|
Pırlanta Sözler
Sayfa 02
FENALIK
Devamlı fenalık yapan
fenalara, hiç kimse müdâhale etmese de, birgün mutlaka kendi fenalıkları
onları mahvedecektir. Evet, sürüp-giden fenalıkların yolu, er-geç fenâ
bulup yok olmaya çıkacaktır.
Ârızî şerler, devamlı
görünseler de muvakkattırlar. Ömr-i tabiîleri dolunca onlar da herşey gibi
ölür giderler. Bu mevzûda üzülecek tek şey, bizler ve değerlerimizin
onların bu tahrip sahası içinde kalıp harab olmalarıdır.
HAYIR ve
ŞER
Hayır işlemek; din ve
hikmet nazarında vazife, vicdan nazarında da şâyân-ı takdir bir
davranıştır. İşlememek ise; dinde günah, hikmet nazarında ahlâkî
seviyesizlik, vicdan nazarında da lâubâliliktir. Hayır; bazen faydasız,
hatta bir ölçüde zararlı da olabilir. Ama, kat’iyyen şer olmaz. Şer ise
tamamen bunun aksidir...
HİKMET
GÖZÜNDE YALAN
Yalan kâfirce bir
lâfızdır. İnsanı, burada, vicdan-ı umûmînin er-geç ıttılâıyla
değersizliğe, ötede de Cehenneme mahkûm eder.
Yalan, müdâhaneci;
hakikat, ciddî ve müstağni; yalan zevzek ve hoppa, hakikat vakur ve
muhteşemdir.
Yalanın, hilenin,
hırsızlığın, iftiranın yaygınlaştığı ülkeler harap; böyle ülkelerin
ahalisi fakir, askerleri de ihtilâlcidir...
Yalancılık hangi kıyafete
girerse girsin, kendini ma’şerî vicdandan saklayamaz. Hele Hakk’ın nuruyla
bakan erbâb-ı firâset nazarında asla!..
Yalanın revaç bulduğu,
meydanların onunla dolup-taşdığı zaman hakikatın dili koparılmış sayılır.
Vicdan-ı umûmî bir
denize benzer; yalanlar onun tâ ortasına kadar dahi sızsalar, yine onları
toplar sahile atar.
Yalanın, inkârın,
te’vilin, riyânın yüzüne tükürüp onu daima tahkir eden birisi vardır; O’da
vicdan.
Yalan ve gösterişler
gürültülü, hakikat ve samimiyet sessizdir. Yıldırımlar gök gürültüsünden
evvel hedeflerine varırlar...
DÜNYA’NIN
GERÇEK YÜZÜ
Bazıları, dünyayı biraz
para biraz da âfiyetten ibaret sayarlar. Bu, herşeyi maddeye ircâ edip,
dünyayı bildiğine, gördüğüne bağlayanlar için doğru olsa da, hakikate
uyanmış ma’nâ insanları için aldanmışlıktan başka bir şey değildir.
Bugün dünyayı bozmaya
çalışanlar, onun intizamını koruyanlardan hem daha çok hem de daha nüfuzlu
görünüyorlar. Kuvvet dengesine te’sir edecek ma'nevî bir güç olmazsa,
hâlihazırdaki durumla kısa zaman içinde,büyük mesafelerin alınacağı
söylenemez.
HİKMET ve
FAZİLET
Fazilet, halk içinde
minderde veya yerde oturur.. gurur muhteşem koltuklara bile sığmaz. Gurur,
kubbe görünümlü, tersine dönmüş bir kuyuya benzetilecek olursa, fazileti,
ufka inmiş gibi görünen semâya benzetebiliriz...
Cehalet, gurura; hikmet
fazilete götürür. Gurur cehaletin nesebsiz çocuğu, fazilet hikmetin soylu
evlâdıdır. Gurur istibdâd taraftarıdır; fazilet ise hürriyet ve müsavât...
Gurur, hep yalnızlık
içinde dolaşır ve emsâl arar... Fazilet emsâlini bulmuşluk huzuru içinde
sürekli halkla beraber olur.
“Zorla güzellik olmaz”
derler, doğrudur. Büyüklük de zorla olmaz. Bunların her ikisini de ma’şerî
vicdan tayin eder.
Bazı kimseler vardır ki,
onlara göre kendilerini beğenenler “nikbîn” beğenmeyenler de “bedbîn”dir.
Bunlar, birincileri takdir eder onlara bağırlarını açarlar; ikincileri de
yedi köy kovarlar. Doğrusu, yedi köy kovulması gerekli olan da işte bu
“hodbîn”lerdir.
Hodbîn, herşeyi iyi,
bedbîn de herşeyi kötü görür. Bunların her ikisi de zararlıdır. İyiyi iyi,
kötüyü de kötü görmek “hakikatbînlik”dir.
HİKMET
AÇISINDAN VİCDAN
İnsanın bulunuşu ve bu
bulunuşu sezişinin ünvanı olan vicdan; dileyen, sezen, kavrayan ve sürekli
sonsuza açık bulunan bir ruh mekanizmasıdır.
Rûhun; irâde, his, zihin
ve kalb gibi duyu vasıtaları, aynı zamanda vicdanın da en önemli temel
esaslarıdır ki; burada insanı, insânî kemâlâta, ötelerde de ebedî mutluluk
ve Cenâb-ı Hakk’ı müşâhedeye ulaştırırlar.
