|
• Muhtelif Pırlantalar • Ölçüler • Ölçüler 2 • Pırlanta Sayfa 1 • Pırlanta Sayfa 2 • Pırlanta Sayfa 3 • Pırlanta Sayfa 4 •
Ramazanın
son on gününde itikaf yapmalı, elden geldiğince geceleri yatmamalı ve
teravihleri uzun kılmalı. Üstadımız da Ramazan-ı Şerifin son on gecesinde
talebelerini uyarır, o mübarek zaman dilimini en iyi şekilde
değerlendirmelerini istermiş.
Edebin asıl
menşei sünnet-i seniyyeye ittiba etmektir; vicdan değildir, kalp değildir.
İlim
yuvalarında eskiden öylesine bir ihlas vardı ki.. insanlar sırf Allah
rızası için gelir, bir şeyler öğrenirler, ders okurlar; makam, paye,
mansıb, diploma, kariyer nedir bilmezlerdi. Onlara "diploma" deseniz;
"Ötede Allah diploma mı soracakmış?" derlerdi. Sonraki dönemlerde ihlas
öldü. İnsanlar diploma ve dünyalık uğruna okumaya-çalışmaya başladılar.
Diplomayı küçümsediğim, onun önemini inkar ettiğim düşünülmesin. Benim
söylediğim, Allah rızasının önüne başka şeylerin geçtiği hakikatıdır.
Yoksa diploma da, kariyer de, meslekî başarılar da hep Allah rızasını
kazanmak uğruna kullanılmalıdır. Her işin başı Allah rızasıdır, onun
dışındaki her şey tali ve ona tabi olmalıdır.
Aslında
ferdin başında bir kayyım olmalı ve başını döndürecek-bakışını
bulandıracak dünyalık bir şeye nail olduğunda o onu yıkmalı. Aynı küçük
çocukların özene bezene yaptıkları şeyleri büyükçe bir çocuğun gelip
bozması, dağıtması gibi. Evet, bir kayyım bizim nazarlarımızı dünyaya
celbeden şeyleri yerle bir etmeli, ta ki her şey halisane Allah için
olsun. Zaten Allah sevdiği kimselere dünyayı nasip etmez. Ellerini her
uzattıklarında dünya onlardan kaçar. Allah çeşitli vesileler ile onları
dünyaya küstürür.
Erzurumlu
bir alim vardı. Oğlu öldüğü gün yemyeşil bayramlıklarını giydi ve herkese
sürurla mukabele etti. Diyordu ki: "Allah benimle muamelede bulundu."
Yaşar
Hoca çok anlatırdı: Fatih Camiinde ders veren bir Hüsrev Hoca varmış.
Yaşar Hoca da onun derslerine katılırmış. Çok derin birisi... Bir kızı
varmış ve üniversitede okurmuş. Bir gün Yaşar Hoca ders okumak için
hocanın kulübesine geliyor. Bakıyor ki bahçede bir kazanla su kaynıyor.
Hoca her günkü gibi dersini takrir ediyor. Tavırlarında, neşesinde hiçbir
farklılık yok. Ders bitince diyor ki: "Şimdi sıra cenazemizi defnetmekte.
Bizim kız dün gece vefat etti." İşte böylesine Allah'a iman... O verdi, O
aldı. Biz de ölünce O'nun yanına gideceğiz. Yüreği yanmaz mı, elbetteki
yanar. Ama iman her şeyi hallediyor.
Kalbe
dünya sevgisini koymamak.. kalb iki sevgiye dardır, hakikatine göre
yaşamak. İbrahim Edhem kıssası bunu çok güzel anlatır.
Allahım! Göz
açıp kapayıncaya kadar dahi olsa hoşnut olmayacağın şeylerle bizi baş başa
bırakma, ne olur bahtına düştük!
