. Allah sabredenleri
sever. Onların dedikleri ancak şu idi: “Rabbimiz! Günahlarımızı,
işimizdeki aşırılıklarımızı bize bağışla, sebatımızı arttır, inkarcı
topluluğa karşı bize yardım et!” Bu yüzden Allah, onlara dünya nimetini
de âhiret nimetini de fazlasıyla verdi. Allah işlerini iyi yapanları
sever.” (Âl-i İmran, 3/146-148).
Âyet, Rabbânîleri anlatıyordu. Ama
tarihi tekerrürler zaviyesinden anlatılanlar, Uhud’da kavga veren
insanlardı. Zaten bu âyetler Uhud münâsebetiyle nâzil olmuştu.
c. Uhud’un Safhaları
Uhud’da üç ayrı tablo vardır:
aa. Birinci tablo:
Allah Resûlü’nün alelacele verdiği
kararların başarı ve muvaffakiyetle neticelenmesi tablosudur. Gerçi bu
bölümde de birkaç şehit verilmişti. Ama; Seyyidinâ Hz. Hamza, Ebu Dücâne,
İbn-i Cahş (r.anhüm) düşmanı ekin biçer gibi biçip geçmişlerdi. Ve, açık
bir zafer kazanılmış, düşman da bozguna uğratılmıştı. Bu esnada
kadınlar, yollarda kaçışanların ayaklarından tutup, kaçmayı önlemeye
çalışmış ve “bu size yakışmaz” diye yalvarmışlardı ama, kaçmaya yüz
tutmuş Mekke ordusunu durdurmak mümkün değildi.
Bu karşılaşmada, müslümanların
sayısının, münafıklar ayrıldıktan sonra 700 kişi kadar olduğunu mevsuk
tarihler söylüyor. Karşı tarafın gücü ise üç bine yakındı. Bu da
takriben müslümanların beş katı demekti. Yani her fert, beş insanla
savaşmak zorundaydı. Kureyş, kadınlarını, çocuklarını da getirmişdi.
Bunlar def çalıyor ve askeri coşturuyorlardı. Müşrik ordusu tam tahkim
edilmiş, hazırlıklı idi, ama, Müslümanın fendi karşısında, Bedir’de
olduğu gibi, burada da yine bozguna uğramışlardı. İşte tam bu esnada
emir dinlememe gibi bir talihsizlik oldu ki, biz buna “zelle” diyoruz.
Zira, onlar mukarrebîn, yani Allah (cc)’a çok yakın ve sanki O’nu
görüyor olma mevkiinde bulunuyorlardı. Bizler, İslâm ve îman mevkiinin
insanlarıyız. İman ediyor, İslâm’ı yaşıyor ve ötesinde daha derinliklere
akıl erdiremiyoruz. Onlar ise, Allah (cc)’ı görüyor gibi ibadet etme
mevkiinde bulunuyor ve her şeyi bizden çok farklı görüyorlar; hatta çok
defa kemiyetsiz, keyfiyetsiz lahutî derinlikler müşahede ediyorlardı. Bu
kadar yakın olduklarından dolayı, kalplerinden ve kafalarından geçecek
şeylerden dahi muâheze olabilirlerdi. İşte orada hafif bir çözülme.. ve
Allah Resulü’nün hezimette zafer çıkarma stratejisine giden yoldaki
sarsıntı bir mukarrebîn okşanmasıydı. Evet, zaferden sonra da Allah
Resulü, Uhud’da başarılıdır. Bir kısım tarihlerin yazdığı gibi, Uhud,
hezimet değildir. Ben şahsen burada “Hezimet” tabirini çok ağır
buluyorum. Ruhen bu kelimeden rahatsız oluyor ve onun yerine “Uhud’da
bir aralık sarsıntı oldu” diyorum.
bb. İkinci tablo:
Düşman hezimete uğramıştı. Kaçan kaçana
bir bozgun vardı. Müslümanlar ister istemez Bedr’i hatırladılar. O zaman
da düşman ordusu böyle kaçmıştı. Derken işin bittiğine hükmettiler. Sıra
ganimetleri toplamaya gelmişti. İşte şurada develer, atlar, sığırlar
onları bekliyordu. Düşman, bütün mal varlığını bırakıp öyle kaçmıştı ki,
zahiren gidip ganimet toplamada hiçbir mahzur görülmüyordu. Bu itibarla
da, ganimet toplamaya okçular da iştirak etmişlerdi. Her ne kadar
Abdullah b. Cübeyr (ra) onlara Allah Resulü’nün emrini hatırlatmış
idiyse de emrin son sınırındaki espriyi kavrayamamışlardı. Zira
ayrılanlar, bu emri, “savaşın sonuna kadar sebat edin” şeklinde
yorumlamışlardı.. Ve işte savaş sona ermişti. Ayrıca onlara göre böyle
bozguna uğramış bir ordunun toparlanıp geri dönmesi muhaldi. İşte
Uhud’un ikinci tablosu.!
cc. Üçüncü tabloya gelince:
Okçuların yerlerinden ayrılması,
cephede bir gedik açmak demekti ki, hayatında hiç yenilgi görmemiş
askerî dehâ Halid’in bunu değerlendirmemesi düşünülemezdi. Ve şimdi
fırsat onun eline geçmişti.
