Yörüngesini bulmuş
veya rampasına oturmuş hakiki bir insan, Hakk'ın şahidi olduğu gibi
yoldakilerin de rehberidir; onu bulan Hakk'ı da bulmuş ve bütün
dağınıklıklardan kurtulmuş sayılır.
Aslında dünya,
köhne bir harabeden ibarettir, onu taptaze ve canlı kılan sevgidir.
Kâinatlar bir sevgi şiiri, yerküre onun kafiyesidir. Dünyada hiçbir
değerin, sevgiye karşı koyması ve onunla rekabet etmesi de mümkün
değildir.
Bizim için gerçek
saâdet, haricî tatminlere bağlı, gelen-kesilen, akan-duran saâdet
değildir; bizim için hakiki saâdet, ruhumuzdan fışkıran, Allah
münasebetiyle derinleşen ve cennetle noktalanan ebedî saâdettir.
Vazifemiz, engin
varlık çağlayanı içinde kendi yerimizi, sorumluluklarımızı, kâinat ve
kâinat ötesi münasebetlerimizi düşünmek ve rûhî mantığımızı, varlığın
perde arkası değerlerini araştıran bir hikmet kaynağı haline
getirmektir.
Mânâ derinliği
olmayan ve metafizik düşünceye kapalı bulunan ruhlar, gün gelir bütün
bütün hayatî dinamiklerini kaybederek, tamamen hazan yemiş yapraklar
gibi savrulur giderler.
Diken, gülün
yanında olsa da yine dikendir ve batar; saksağan, gül bahçelerinde
bülbüllerle yan yana bulunsa da, hep kendini kendi sesiyle ifade eder.
İman insanın
biricik müracaat kaynağı, İslâm yaşam programı, marifet yol azığı,
muhabbet de iç dinamiği olduğu sürece o hep başlarda taç olageldi.
Madem ki biz varız
ve bizimle beraber, bizi alâkadar eden dünyalar dolusu nimetler de var;
elbette bu nimetleri değerlendirme ve onları daha başka nimetlerin
basamakları haline getirme de bize düşmektedir.
Hedefli yaşayanlar
hedefli ölürler; ölünce de gönüllere gömülür ve orada ebedlere kadar
yaşarlar.
Ne mutlu sevgiyi kendine rehber
yapıp yürüyenlere! Yazıklar olsun, ruhundaki sevgiyi sezemeyip bütün bir
hayat boyu kör ve sağır yaşayan talihsizlere !
“ Duygu, düşünce, tasavvur
birliği ile bir araya gelmiş ve aynı terbiye ile ruhta kemâle ermiş bir
toplum, her zaman Hakk’ın teyidine mazhardır ve istikbal vaad edicidir.”
“Sular, hararet görmeden
buharlaşıp duruluğa eremezler. Tohum, çatlayıp çürümeden sümbül ve başak
hayatını netice veremez.
Kar-kış olmadan bahar gelmez; gelse de kadri kıymeti bilinmez.”
Her başarının arkasında insan
faktörü vardır. Hayatın her alanında kalitenin yükseltilmesi ve ideal
ölçülere getirilmesinde başarı sağlamış kurumlar, insan faktörünü ön
planda tutan ve insana odaklanan organizasyonlardır.
Mü’min; sağ duyusu, basiret ve
firaseti, vahiy ile aydınlanmış dupduru ve tertemiz aklı, engin ve
objektif anlayışı, sağlam ve kuşatıcı görüşü, sorumlulukları adına
titizlik ve duyarlılığı, kötülüklere karşı azim ve kararlılığı, bütün
bir ömür boyu yücelikler peşinde olması ve yüksekleri kollaması, her
zaman dipdiri tutabildiği hissi, şuuru ve iradesi, her şeyin özüne nüfuz
edebilme hususundaki tecessüsü ve hadiseleri yorumlamadaki derin idraki,
Allah’a itimat edip güvenmesi ve insanlar arasında bir güven insanı
olarak tanınıp bilinmesi, Hakk’ı gönülden tasdik edip her zaman O’na
karşı vefalı kalabilmesi, emanette emin olarak tanınması ve herkesin her
zaman başvuracağı bir emniyet insanı şeklinde hatırlanması, hatırlanıp
maşeri vicdanca kabul görmesi, duyulup görüldüğü her yerde Hakk’ın yâd
edilmesine vesile olması semtine uğrayanları hâliyle, diliyle O’na
yönlendirmesi açısından “mutlak zikir kemâline masruftu” esasına binaen
tam bir tasdik iz’an ve temsil kahramanıdır.
En büyük nisyan; günahları
unutmak, en güzel nisyan da sevapları hatırlamamaktır.
Söz, temsil kanatlarıyla
uçurabildiği ölçüde gönüllerde heyecan uyarır ve bütün enginlikleri
aşarak gider her istidâda ulaşır.
Her biri birer kalp ve ruh
kahramanı olan sahabî topluluğu, Kur'ân'ın feyyaz ve bereketli ikliminde
neş'et etmiş mucizevî ve aşkın bir cemaattir.
Dünyevî zenginliklerin tesir
alanının dışında nice problemler vardır ki, sevginin büyülü anahtarından
başka hiçbir şey çözülememiştir.
İnsanın insanları sevip çevresine
alâka duyması, hattâ bütün varlığı şefkatle kucaklayabilmesi, biraz da
kendini bulup bilmesine bağlıdır.
Kur'ân'ın sadık bir talebesi,
kendi aşk u şevki, heyecan ve tutkularının ötesinde başkalarını da
terkisine alıp sonsuza taşıyan bir ebediyet süvarisidir.
Hayatın yaşama külfetine değip
değmemesi büyük ölçüde, varlığın gâyesinin bilinip bilinmemesine
bağlıdır.