Akla
gereğinden daha fazla önem veren ilim adamları rasyonalizm içinde
boğulmuşlardır. Akıl yerine göre önem arzeder. Ancak kalb öndedir, akıl
ona yardımcıdır. Akıl insanı belli bir noktaya götürür. O noktadan sonra
akıl fayda vermez. Orada onu taşa vurup kırmak ve yolun sonrasına kalb
ayağıyla devam etmek gerekir. Akıl burada kalbe "Haydi top senin çevgan
senin artık" der. Böyle bir benzetme ile Mevlana da dahil bazı sufiler
Cebrail aleyhisselam'a akl-ı evvel (ilk akıl) demişlerdir. Zira o,
Miraç'ta bir noktada "Buradan daha ileri gidemem" demiş, Efendimiz yalnız
olarak yoluna devam etmiştir. Ben Cebrail için öyle diyemem, uygun
bulmuyorum ama bu işin ehli olan Mevlana bu konuda çok ısrarlı. Ben hergün
Cebrail'e salat u selam okuyorum. Ancak bazen düşünüyorum "O bir melek,
terakki etmesi söz konusu değil. Benim duam onun hakkında ne ifade
edecek?" Yine de okumaya devam ediyorum.
Kur'an'da
"akıl" kelimesi geçmez. Hep muzari sîgası ile "ya'kilûn, ta'kilûn"
buyrulur. Muzari fiilin özelliğine bakılacak olursa şu manâ düşünülebilir:
"Kendisinde cehd ü gayret gösterilen, devamlı üzerinde durularak işlenen
pratik akıl." Dediğimiz manâdaki "akıl", mâzi sîgası ile yoktur. Çünkü
mâziyette durgunluk ve durağanlık vardır. Mâzi sîgası ile akıl sadece bir
yerde geçer o da konumuz dışındadır.
Berzah
aleminde herkes inandığı şekilde karşılık görür. Allah yardımcımız olsun.
Hiç kimseye ve hiçbir amele değil, sadece Allaha güvenmeli. Sizin
vesileliğinizle milyonlarca insan müslüman olsa bile bunlara değil sadece
Allaha güvenmeli. Çünkü mürekkep balığı gibi ortalığı bulandıran nefis
denen bir şey var.
Namazda
okunan şeylerin me'sûrattan (Efendimiz'den nakledilmiş) olmasını Hanefî
uleması şart koşar. "Ve celle senâüke" ibaresi, me'sûrattan olduğu konusu
ihtilâflı olduğu için namazda hazfedilir (okunmaz). Bu itibarla nafile
namazlarda bile olsa me'sûratın dışında veya Türkçe olarak dua okunmaz.
Esved bin
Yezid en Nehâî müctehid, günde beş yüz rekat namaz kılıyor. Ölmesine az
kala nebilik makamıyla arasında dört parmak kaldığını söylüyor. Ölmek
üzere iken ağlıyor; soruyorlar, günahlarına mı ağlıyorsun? "Ne günahı,
dinsiz gideceğimden korkuyorum." diyor. İşte biz bu duyguyu yitirdik.
Namazda
iki şahıs arasında boşluk kalmamalı. Bu konu hassas ele alınmış ve Sahabe
Efendilerimiz titizlikle uygulamış. Omuzlarını, topuklarını birbirlerine
yapıştırmışlar. Topuklar birleştirilirken insanın kendi ayakları arasında
bir boşluk oluşsa da bu önemli değildir. İster namazda ister dışında
kişinin kendi boşluğundan daha önemli olan şey kardeşleri ile arasındaki
boşluktur. Çünkü o "fürücât min şeytan" dır.
Bilen
insan çok fakat bildiğini temsil eden insan çok az. Bilginin irfana
dönüşüp onun da davranışlarımıza aksetmesi bizim eksikliğimiz.
Menkıbeler de asla değil de fasla bakılır prensibinden yola çıkarak ifade
etmek istiyorum: Hz. Musa'ya Cenab-ı Allah, "Bana mahlukatın en hakîrini
bul, getir" diyor. O da çirkince bir kelp bulup tasmayı kafasına geçiriyor
ve yola revan oluyor. Yolda nebî firasetiyle birden irkiliyor; tasmayı
köpekten çıkarıp kendine takıyor ve öylece huzura geliyor. Cenab-ı Allah,
"Ya Musa, önceki halde gelseydin seni helak ederdim" buyuruyor.