Bu esnada müslümanlar, kılıçlarını
kınlarına sokmuş, toplanan ganimetlerle meşguldüler. Kimisi de
çadırlarına çekilmiş istirahat ediyorlardı ki; Halid, yıldırım gibi
ilerledi, ve kalan birkaç okçuyu da şehit ederek arkadan saldırdı.
Müslümanlar tamamen hazırlıksız yakalanmışlardı. Hatta onlar, harbi
bitti kabul ettiklerinden, harp esnasında olması gereken gerilimlerini
kaybetmişlerdi. Bu da yine Halid’in işine yarayacaktı. Fırsatı
değerlendirdi ve o müthiş taarruzunu gerçekleştirdi..
Burada, bir noktaya daha temas etmekte
fayda var. Esasen, Uhud’a gelinirken bir gedikle geliniyordu. Efendimiz
Medine’de kalalım demişti, onlar dinlememiş ve dışarıya çıkmada ısrar
etmişlerdi. Bu, onlar adına bir fasit daireye girmek demekti. Şimdi bu
fasit daire, başka bir fasit daire daha doğurmuştu. Allah Resûlü,
“şurada sebat edin, ayrılmayın!” demişken onlar yerlerini terketmişlerdi
ki, bu da onlar için yeni bir zelle ve bir sürçmeydi. Bu sürçmeleri
Kur’ân şöyle ele alıyor: “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan
onların ayağını kaydırdı” (Al-i İmran, 3/155).
Yani, işin başında onlara “kalın!”
dendi, onlar: “Medine dışına çıkıp harp edelim!” dediler. Harp esnasında
onlara, “yerinizden ayrılmayın” dendi. Onlar ise yerlerinden ayrılıp,
ganimet toplamaya, daha doğrusu, bu mevzuda diğerlerine yardım etmeye
koyuldular. Birinci söz dinlemeyiş, onlar için bir fasit daireye
girişti. Birinci fasit daire, ikincisini doğurdu. Eğer Cenâb-ı Hakk,
rahmetiyle bu fasit dairelerin devam etmesine mâni’ olmasaydı,
yanlışlıklar birbirini takip edip gidecekti... Rahmetin gazaba sebkat
edişi bir kere daha ayan-beyan zuhur etmiş ve o mukarrebîn topluluğuna
kanat açmıştı.
Bir de orada, harp bitti diye, ganimet
toplamaya koyuldular. Gerçi bu, harbe iştirak eden ve muvaffak da olan
muharipler için gayet normal bir hareketti. Ancak, mukarrebîn için bu
dahi bir kayma sayılırdı. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Bedir’de elde edilen
ganimetler sebebiyle Habibi’ni dahi ikaz etmişti.. (Enfal, 8/67-68).
Hatta Allah Resulü ve Ebu Bekir (ra) bu ikaz karşısında hıçkıra hıçkıra
ağlamış ve Hz. Ömer (ra) onları ağlar görünce, o da aynı şekilde gözyaşı
dökmeye başlamıştı.198
Onlar, dünyaya meyledemezdi.. aksine
ona karşı tavır belirlemeleri lazımdı. Ganimeti, alalım, götürelim
düşüncesi, bize göre mahzursuz olsa bile, o cephede, o meydanda,
şehitlerin kanları ile yıkanmış o zeminde mukarrebînin buna tenezzül
etmesi daha sonra onları vicdanlarında yakıp bitireceğinden, Allah
te’dib-i acilesiyle bu acı akıbetten onları siyanet buyurdu. Ama, bir
gedik daha açılmıştı. Musibet, musibeti unutturur gerçeği çizgisinde her
yeni musibet, bir öncekini unutturacak kadar adetâ katlanarak geliyordu.
