Bütün ömürlerini
beden ve cismaniyetin mahbesinde geçirenler, bir girdabın etrafında
dönüyor gibi, her an biraz daha gayyâlara doğru kayar ve hep esfel-i
sâfilîne doğru sürüklenirler.
İnsanlarda
mükemmelliğin en derin buudu kötü kimselerle bile geçinmektir.
Hayatlarını ruhun
enginliklerinde, kalbin derinliklerinde ve her zaman vicdan eksenli
sürdürebilenler, yer yer tabiatlarının bir yanındaki tümseklere,
fıtratlarının çevresindeki dikenlere takılsalar da, hep a'lâ-yı
illiyyîne doğru yürürler.
İnsanlar "dâhi"
olacaklarına meşveret insanı olmaları daha bereketlidir...
Sevgi sancağının
gidip önünde dalgalandığı kaleler, kan dökülmeden fethedilmişlerdir.
Ehlullah hakkında
olumsuz söz söylemek insana Allah'ın en büyük mekridir. Cenab-ı Allah
bir kimseyi yerin dibine batırmak isterse, onu evliyaullaha düşman
yapar.
Kendi düşüncelerini
değerlendirmeye arz etmeyen, kapalı ve başkalarının fikirlerine de
saygılı olmayan biri, üstün bir fıtrat, seviyeli bir dimağ, hattâ dâhi
bile olsa; her düşüncesini meşverete arz eden sıradan ve düz bir insana
göre daha çok yanılmalara maruzdur.
İş ve plânlarında
kendi fikirleriyle yetinen, hattâ onları zorla diğer insanlara da kabul
ettirmeye çalışanlar, önemli bir dinamizmi elden kaçırdıkları gibi,
çevrelerinden de sürekli nefret ve istiskal görürler.
Şûrâyı önemsemeyen
bir toplum tam mü'min sayılamayacağı gibi, onu uygulamayan bir cemaat
de, kâmil mânâda Müslüman kabul edilmemiştir.
Bir müteşebbisin
herhangi bir işinde en güzel neticelere ulaşmasının ilk şartı meşveret
olduğu gibi; onun kendi gücünün kat kat üstünde önemli bir kuvvet
kaynağına sahip olmasının yolu da yine meşveretten geçer.
Şûrâ, ilk mîrasçılar
gibi günümüzün kutsileri için de en hayâtî bir vasıf, en esaslı bir
kuraldır.
Herhangi bir işe
teşebbüs etmeden evvel, her türlü danışma ve araştırma yapılmak
sûretiyle, sebepler bazında ve tedbir plânında kusur edilmelidir ki,
neticede kaderi tenkit ve çevreyi suçlama gibi, musîbeti ikileştiren
zararlı davranışlara girilmesin.
İdareci; siyaset,
idare, teşrî ve toplumla alâkalı daha pek çok meselede istişârede
bulunmakla; idare edilenler de, kendi görüş ve düşüncelerini idarecilere
bildirmekle sorumludurlar.
Ferde-topluma,
devlete-millete, ilme-maarife, iktisâdiyâta ve içtimâiyâta ait
meselelerin çözümünden önemli misyon ve vazife şûrâya aittir; tabiî bu
meseleler hakkında mânâsı açık "nass" mevcut değilse...
En akıllı insan,
meşverete çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en çok
yararlanan insandır.
İyiden iyiye
düşünülmeden ve başkalarının fikirleri, tenkitleri alınmadan fert ve
toplumla alâkalı verilen kararlar, çok defa hüsran ve fiyasko ile
neticelenmiştir.
Allah Rasûlü (sav),
hayât-ı seniyyelerini vahyin aydınlığında sürdürüyor olmalarına rağmen,
meşveretle memur olduğunu da ortaya koyuyor; bununla idarecilere
sorumluluklarını hatırlatıyor, idare edilenlere de düşüncelerinin
değerlendirilmesi fırsatını veriyordu.
Efendimiz (sav);
hakkında nass vârid olmayan her meseleyi, kadın-erkek, genç-ihtiyar
herkesle istişâre ederdi. Bu itibarla da, değişik sahalarda onca
ilerlemeye rağmen, meşveret mevzuunda o gün ulaşılan noktaya henüz
ulaşabildiğimiz söylenemez.
Kur'ân'a göre
istişare, mü'min bir toplumun en bariz alâmeti ve İslâm'a gönül vermiş
bir cemaatin de en önemli hususiyetidir.