İnsan
kendini ehkarı mahlukat bilmeli.. kendini pislik addetmeli.. kendine
pislik dendiği zaman bir şey demiyecek ve rahatsız olmayacak şekilde bunu
nefsine kabul ettirmeli.
İmam
Azam'ın meclisinde bazılarının ifadesine göre elli bin müçtehit vardı.
Hadi o kadar olmasın, biz beşbin diyelim. Düşünün hepsi müçtehit bu
insanların. İşte İmam Azam bunlarla her meseleyi müzakere ederdi. Koca
İmam'ın önce "şöyledir" deyip sabaha kadar düşündükten sonra ertesi gün
"Sizin görüşünüz doğruydu, ben görüşümden vazgeçtim" dediği o kadar çoktu
ki. Diyebilirim ki, konuştukları meselelerin yüzde altmışında bu cereyan
etmiştir. Bir insan dâhi olabilir ancak normal zekaya sahip olup danışarak
iş yapan ondan daha başarılı olur. Bazıları öyle bencil ve egoisttir ki
kesinlikle danışmaz. Kendi sığlığı belli olmasın diye de çevresinde hep
çukur insanları bulundurur, yakınlarında kabiliyetli insanlara hakk-ı
hayat tanımaz.
Peygamberlerle dağlar arasında sıkı bir alâka vardır. Efendimiz nübüvvete
Cebel-i Nur'dan, Hira'dan; hicrete Sevr'den yürümüştür. Bütün yüce davalar
zirvelerde yoğurulmuştur. Bunun aksine alçak yerler, hele deniz kenarları
şeytanın seccadesini serdiği yerler olmuştur.
Bekir
Berk anlatıyor: Hür Adam Gazetesinde bir yazı çıkıyor. Bu yazıda herkesin
yeis içinde olduğu, hatta Üstad'ın bile ümitsizliğe kapıldığı anlatılıyor.
Bekir Berk hemen bir yazı yazıyor ve gazeteye gönderiyor. Yayınlanan
yazıda Üstad'ın hiçbir zaman yeise düşmediğini ifade ediyor. O gece bir
rüya görüyor. Kendisi bir yolun kenarında bekliyor. Uzaktan bir fayton
geliyor ve yanında duruyor. Faytondan Üstad uzanıyor, onun omuzlarını
kavrıyor ve alnından öpüyor. Tam bu sırada telefon çalıyor ve uyanıyor.
Rüyası kesildiği için kızgın kızgın telefonu kaldırıyor. Telefonun öbür
ucunda Sungur Abi diyor ki: "Bekir Bey, Üstadımız yanımda. Seni alnından
öpüyor!"
|
|
Hedef
ve İstikamet
İnanan bir gönül sürekli “Rabbimi anlatamayacağım bir dünyada yaşamaktansa
ölürüm daha iyi.” düşünce ve hissini taşır. Zaten O’nu anlatamayacak,
sevip başkalarına sevdiremeyeceksek bu dünyada yaptığımız herşey abesle
iştigaldir. Bunun dışındaki bütün mülahazaları balyozla vurup kırmak
lazım. Her mümin, “Bu din benim dinim, dinimi anlatmak vazifemdir.”
demeli. Müslüman sadece kendi olarak kalamaz. Kendiniz olarak kalmaya
kalkarsanız bitersiniz. Ancak meyve verdiğiniz sürece yaşayabilirsiniz.
İnsanlara faydalı olarak Cenab-ı Allah’ın rızasını kazanma duygusuyla
hayırlı hizmetler ardında koşmuyorsanız pas tutup çürümeniz mukadderdir.
Ayrıca, İslam’dan başka hiçbir sistem ya da ideolojinin insanlığa verecek
birşeyi kalmamıştır. Öyleyse biz, insanlık için bir ışık olmalıyız; bir
mum kadar da olsa etrafımızı iman nuruyla aydınlatmaya bakmalıyız.