Mesela; en sonunda bütün musibetleri unutturacak olan, Efendimiz’in
kuşatıldığı, hatta şehit edildiği şâyiası onlara, her şeyi unutturmaya
yetti.. bereket versin, tam Efendimiz’in bulunduğu yere kadar ulaşıldığı
esnada, Efendimiz etrafında, sesini duyurabileceği kimselere sesini
duyurmuş ve o ilk tahşidât ile çevresinde etten kemikten bir kale
teşekkül etmişti. Nice kadınlar ellerinde sargılar, bellerinde
mataralar, yaralılara su vermek ve yaralarını sarmak için oraya
gelmişlerdi.. tabii başlarında da Ümmü Umâre (r.anha), tarihin şerefle
yâd edeceği büyük kadın.. beyini ve oğullarını göndermişti, onlar
savaşacaklardı. Kendisi de belinde matara, elinde sargılar, yaralıları
tedavi için orada bulunuyordu. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Allah
Resulü’nün etrafında etten kemikten bu kale parça parça olup devriliyor
ve hâin eller adım adım O’na doğru yaklaşıyorlardı. Aslında bütününü
doğramadan hatta onları kütükte doğranan bir et haline getirmeden, Allah
Resulü’nün semtine sokulmaları mümkün değildi. Orada artık, her gayz ile
bilenen kılıç, O’nun için bileniyor, her nefretle atılan ok, O’nun için
atılıyor, her kalkan mızrak, O’na doğru kalkıyor, ama bütün bunlar gidip
bir mü’minin bağrına saplanıyordu. Bir an gelmişdi ki kırılmadık kol,
kesilmedik baş kalmamıştı. Tam bu esnada Allah Resulü, üzerine gelmekte
olan bir grup gözü dönmüşü göstererek: “Bunlara karşı kim çıkacak?”
deyince Nesibe (ra) elindeki sargıları, belindeki matarayı atarak: “Ben
Ya Resulallah!” cevabını vermiş ve müdafaa hattında yerini almıştı.
Artık şimdi o, bir dişi arslan gibi elindeki kılıçla sağa sola
saldırıyor ve Resulullah’a yaklaşanları biçip geçiyordu.
Bütün hayatı, şeref tablolarıyla âdetâ
bir danteladır Akabede Efendimiz’e biat edip Medine’ye davet etmesi..
bütün aile efradıyla İslam’ın emrine girmesi.. Peygamberimiz’in önünde
Uhud’u göğüslemesi; en babayiğitlerin önünde bir performans
sergilemesi.. tesettür ayeti nazil olunca, fiilen cihada iştirak edememe
üzüntüsüyle sarsılması.. yalancı peygamberler döneminde, yeniden sahneye
çıkıp, Yemame’de savaşması; savaşıp kolunu ve oğlunu orada bırakıp
geriye dönmesi gibi bir kadın mukavemetini aşan çok televvünlü ve dolu
dolu bir hayat yaşamıştır200. Uhud’daki ölüm fedailerinden biri de Enes
bin Nadır’dı.. Enes bin Malik’in amcası.. Enes Bin Nadır (ra), hem
savaşıyor hem de “Allah Resûlü’nün öldüğü yerde siz ne diye
ölmüyorsunuz?” diye haykırıyordu201. İlk tahşidât burada olmuştu ve
düşman ordusu da burada bozguna uğratılacaktı. Artık, sarsıntı durmuş ve
Allah Resûlü, emre itaatteki inceliği anlayamayan arkadaşlarına her şeye
rağmen yeni emirler veriyor, yeni stratejiler sunuyordu. Bu arada, Sa’d
İbn-i Rabî (ra) Uhud’un bir köşesinde ölümünü beklerken yanına giden
sahabiye şöyle gürlüyordu: “Allah Resûlü’ne selâm götürün, Uhud’un
arkasından buram buram cennet kokularının geldiğini duyuyorum. Ve
cemaatime de selâm götürün, nefes alıp verdikleri sürece Allah Resûlü’ne
bir şey olursa Allah (cc) huzurunda yakalarını kurtaramazlar!.”202
... Ve tabii şehitlik için duâ
edenlerin duâsı da kabul olmuştu: Enes bin Nadır duâ etmiş, İbn-i Cahş
duâ etmiş, Hamza duâ etmiş ve bunların duâları kabul olunmuş, olunmuş da
kanatlanıp göklere uçmuşlardı. Uçan uçup gitmiş, kalanlar kan seylabları
önünde sürüm sürüm.. ve sanki Uhud da herkes gibi ağlıyor; ama kan
ağlıyordu.. bir de yüreklerin kan ağlaması vardı ki, o da Allah
Resulü’nün vefatı şayiasıyla feverana başladı; başladı ve çoklarının
kuvvei ma’neviyesini sarstı.. Ve işte bu esnada, Müslümanlardan bir
kısmı Medine’ye gelip yeni bir tabye plânlamak, kimi başka mülahazalarla
sağa-sola koşuşup durmaya başlamışlardı.. ve tam ma’nasıyla panik
içindeydiler ki; tam bu esnada Ka’b bin Malik’in o gürül gürül sesi
duyuldu: “Ey Müslümanlar! Size müjdeler olsun işte Resulullah
(hayattadır).”203 Uhud bu sesle; yeniden bir “ba’su ba’del-mevt”e uyanır
gibi cana geldi ve herkes O’na doğru koşmaya başladı. İkinci tahşidât,
Resulullah’ın içinde bulunduğu çukurun etrafında yapıldı. Yeniden,
etten-kemikten bir sur teşekkül etmişdi. Kimisi O’nun etrafında pervâne
gibi dönüyor, kimisi mübârek yüzüne saplanmış miğfer parçalarını
çıkarmaya çalışıyor ve kimisi de halkın orada toplanmasını temine
çalışıyordu. Ama hepsi de O’nun üzerine tir tir titriyordu204. Zaten,
O’nun bir tek dişine zarar gelmemesi için canını vermeyecek tek bir
sahâbe yoktu. İşte bu, Allah Resulü’nün etrafındaki ikinci tahşidâttı.!