Önü-arkası
düşünülmeden içine girilmiş nice işler vardır ki, iki adım ileriye
götürülememiş olmanın yanında, müteşebbislerin de itibar kaybetmeleri ve
inkisârları ile sonuçlanmıştır.
Herhangi bir işe
azmetmeden evvel, âkıbet güzelce düşünülmez, bilgi ve tecrübe
sahipleriyle de görüşülmezse, sonuçta hayâl kırıklığı ve nedâmet
kaçınılmaz olur.
Hayatını birinci
faslı bir lütuf ve ihsan, ikinci safhası ise, irâde, plân ve Hakk'ın
emirleri çerçevesinde hassasiyetle üzerinde durulup işlenecek bir harman
mesabesindedir.
İnsan, bütün meleke
ve istidatlarıyla yontulmamış bir mermere benzer. Heykeltraş,
hayâlindeki plâna göre mermeri kesip, biçip şekillendirdiği gibi,
insanoğlu da, kendi ruhunun heykeltraşı olarak eline verilen programa
göre, ona ikinci bir varlık kazandırıp, vicdanındaki sırrı onun simâsına
nakşedebilir.
İnsan, kendine
verilen irâde, his, şuur gibi ahlak ve karakterinin oluşmasına vesile
olabilecek ilk mevhibelerini değerlendirip Yaratan'ın emirleri
istikâmetinde kedini sık sık yenilemezse, "kendi olarak" kalması bir
yana, bozulup gitmesi mukadder demektir.
Her vâdirat bir kısım
zahmetle elde edilmekte, her nimet bir külfet mukabili verilmekte ve
maddi-manevî her muvaffakiyet de bir düzine mahrumiyetlere bağlı cereyan
etmektedir.
Yüksek mefkûrelere
gönül verememiş, kendini ulvî gayelere göre ayarlayamamış, basit
düşüncelerin karanlık ve zıtlarla dolu atmosferinden çıkamamış;
zihniyet, görüp duyduğu, okuyup düşündüğü şeylerle yeniliklere
ulaşamamış ve insanlara karşı içindeki iştiyak ve sevgi ateşini
körükleyip coşturamamış ham ruhlar, hayatta olsalar dahi diri
sayılmazlar.
Hayatın kendisi de,
insanoğluna bahşedilen büyük nimetlerdendir. Hayata gelmek veya
gelmemek, insanî hüviyette varlığa ermek veya ermemek elimizde değildir;
ama onu değerlendirmek ve bu sihirli nimetlerle iki âlemin mutluluğunu
elde etmek, iradelerimize bağışlanmış ilâhî bir armağandır.
Hayatın bütün bütün
girifleştiği, dünyanın globalleştiği ve her problemin bir dünya problemi
hâline geldiği günümüzde, İslâmî mânâ, ruh ve ilimlerin yanında,
Müslümanlar için çok defa maslâhat sayılan diğer ilim, fen ve teknikle
alâkalı konuları bilen kimselerin de meşveret heyeti içinde bulunmaları
şarttır.
Şûrâ, mevcut
problemleri çözmekle meşgul olur; muhtemel hâdislerle alâkalı tahminî
kararlar üzerinde fazla durmaz.
Hikmet; ilim, hilm,
mânâ-yı nübüvvet anlamlarına geldiği gibi, eşyanın perde arkasına
ıttılâ, halka kapalı olan şeyleri ferâset nûruyla görüp sezme; ferdî ve
içtimâî problemleri çözebilme istidat, kabiliyet ve fetânetî mânâlarına
da hamledilmiştir ki, her zaman erbabı az, değeri yüksek bir vasıf
olarak görülmüş ve kabul edilmiştir.
Allah Rasûlü (sav),
kendi içtihatlarına rağmen çoğunluğun görüşüne uyarak Uhud'a çıkmış,
sora da evvel ve âhir, hatalı da olsa, ekseriyetin içtihatlarıyla
alâkalı hiçbir beyanda bulunmamıştır.
Peygamber
Efendimiz'in (sav) hayat-ı seniyyeleri yakından takip edildiğinde,
vahyin sınırları dışında kalan her mesele ve her problemin şûrâdan
geçirildiği ve ma'şerî vicdana arz edildikten sonra icrâya konduğu
görülür.
Meşverette her zaman icmâ olmayabilir; herkesin görüşünün tek bir
noktada toplanmadığı durumlarda, ekseriyetin düşünce ve kanaatine göre
amel edilir.
Diğer Pırlanta sayfaları okumak için aşağıdaki
linkleri tıklayınız