Karanlığı aydınlatmak ancak iyi bir müslümanlıkla mümkündür. Biz istikamet
müslümanları olarak güven vadeden tavırlarımızla gönüllere akmalıyız.
Bugün bazı insanlar bize inanmıyor olabilir; müslümanlar olarak
yapageldiğimiz samimi işlerin ardında başka gayeler arayabilirler. Bu
meselede de, başkalarını suçlama yerine bizim kendimizi tam ifade
edemediğimiz hususu üzerinde durmalıyız. İnsanlar en az 40 sene bizi
seyretmeli; hiç sapmadan, Cenab-ı Hakk’ın rızası dışında bir beklentiye
girmeden, doğru müslümanlığı yaşamaya çalıştığımızı görmeli. İşte böyle
bir kıvamda olduğunuz zaman göreceksiniz, insanlık fevç fevç size müracaat
edecek ve sizi siz yapan hakikatlere koşacak.
İç-Dış Ahengi ve Günah Karşısındaki Tavır
İnsan, dış görünüşüne önem verdiği gibi kalbî ve ruhî hayatı itibariyle de
dikkatli yaşamasını bilmelidir. Mesela, insanın bir yerinde göze batacak
bir şey varsa, dikkat çeker diye onu gizler.. yakası kıvrık kalmıştır,
pantolonun paçası bozulmuştur; farkına varınca hemen onu düzeltir. Bunun
gibi, kalbde bir inhiraf olduğunda, ruhta hedefinden sapma meydana
geldiğinde insanın hemen orada yeniden harekete geçmesi lazımdır..
harekete geçip onun çaresine bakması, yoluna koyması lazımdır. Mesela, göz
yoluyla kalbe bir şey gelebilir; kulak veya ağız vesilesiyle kalbe bir şey
bulaşabilir. İnsan görünüşündeki dağınıklık kadar belki ondan daha fazla
gönül hayatındaki bu tür dağınıklıklara da dikkat etmeli ve devamlı hassas
yaşamalıdır. Hiç olmayacak şekilde, mesela konuşurken ağzından
kaçırıverirsin: “Filanca yüzüme bakarken biraz aval aval baktı.” O şahıs
kendisine söylenince bundan rahatsızlık duyacaktır. Hemen arkasından
koşup, ona yetişip “Ağzımdan bilmeyerek böyle bir şey çıktı, hakkını helal
et.” demek icap eder. Aynen bunun gibi, “Niye hava soğuk?” diye aklından
geçti. Hemen arkasından “Estağfirullah ya Rabbi, senin soğuğuna sıcağına
karışamam.” demelidir. İnsanın üstüne-başına, yakasına-paçasına dikkat
ettiği gibi kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla Allah’ın ölçüleri içinde O’nun
sevimsiz kabul ettiği şeyleri de hemen gidermeye çalışması lazımdır. Bazı
dış yüzü itibarıyla hassas tipler vardır. Giysisiyle, oturduğu-yattığı
yeriyle düzen arayışı içinde olan bu tipler, ruhi hayatında duyarlı
olmayabilir. Bazı insanlar da düzensizdir, çevresi, eşyaları karışıktır.