Bir kere daha ölmeye söz verecek ve O’ndan ayrılmayacaklardı. İnsanlığın
İftihar Tablosu, büyük asker, yeniden zimamı eline aldı. Artık okçuların
yerlerini terk etmesi, başkalarının gidip uzak cephelerde savaşması,
O’nun yeni harp stratejilerine mâni olmayacaktı. Etrafında toplananlarla
O, sessizce Uhud’un arkasına çekilmiş, orada tekrar bir güç olma
plânları hazırlıyordu. Yani, Allah Resulü, muvaffakiyetle neticelenecek
olan üçüncü tabloyu hazırlamaktaydı.205
d. Hezimetten Zafere
Bu üçüncü tablodaki yine mutlak bir
zaferdi.. zaferdi, zira, düşman ric’at etmiş, Müslümanlar da onları
kovalamışlardı. Vakıa, Ebu Süfyan yeni bir taarruza niyetlenmişti ama,
Safvan b. Ümeyye: “Ya Eba Süfyan geri dönelim. Zira Muhammed’e onların
hepsini öldürmeden ulaşmamız mümkün değildir. Şimdi bir zafer kazandık.
Bunu hezimete çevirmeyelim!” diyerek onu bu akıbeti şüpheli hareketten
vazgeçirmişti. Aslında, o da aynı kanaatte idi. Ve, Mekke’ye doğru yola
koyuldular.206
Mağlûbiyet gibi görünen bir durumdan
sonra Allah Resûlü, âdetâ yeniden parlak bir zafer kazanmıştı. Bununla
da kader, sanki sahâbeye şöyle bir ders veriyordu: Allah (cc), Habîbi’ne
doğrudan doğruya kendi inayet ve keremiyle muvaffakiyetler
bahşetmektedir. Sizin kılıçlarınız sadece birer sebeptir ve zevahir
açısından vardır. Yoksa, Resûlü’nü zaferden zafere ulaştıran sadece ve
sadece Allah (cc)’tır. İşte, Uhud’un hem başında ve hem de neticesinde
elde edilen zaferler, Efendimiz’e verilsin diye, arada öyle muvakkat bir
sarsıntı yaşanmıştı. Fakat Allah (cc) bu en zor şartlarda dahi
Efendimiz’i yalnız bırakmamış ve O’na va’dettiği nusreti vermiştir ki,
âyet bu hususu şöyle dile getirmektedir: “Andolsun ki, Allah size
verdiği sözde durdu. O’nun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz ama,
Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta
nizaa düştünüz ve isyan ettiniz, sizden kimi dünyayı, kimi âhireti
istiyordu; derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı.
Andolsun ki O sizi bağışladı. Allah’ın mü’minlere nimeti boldur.
Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz.
Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye, Allah sizi
kederden kedere uğrattı. Allah işlediklerinizden haberdardır” (Âl-i
İmran, 3/152-153).
Allah ile sizin aranızda mukavele
vardır. O: “Siz Bana verdiğiniz sözde durun Ben de sözümü yerine
getireyim” (Bakara 2/40) buyurmaktadır. Bu mukavele asla Allah (cc)
tarafından bozulmaz. Şayet siz, bu mukaveleyi bozarsanız Allah da
bozar.. ve deniyor ki; Uhud’da da Allah size verdiği sözünü tuttu. O’nun
emri, izni ve meşîeti ile işin başında kâfirleri biçip geçiyordunuz.
“Sonra hiç beklenmedik bir anda ve yok
yere fiyaskoya girdiniz. Beş dakika sonra gelmeniz gerekirken, ganimete
beş dakika evvel geldiniz ve emri beklemediniz. Evet, Sultanlar Sultanı,
kumandanlık otağında emir vereceği anı bekliyordu. Fakat siz acele
ettiniz.. derken aranıza nizâ girdi. Evet cephe bozulup da bir tabyede
tutunamayınca nizâ çıkar. Zaten her yeni karar teşettüt-ü âra’ya
sebebiyet verir ve düşünce farklılıkları meydana getirir.. ve her
düşüncenin sâliki olur.. derken birlik ve vahdet bozulur. Allah (cc)
size gösterdiği şeyi gösterdikten sonra baş kaldırdınız, siz
mukarrebinsiniz. Bu başkalarına göre günah olmayabilir; ama siz huzur-u
risalet penâhiye mazhariyet cihetiyle, insibağa mazhardınız. Sürekli
vahiy ile, Allah Resulü’nün ilhamlarıyla ve O’nun sohbeti ile
boyanıyordunuz. Siz daha önceden baştan ayağa Allah (cc)’ın memnun
olacağı hüviyeti kesbetmiştiniz. Sevdiğiniz bir kısım şeyleri görünce
-dünya idi bu ve çok önemli değildi.. Olsa da olurdu olmasa da olurdu-
Allah (cc) onu da sizin elinizden aldı. Arzuladığınız o şeyden de sizi
mahrum etti. Çünkü siz ukbâya tâlib olsaydınız, dünya nasıl olsa arkadan
gelecekti. Bir ölçüde dünyaya talib oldunuz. Halbuki dünya tâlebi için
sarfedilen enerji kadar bir enerjiyle, Ukbâ taleb edilemez. Ukbâ, daha
himmetlice, dünya daha aşağıdan takip edilmeliydi. Ayrıca siz, ukbâyı
taleb etseydiniz, dünya koşa koşa arkanızdan gelecekti. Unutmayın, kasem
olsun Allah (cc) sizi affetti.”
Allah Resulü, o korkunç sarsıntıdan
sonra bir bakıma yeni bir zafer elde etmişti. Ebu Süfyan ordusu
Mekke’ye, Allah Resûlü de onların içine ciddi bir korku saldıktan sonra
Medine’ye döndüler.
3. Hamrâü’l-Esed’e Doğru
Tam Medine’ye geldikleri an, Nuaym İbni
Mes’ud -ki o esnada henüz yolunu bulamamış, henüz şikarına okunu
atamamış, henüz ışığa, gündüze uyanamamış bir talihsizdir. Onu
tanıyanlar, ona şeytan derlerdi. Evet öyle bir dehaya sahipti. Uhud’da
da bu şeytaniyetini bütün derinlikleriyle kullandı- Allah Resûlü’ne
geldi ve: “Ebu Süfyan yeniden kuvvetler tertip etmiş geliyor. Beyhûde
savaşmayın, teslim olun!”207 dedi. Ne var ki hiçbir mü’min buna pabuç
bırakmadı. Allah Resûlü, Medine’nin içine henüz girmiş ve yaralı
olanlar, yaralarına sargı sarma fırsatı dahi bulamamışlardı ki, Ebu
Süfyan ordusuyla dönüp geriye geldiği haberini aldılar. Oysa ki pek
çoklarının ölümü bekleniyordu. Çünkü aralarında yürüyemeyecek derecede
yaralı insanlar vardı. Buna rağmen hepsi kalktılar ve Hamrâü’l-Esed’e
doğru yola çıktılar. Bu da, Allah Resûlü ve müslümanlar adına yeniden
bir sindirme hareketi olacaktı. Buyuracaktılar ki: “Dün Uhud’da bizimle
kim var idiyse yarın yine falan yerde toplansın. Kureyş ordusunu takipe
çıkacağız!”208 Üzerlerinde örtüler, ölümleri intizar edilen o insanlar,
birdenbire mezardan diriliyor gibi hepsi dirildi ve denilen yerde
toplanıverdiler. Evet Allah Resûlü’nün hayatbahş olan mübarek sesi ile
ölüler bir kere daha diriliyordu. Yaralıların O’nun sesiyle dirilmesi de
bir şey mi! Buseyrî’nin dediği gibi:
“Eğer getirdiği mu’cizeler O’nun yüce
şahsı kadar büyük olsa idi,
Mübarek adı çürümüş kemikler üzerine
okunduğu an,
o kemikler bile dirilirdi.”
Artık her yanda, Resûlullah’ın yâd-ı
cemili duyuluyordu.. duyuluyor ve dört bir yan velveleyle sarsılıyordu.
Sanki İsrafil sûra üflemiş ve herkes mezardan kalkıp koşuyor gibiydi. Bu
hadise münasebetiyle tarih bize bir tek insanın dahi arkada kaldığından
bahsetmiyor. Aralarında kolu kopanlar, bacağını sürüye sürüye yürüyenler
vardı ama, geriye kalan yoktu. Hatta, Abdurrahman bin Avf diyor ki:
“Öyleleri vardı ki, yürüyemiyordu da sırtımızda taşıyorduk.” Kılıç
tutmaya tâkati olmayanlar da vardı.. ve bu ordu gidip hedefine
ulaştı209. Haber, hareketin önündeydi ve Kureyş sarsım sarsımdı. Asker,
etrafta panik hasıl etmeyedursun, daha haber ulaşır ulaşmaz Ebu Süfyan
kurtuluşu kaçmakta buldu. İslâm ordusu zahiren hezimet gibi görünen bir
durumdan sonra, âdetâ zafer nâralarıyla Hamrâü’l-Esed’e kadar gitti..