Fakat, ruhi hayatı itibarıyla fevkalade bir insandır. Bunlar birbirine
uymayabilir. Ama bazıları da vardır ki, hem dış görünüşü itibarıyla hem de
iç hayatı, ruhi ve kalbi yönüyle her zaman hassastır, duyarlıdır. Herhalde
en iyi insan da odur: İç-dış ahengi mevzuunda fevkalade hassas ve duyarlı
yaşayan, eğri-büğrü şey görmek istemeyen insan... Bu çok önemlidir. İnsana
bazen bazı şeyler ağır gelebilir. Fakat aklımızdan geçen şeylerden dolayı
bile marz-ı ilahiye (Allah’ın rızasına) muvafık değildir korkusuyla günah
işlemiş gibi davranılmalı. Günah dediğimiz şeyin sürekli kendisini
hissettirmesi mü’minin kalbinin cilasındandır. Çok parlak bir kalbe bir
kere bile kir düşmüşse aradan elli sene geçse dahi o kalbin sahibi o
günahı sanki o gün işlemiş gibi duyar. Günaha karşı koymanın en güçlü yolu
da budur. Bir kere yapmışsa bir masiyet, onu yeni yapmış gibi vicdanını
incitici olarak bulur. “Keşke” der. “Keşke…” Bu önemlidir. Siz günahınızı
unutursanız o öbür tarafta başınıza gâile (dert, felaket) olur. Allahın
rahmeti unutulmamalı, günah da unutulmamalı. O’nun affediciliği
unutulmamalı ama günahın çirkinliği de unutulmamalı. Mümin bir kere hata
etse bir ömür boyu onun için gözyaşı döker.
İrade
Mu’cize ve kerâmet haktır ve Allah (celle celâluhû) dilerse âdiyâtı
(normal ve sıradan hadiseleri) paramparça eder; fevkalade şeyler ortaya
koyar. Fakat, hiçbir nebi planlarını bu fevkaladeliklere göre yapmaz.
İşlerini sebeplere göre planlar. Uhud’da Peygamber Efendimiz’e (sallallahu
aleyhi ve sellem) üzerindeki zırhının üstüne bir zırh daha giymesi,
gereken tedbiri alması söyleniyor. Zira, yapılması gerekenleri yapmadan
herşeyi Cenab-ı Hakk’a havale etmek cebrîlik (cüz’i iradeyi kabul etmemek,
insanın hareketlerinin kendi elinde olmadığına inanmak) olur. Üstad
hazretleri, Kur’an-ı Kerim’de insana verildiği söylenen emaneti “ene”
(benlik) olarak yorumluyor. Ene’nin en önemli rüknü iradedir ve insanın
davranışları ona bağlanmıştır. Bir manada insan, iradesiyle insandır. Bize
düşen de; hayatımızı fevkalâde, harikulâde türünden beklentilere bağlamak
değil iradelerimizin hakkını vererek yapılması gerekenleri yapıp neticeyi
Yüce Rabbimizin muradına bırakmaktır.
Yaptığı
şeylerde insanın niyetlerini belirleyen faktörlerin Kur’ani ölçülerle iyi
tesbit edilmesi lazım; insan ulvi gayelerle iyi şeyler yaptığını
düşünürken aslında başka saiklerle hareket ediyor olabilir. Bu sebeple,
insanın kendisinden endişe duyması kötü değildir. Kendisinden endişe
duymayanın akibetinden endişe ederim.
Kur’an
ve Vahiy
İlahî kelamdan insanların istifadesi açısından en elverişli tecellî
Kuranın tecellîsidir. O, insanların dillerine, anlayışlarına, hallerine ve
idraklerine uygun bir konuşma tarzı ve tecellîye sahiptir. Hedef kitlenin
seviyesine göre konuşacağını konuşma, yapacağını yapma ve dinleyen herkese
birşeyler anlatma Kuran’ın üslubudur. Dolayısıyla Kur’an, potansiyel
olarak herkesin alıp değerlendirebileceği, istifade edebileceği bir
tecelli dalga boyunda -bu tabiri bazı mahzurlardan kaçınma ve bu şekliyle
çok mahzurlu olmayacağı mülahazasıyla kullanıyorum- nazil olmuştur.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyin inişi esnasında,
bizim bildiğimiz alemden başka bir aleme geçiyor; adeta bizim alemimize
kapanıyordu.. bu alemden ayrılıyor, bir başka buuda giriyordu. Bu meselede
hususi donanıma sahip olmakla beraber vahyin ağırlığını çok ciddi
hissediyor; o alemle irtibatın manevi baskısını yaşıyor; vahyi almadaki
zorluğu duyuyordu. Vahiy alma ameliyesindeki bu ahz u ata (alıp verme)
bizim için bir sırdır ve onu tam olarak izah edemiyoruz. Ancak belli
benzetmelerle anlamaya-anlatmaya çalışıyoruz. Mesela; reseptörler (alıcı
aletler) mors alfabesiyle gönderilen değişik sinyalleri harflere ve
kelimelere çevirir. Her gelen sinyal bir harfe, kelimeye denk düşer.