Orada bir gün kaldı.. dinlendi ve maddî ma’nevî yaraları sarılmış olarak
geriye döndü.
Bu son yürüyüşte, hiç kimsenin burnu
dahi kanamamıştı. Halbuki Ebu Süfyan, sözde bir zafer elde etmiş gibiydi
ama, Allah Resulü’nün ordusuyla gelmekte olduğunu duyunca paniğe kapılıp
geriye dönmüş ve kimsede ümit bırakmamıştı210. Şimdi soruyorum: “Uhud’da
kim gâlip kim mağlup?. Kaçan Kureyşliler mi, kovalayan İslâm Ordusu
mu..?”
İşte, böyle kritik bir anda, mutlak bir
mağlubiyeti eşi görülmemiş bir galibiyete çeviren ikinci bir erkân-ı
harp göstermek herhalde mümkün değildir. Ve bu galibiyette, Allah
Resûlü’nün inayet buudlu muhteşem fetânetinin mührü ve damgası vardır.
Değerli okur! Belli bir çizgide Bedir
ve Uhud’u Allah Resûlü’nün stratejisi adına değerlendirmeye çalıştım.
Bir avam insanın, avamca ifadeleriyle, bir erkan-ı harbe düşen vazifeyi
anlatma mecbûriyetinde kaldığımdan dolayı kulak tırmalayacak,
muhâkemelerinize takılacak ve rûhen sizi rencide edebilecek ifadeler
kullanmış olabilirim. Allah (cc) beni affetsin, siz de bağışlayın.
a. Devamlı Değişen Strateji
Şimdi de Allah Resulü’nün Bedir’deki
durumunu ve Uhud’daki başı zafer, sonu zafer, ortadaki sarsıntı ve bu
sarsıntılara götüren hususları gayet kısa ve ana başlıklar halinde arz
etmeye çalışacağım:
Allah Resulü Bedir’de başka bir
strateji, Uhud’da başka bir strateji, Hendek’te başka bir strateji,
diğer bulundukları seferlerde de başka başka stratejiler uygulayarak
daima düşmanlarını yanıltmış, şaşırtmış ve cephesi hesabına zayiât
vermeden (bütün saadet asrında, kendi cephesinde 100 küsur insan şehit
ve kurban verildiğini düşünün!) o mübarek devreyi, bahtiyarlık ve
mutlulukla kapamış eşi-emsali olmayan bir liderdir. Düşünün ki, hasım
koca bir dünyaya karşı, amcasından sarı ırka, ondan siyah ırka kadar
ilan-ı harp ettiği halde O, bu kadarcık az zayiatla çok önemli işler
başarmış ve çağlara imzasını atmıştır. Evet, Uhud’da ayrı bir strateji,
Bedir’de ayrı bir strateji uyguladılar. Uhud da, hususi fedailer seçip
önemli sorumluluklar yüklediler.. bir yere okçular yerleştirip düşman
taarruzunu önlediler. Ve bizzat, safların arasına girip, safları kendi
elleri ile tanzim buyurdular. Teşvikte bulundular.. müsabaka hissini
coşturdular. Yani bazı sahâbeyi gıptaya sevk edebilecek davranışlara
çektiler. Meselâ, Ebu Dücâne’ye (ra), bir kılıç verip şahlandırdılar.
Hatta latifdir, Ebu Dücâne (ra)’nin çalımlı çalımlı, yürüyüşünü görünce
buyurdular ki: “Senin bu yürüyüşünden Allah hoşlanmaz.. hoşlanmaz ama,
burada düşmana karşı böyle yürünür.”211 Hatta, bu düşünceden hareketle
bazı fukahâ harpte palabıyık bırakmayı, cephede düşmana karşı mehîb
görünme bakımından tasvip etmişler.. ve “insan cephede, ne kadar çalımlı
ve ölümü istihkar ediyor havası içinde görünürse o kadar makbuldür”
demişlerdir.
Allah Resulü, Bedir’de kullanmadığı bu
taktiği Uhud’da kullanmış ve sahâbeyi yarışa sevk etmiştir. Elinde
gösterdiği kılıca herkes tâlip olmuş; ama O, bu kılıcı Ebu Dücâne (ra)’ye
vermiştir. Kılıç ona verilince diğer bütün fedailer, birer Ebu Dücâne (ra)
kesilmiş ve onun gibi yiğitlikler göstermişlerdir.
Bedir’de kullanılmayıp da Uhud’da
kullanılan bir taktik de, Uhud’da kadınların da bulunmuş olmasıdır.