Reseptörün başındaki görevli kim olursa olsun belli sinyallerden belirli
bazı harf ve kelimeleri alır ve anlar. Vahiy meselesini de anlamayı
kolaylaştırmak için kullanabileceğimiz bu benzetme çerçevesinde
değerlendirebiliriz. –Haşâ ve kellâ, teşbihde hata olmasın- Efendimizin
mahiyetine yerleştirilen binlerce manevî reseptör vasıtasıyla her gelen
ilahî sinyal bir kelime olarak alınıyor. Bu inceliği kavrayamayan
kimseler, “Efendimize vahiy mana olarak geliyor; O da manayı kelime
kalıplarına ve şekillerine uyguluyor” diyorlar. Bazılarının “Kuran’ın
manası Allah’tan kelimeleri Efendimiz’den..” sözlerini duyunca çok
üzülmüştüm. Hayır, öyle değil; “sadece mana vahyediliyor” diyemeyiz. Her
gelen sinyal bir harfe tekabül ediyor. Bunlar reseptörlerine gelince asıl
mahiyetlerine uygun olarak çözülüyor. Bu konuda da Efendimizin mahiyeti
kullanılıyor. Hem o öyle bir alma ki, Hz. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem) “Rabbim, şu ayeti bir daha söyle.” demiyor. Aksine vahyi
kaçırmamak için heyecanla ve acele hareket edince ikaz sadedinde “(Rasulüm!)
Sana vahyedileni unutmamak için tekrarlarken hemen anında bellemek için
dilini kımıldatma. Çünkü vahyi senin kalbinde toplamak ve onu okutmak Bize
ait bir iştir. O halde Biz Kur’anı okuduğumuzda, sen de onun okunuşunu
izle.”(Kıyamet 16-18) buyruluyor. Yani adeta, “Sen sadece konsantrasyona
bak. O sinyaller senin vücuduna inince asıl kalıplarına dönecek.”
deniliyor. Öyleyse, vahyi beşerî kalıplara bağlamak kesinlikle yanlıştır.
Arzettiğim husus meseleyi akla yaklaştırmak için kullanabileceğimiz küçük
bir misal. Yoksa, vahyin gerçek mahiyetini ancak Allah (celle celâluhû)
bilir.
Kendimiz Olma
Bir insanın yalnızken derince ibadet edip başkalarının yanında sığ yapması
riya; kendi kendine yaptığında verip veriştirip başkalarının yanında
özenip bezenmesi ise şirk kabul edilmiştir. Rabbinle arandaki münasebete
bakacaksın, insanların mülahazalarını nazar-ı itibare aldın mı,
kirletiyorsun demektir. Biz kendi boyumuzun kulluğunu ortaya koymalı;
gösteriş ve taklite girmemeliyiz. Bununla beraber, “Herkes kendi marifet
ufkuna göre ibadet eder, benim marifet ufkum uyuklamaya, uyuşukluğa
müsaade ediyor.” şeklinde bir düşünceyle meseleyi hafife almak da yanlış
olur. Kalbimize saygılı olmak mecburiyetindeyiz. Kulluk şuuruyla dopdolu
olarak iradelerimizin hakkını vermeliyiz.
|
|
Farklılık Mülahazası Şeytan’dandır
Farklılık ortaya koymaya çalışmalar hep şeytandandır. Kendini farklı
düşünme, kıdem farklılığına girme, gelecek adına pay sahibi olma arzusu..
bunların hepsi şeytanî tuzaklardır. “Hele bana bir fırsat verilse, bak ben
nasıl konuşurum. Kalemimi nasıl konuştururum..” bu mülahazalar insanı
Odetta’nın akıbetine sürükler. Ruhunun taşlaşacağı bir son onu bekler. En
büyük belalardan birisi insanın kendini farklı görmesidir. İnsanlığın
başına büyük felaketler bundan dolayı gelmedi mi? Kendini üstün soy, ari
ırk sayanlar dünya savaşlarına sebebiyet verdiler.
“Kul peygamber ol”; Allah’ın Nebi’sine telkini budur. Bütün insanlığı
Cennet’e götürecek bir yol bulsam, yine ben farklı bir insan değilim;
kabul buyururlarsa “insanlar içinden bir insanım” mülahazasını hep
taşımamız lazım. Asr-ı saadette habeşî ile kureyşî arasında hiçbir fark
yoktu. Ama bugün maalesef biraz mürekkep yalayanlar farklılık sendromundan
kurtulamıyorlar. Sanki mürekkepte bir virüs var, ondan virüs kapıyorlar.
Allah’ı Çokça Anmak
İnsanlar Allah’ı daha çok zikretmelidir. Tecelliyat-ı ilahiyenin binini
birden bir anda duysan bile, milyonunu bir anda duyabilme ve tırnağının
ucundan bütün hücrelerine kadar bunu hissedebilme cehdi olmalıdır. Allah
bizleri şekilcilikten, görüntüden, suretten halâs eylesin ve mana-yı
hakikiye ulaştırsın. Ama maalesef Cenabı Hakk’ın bu kadar lütufları
karşısında bizler hala daha suretle uğraşıyoruz, şekilde kalıyoruz. Bir
“La ilahe illallah” derken, çok arzu ediyorum ki: O anda Cenab-ı Hakk’ın
bütün isimlerini, bütün tecellilerini bir anda duyabileyim, bir anda
onlarla dolayım. Cenab-ı Hakk’ı anarken kendimize göre değil, O’nun
büyüklüğüne, enginliğine göre anmak için insan kendini zorlamalı. Otuz
sene-kırk sene demeden ısrarlı olmalı. Kendi darlığımızla değil, o
tecelli-yi ilahiyi kendi enginliği içinde anlamalıyız.
Hasta Ruhlar
Bir insan devamlı kendini anlatma, kendini beğendirme lüzumunu duyuyorsa,
o Allah’ın hasis bir kulu demektir. Her fırsatı kendisi için
değerlendirmeye kalkanlar, hem aklen, hem ruhen, hem de itikadî açıdan
noksan ve marazlı zavallılardır. Millet sana teveccüh ediyorsa, sana bir
alaka gösteriyorsa bu krediyi ancak dinin için, Allah’ın ismini yüceltmek
için kullanabilirsin.
Yorgunluk
Biz aslında kulluktan yana bir yorgunluk yaşıyoruz. Hepimiz yorgun asker
gibiyiz, adeta ibadetlerden yorulmuşuz. Bir bıkkınlık var. Müslümanlığa
çok avamca bakıyoruz. Kalblerimizde onu çok daraltıyor, sığlaştırıyoruz.
Bütün Ramazan boyunca ekranlarda bir şeyler konuşuldu, din anlatıldı ama
hiçbirisi yeni müslüman olmuş bir zenci kadının konuştuğu kadar anlamlı
konuşmadı. O ne güzel şuur, meseleleri ne güzel kavrama… Biz ülfetin
zebunu olmuşuz. Değerler gözümüzde renk atmış, matlaşmış, bizde heyecan
uyarmıyor. İbadetleri şeker-şerbet yudumlar gibi eda edemiyoruz. Nedir bu
mekr-i ilahi bilemiyorum? Neden duyamıyoruz? Neden heyecan yok? Her
namazda cemaattan bir-iki insanın içi geçse bu konsantrasyon ruhlarda çok
şey ifade edebilir. Ama neden olmuyor, bilemiyorum?
Neden Heyecan Yok?