Nesibe (r.anha)’nin nasıl kahramanca savaştığına az da olsa yukarıda
temas etmiştik.
Hz. Fâtıma Validemiz (r.anha), bizzat
savaşa iştirak etmiş miydi, bilemiyoruz. Ne var ki, savaşın sonunda,
Babasının yüzündeki kanı elleriyle sildiği ve kanı durdurmak için hasır
yakıp yaralanan yere bastırdığını muteber kitaplar kaydediyor212. Demek
ki yaralılara yardım, onların kuvvei maneviyelerini takviye ve askerleri
teşvik gibi maslahatlar gözetilerek, Allah Resûlü Uhud’a kadınları da
götürmüştü.
b. Uhuddaki Muvakkat Mağlubiyetin Sebepleri
Uhud’da, iki zafer tablosu arasında
bazı çatlaklıklar olduğu kabul edilmelidir. Buna sebep olarak da şu
hususları zikredebiliriz:
Birincisi: Allah Resûlü, daha işin
başında dışarıya çıkmayıp, müdâfaa harbi yapmak niyetine ve olumlu bir
strateji uygulama teklifine karşılık, sahâbenin heyecanı, onların emre
itaatteki bu inceliği kavramalarına mâni olmasıydı ki; böyle bir hususda
onlara düşen mutlak itaatti. Harp esnasında okçular için de aynı
değerlendirmeyi yapmak mümkündür. Bu muhalefet, geçici de olsa böyle bir
mağlubiyete vesile sayılabilir.
İkincisi: Dünyaya karşı meyil ve
muhabbetleri olmayan.. ve bunu hicret esnasında her şeylerini bırakıp
Medine’ye göç etmeleriyle ispat eden bu insanlar, kendi fıtrat ve ruh
dünyalarıyla bir zıtlaşma ve çatışmaya girmişlerdi. Âhirete en yakın
oldukları o hengâmede, ganimet ve dünya malıyla meşgûl olmaları,
mukarrebine göre gaflet sayıldığından, Cenâb-ı Hakk da O
“akrebu’l-mukarrebin”in cismânî taraflarını darbelemekle bir nevi
cezalandırdı. Ne var ki, bu sahâbe seviyesini yakalamış insanlara has
bir cezaydı. Evet, bizim gibiler için bazen sevap sayılabilecek
durumlar, onlar için günah sayılabilir ve bundan dolayı da muâheze
görebilirler. “Hasenât-ı ebrar, seyyiât-ı mukarrebindir.”
Üçüncüsü: Karşı cephede Halid gibi bir
askerî dehânın mevcudiyeti de sarsıntı sebeplerinin mühimlerinden
sayılabilir. İleride büyük hizmetler yapacak olan Halid’in yenilmezlik
ünvanını Cenâb-ı Hakk, Uhud’da da korumuş ve muhafaza etmiştir ki, bu da
O’nun hasenât-ı â’cilesine bir mükâfat-ı â’cile demektir. Çünkü Hâlid,
ileride bu ünvanın verdiği cesaret ve sapasağlam moraliyle, hem
Bizans’ın hem de Sâsâniler’in başına bir balyoz gibi inecekti. Eğer
Halid iştirak ettiği bu ilk savaşta mağlup olsaydı, ihtimâl o yüksek
moralle, İslâm’a altın sayfalar yazdıramazdı.213
Dördüncüsü: Bedir’e iştirak
edemeyenlerin yana yakıla yaptıkları duâlar vardı. Bunlar, hep şehit
olmak için Cenâb-ı Hakk’a duâ duâ yalvarıyorlardı.. Ve işte bu duâlar,
Allah (cc) tarafından kabul edilmişti ki, Allah pek çoğunu o köprüden
geçirmişti. Uhud’da geçirilen sarsıntı esnasında Enes bin Nadır,
gözlerini semâya dikmiş ve panik içinde bulunanları göstererek: “Allahım
bunların yaptıklarından özür diliyorum” demiş.. sonra da en gür sesiyle:
“Allah Resulü’nün öldüğü yerde siz niye yaşıyorsunuz!” sitemleriyle
kendini düşman saflarına çalıp vefat ettiğini zannettiği Efendimiz’e
kestirmeden kavuşma yollarını araştırıyordu214. Evet, şehit
namzetlerinin yaptıkları duâların hemen hepsi kabul olmuştu. Zaten,
insan, onu istemiş te ne zaman mahrum kalmıştır ki! İşte aradan onca
asır geçdikten sonra Murad Hüdavendigâr Hazretleri: “Allahım, ümmet-i
Muhammed’i aziz, beni de şehit eyle!” Sırpsındığı, hem onun duâsının hem
de şehadetinin şahidi. Müslümanlar zafer kazanır, aziz olurlar. Biraz
sonra ölüler arasında dolaşırken “Miloş” un hançeriyle o büyük insan da
duâsının ikinci şıkkına mazhariyetle şehid olur ve Rabbine kavuşur. Can
u gönülden yapılan bu duâları Cenâb-ı Hakk kabul buyurmaktadır. İşte
sahâbenin şehit olmak için yaptıkları bunca duâ, Uhud’un ortasında kabul
olmuş ve bunca insanın şehadeti de zahiren mağlubiyet gibi görünmüştür.