Okuduğumuz Kur’an-ı Kerim ve yaptığımız evrad u ezkarın şuursuzca
yapılması matlup değilse de, böyle yapılırsa da bir kısım duygularımıza
hitap eder ve bu itibarla istifade etmiş oluruz. Ümit ederiz ki; tıpkı
yağmur taneleri gibi, toprağın bağrındaki tohumların uyarılmasına vesile
olur. Insana düşen daha derince istifade edebilmesidir. Daha derin
mülahazalara açılabilmek için de insanın kendini biraz zorlaması lazımdır.
Her kelimeyi, her ifadeyi bir idrak ve şuur içinde kalbin derinliklerine
bir cehd ile indirmek gerekir. Şuurluca duyabilme, biri bin yapar.
Şuurluca okuyamıyorum diyerek terk etmek de hata olur.
Her zaman aynı yüksek ruh halini yaşayamama, kabz halinden kaynaklanıyor
olabilir. Aslında bu durum da müsbet yolda değerlendirilebilir. Zira kabz
hali, basta açılmanın yoludur. Kabz, bast kapısının tokmağıdır.
Biz Yumurtanın İçindeki Civciv Gibiyiz
Bu alemdeki durumumuz aynen yumurta içindeki civcivin hali gibi.
Yumurtanın içindeki civcive “Dışarıda bir dünya var” deseniz o inanmaz,
“Hadi be sende!” der. Biz de onun gibi ahireti hesap edemiyoruz. İnsan bir
bilebilse, “Bir ömür boyu dişimi sıkıp keşke daha fazlasına katlansaydım”
diyecek; ama iş işten geçmiş olacak. Burada her bir gayret, orada inkişafa
vesile olur. Zaten insan burada meşru daire ile iktifa etse bir mahrumiyet
yaşamış olmaz. Herkes bulunduğu konumun hakkını vermeye çalışmalı. Bütün
mesele bu…
Eşyanın Perde Arkası
Sofistler diyor ki: “Dış dünya bizim gördüğümüz şekilde değildir. Bizim
gördüğümüzü sandığımız şeyler zihinlerimizdeki algılardan ibarettir.”
Tasavvufî manâda eşyanın perde arkası dediğimiz şey bundan farklıdır.
Bizde “Hakâiku’l-eşya sabitetün-eşyanın hakikatı, varlığı sabittir.” bir
prensiptir. Bunun ötesinde mesela sizden şu ağacın bir resmini istesem
gördüğünüz şeyi tasvir edersiniz. Ancak ağaç ondan ibaret değildir. Ağacın
bir de görülmeyen portresi vardır ki o da ekosistemdeki yeri,
oksijen-karbondioksit alış-verişi, fotosentez faaliyetleri vs… Onun için
bir biyolog ağaçta herkesin gördüğünden daha derince, farklı şeyler görür.
Çünkü onun bu konuda farklı ihtisası vardır. Aynen bunun gibi bazı
konularda derinleşmiş olanlar eşya ve hadiselerin çehrelerinde onun perde
arkasını müşahede edebilirler. Mesela; bir ağaca bakar, onda Allah’ın isim
ve sıfatlarının ayan-beyan tecelli ettiğini görürler.
Eşyanın çehresinde görülen şeyler objektif de değildir. Yani herkes aynı
şeyi görmez. Mesela; yukarıda arzedilen misalde, bir ağaçta biyolog farklı
şeyi görür, fizikçi farklı şeyi görür, marangoz daha farklı bir şeyi…
Ayrıca bunlar kendi içlerinde de derinliklerine göre farklı sınıflara
ayrılırlar. Bu durum, görülen şeyin yanlışlığını veya tutarsızlığını
göstermez. Bakanların farklılığı böyle bir farklılığa sebebiyet verir.
Yazıcıya Gönder
• Giriş • Yukarı • Muhtelif Pırlantalar • Ölçüler • Ölçüler 2 • Pırlanta Sayfa 1 • Pırlanta Sayfa 2 • Pırlanta Sayfa 3 • Pırlanta Sayfa 4 •
|
|