Beşincisi: Uhud’da savaşanlar, bir
büyük Zât’ın dediği gibi, ekseriyetle “hâl” in sahâbeleri ile istikbalin
sahâbeleriydi. Yani, Uhud’da, bizzat sahâbe olanlarla, ileride sahâbe
olacak olan Amr b. Âslar, İkrimeler, Halid b. Velidler, İbn Hişamlar
savaşıyorlardı. İşte istibâlde İslâm fütuhatının mühim bir rüknü olmaya
namzet ve fıtraten mağlubiyete tahammülleri mümkün olmayan bu insanlar,
onurları rencide olmadan İslâm’a girsinler diye, Uhud’da geçici bir
mağlubiyet yaşanmıştır.215
Altıncısı: Uhud’da meydana gelen o
sarsıntıda, aynı zamanda bir tevhid dersi vardır. Bedir’deki
muvaffakiyet, bazılarında belki sebep buudunu havalandırmış olabilir..
gerçi düşmana karşı aziz ve onurlu olma ma’sûm bir duygudur ama,
yukarıda da ısrarla arzettiğimiz gibi, böyle bir duygunun -anlık dahi
olsa- onların içinden geçmesi, onların ölçüsünde bir kurbiyeti
paylaşanlar için bir seyyie ve bir günah sayılabilir. Galibiyet ve
mağlûbiyet, tamamen Allah (cc)’ın hükmü altındadır. Bedir’de galip eden
O’dur. Eğer O’nun kaza ve hükmü düşünülmeden, fertler kendilerine bir
galibiyet isnad ederlerse, bu gizli bir şirk olabilir. Onlar, şirkin en
hafifinden de fersah fersah uzaktırlar. Düşünce plânında ve fikir
bazında bunu herkes böyle kabul etmekle beraber, müşahhas bir misalle,
Cenâb-ı Hakk, sahâbenin bu hususta hakkalyakîn ölçüsünde bir îmana
ermesini murâd etmiş ve Uhud’un ortasında, mutlak bir zaferden sonra
müslümanları geçici de olsa mağlup duruma düşürmüştür. Sonra da hiç
beklemedikleri bir anda onlara zafer bahşetmiş ve yine kendi meşiet ve
hakimiyetini hatırlatmıştır.
“De ki, ey Allahım, mülk sahibi
Sen’sin. İstediğine verir, istediğinden alırsın. İstediğini azîz ve
istediğini zelîl edersin! Hayır, bütünüyle Sen’in elindedir. Sen her
şeye kâdirsin” (Âl-i İmran 3/26) mealindeki âyet Uhud’da bütünüyle
tezahür etmiş ve müslümanlar bu ilâhî icraatı gözleriyle bizzat görüp,
bizzat yaşamışlardı. Belki zahiren küçük zararları olmuştu ama, îman
adına kazanılan bu nur-u tevhîd ve onun içinde hissedilen sır-ı ehadiyet
o zararları hiçe indirmiştir.
Elbette, kılıcın da, tabyelenmenin de
bir hakkı vardır.. ve bunlar muvaffakiyete götürücü sebeplerdir. Fakat
esas olan ancak ve ancak Cenâb-ı Hakk’ın irade ve meşietidir. Çünkü her
şeye kâdir olan sadece O’dur. Evet, sanki Cenâb-ı Hakk, Uhud’daki geçici
bozgunun diliyle mü’minlere şöyle demekteydi: Allah (cc)’ın gücünü
hesaba katmadan hiçbir yere varamazsınız. İşte görüyorsunuz ki, mutlak
bir zaferden sonra, insanlar, mağlup da olabiliyor. Öyle ise Allah (cc)
dilemedikçe zafer elde edilemeyeceği gibi, mağlubiyetten kurtulmak da
mümkün değildir. Esasen her mü’minin, pratikten böyle bir tevhid dersi
almaya ne kadar da çok ihtiyacı var. Belki de sahabi, bize verilmek
istenen bu büyük dersin temsilcileri oldular.!
Ayrıca, Allah Resûlü’ne muhalefete
verilen bu geçici ceza ile mü’minler tam bir teyakkuza geçmiş ve bundan
böyle, Efendimiz’e karşı fikir beyan ederlerken dahi kılı kırk yaran bir
inceliğe ulaşmışlardı. Onların elde ettiği bu edep de, elbette az bir
kazanç değildi..
|