Vicdan, Hakk’ı gösteren
pırıl pırıl bir aynadır ve Zât-ı Ulûhiyet’e tercüman olmada da eşi-menendi
yoktur. Elverir ki o, sesini duyuracak kulaklar bulabilsin..!
Vicdan, ruhun hissi,
müşâhedesi ve idrâki olduğundandır ki, o hep, mekân-üstü, ötelere açık,
kıstasları sağlam ve melek ma’sûmiyetine denk bir ismete sahip kabul
edilmiştir.
Müftüler çoktur ve hemen
hepsi de anlayabildiklerince, aynı kaynaklara müracaat eder ve fetvâ
verirler. Vicdan, nazarı keskin öyle bir müftüdür ki, fetvâ verirken
hakikata göre fetvâ verir ve verdiği fetvâlarda da kimseyi yanıltmaz.
Vicdan-ı umûmî, “sevâd-ı
a’zam”-ın hissi, sezişi ve idrâki demektir; yanılması da oldukça az olur.
Hele hele, ma’lûmat ve müktesebâtı bir ilham kaynağına dayanıyorsa...
Vicdan-ı umûmî, yanılmaz
ve aldatılmaz bir hakîm mesabesinde olunca, herkese, onun hükümlerine razı
olma ve onu hakem kabul etme kalır ki, bu da onun, bir kısım mes’elelerde
son merci olması demektir.
Vazife o işdir ki; Allah
onu emreder, Enbiyâ gibi selîm vicdanlar da canlandırır. Artık onu kabul
etmemek elden gelmez. Hak, hâkim-i mutlak, vicdan ise, onun en doğru
aynasıdır. Ara-sıra bulanık gösterse de, çok defa gösterdiklerini doğru
gösterir.
Bir insanın tavır ve
davranışlarındaki intizam, onun ruh ve fikir intizamından meydana gelir.
Hareketlerindeki ledünnilik ise vicdanının ötelere açık olmasından...
HİKMET
AÇISINDAN MUHABBET
Muhabbet, maddî-mânevî
güzelliklere meyletmek demektir. Maddî şeylere muhabbet cismanî ve bedenî,
mânevî şeylere muhabbet ise ruhî ve vicdanîdir. Bu itibarla, zahirî
güzelliklere muhabbet, o güzellikler ebedî olmadığından hicranlıdır.
Mânevî şeylere muhabbet ise, daimî ve hicran-sızdır.
Ümit edilen zevklerin
elde edilmesi; ümit gibi aşkın da ölümüdür. Ümit ve aşk arayıcı ruhların
kanatlarıdır ve arama esnasında hep onlarla beraber bulunurlar.
Hastalığın tesirini
tabibler, emarelerle bilirler; hasta onu duyar ve hisseder. Bunun gibi
muhabbeti seven; aşkı âşık; cezbeyi meczub; ruhânî zevkleri de ârifler
bilirlerki, hâl ilmi de işte budur!..
HİKMET
DİLİNDE NÂMUS
Nâmus; iffet, vefâ ve
sadâkat hâsılı öyle mübarek bir hamurdur ki, harç olarak kullanıldığı
binanın sarsılıp yıkılması hiç görülmemiş veya çok ender vâki olmuştur.
Nâmus, yiğidin en yüksek
yanı ve en önemli sıfatıdır. Onun en alçak ve en sefil vaziyeti ise, nâmus
mev-zûundaki lâubaliliğidir...
Bir kadının en şerefli
ve en değerli tarafı, iffet ve nâmus itibâriyle lekesiz olmasıdır. Kendi
nâmusunu ve ailesinin iffetini koruma mevzuunda hassas olmayan insanların,
millî haysiyet ve millî şerefi koruyup-kollama hususunda da hassas
olmayacakları bedîhidir.
Nâmus başka, şeref
başkadır. Servet şerefe esas olabilir, ama nâmus-bahş değildir. Fakirlik
ise kat’iyyen onu ihlâl etmez.
Nâmus, bütün
milletlerin, onun üzerine “and” içeçekleri kadar mukaddesdir ve fazilet
unsurları arasında en pahalı pırlantalardan biridir. Nâmus bilmeyenin
şeref ve fazilet-perverliği de sahte ve yalandır.
Nâmus; eşsiz bir
elmasdır ve en mûtenâ mahfazalar içinde korunmalıdır. Böyle korunmasıyla
onun kıymeti bir kat daha artar.
Kendi ırz ve nâmusu gibi
başkalarının ırz ve nâmuslarının muhâfazası mevzuunda hassas olmayan
kimselere hiçbir şey emanet edilemez ve hiçbir hususda onlara
güvenilemez...
FÂNÎLİK
Kıyametin yakın olduğunu
hemen herkes biliyor. Ama, hergün onun bir parçasının koptuğunu,bilmem
idrâk eden kaç insan var?..
Gençler, gençlikleri ve
güzellikleri geçince ne kadar kıymetsiz kalacaklarını önceden
sezebilselerdi, durmadan ebedî gençlik ve güzellik yollarını
araştıracaklardı...
İnsanın değer verdiği
nice şeyler vardır ki, onunla beraber ölür-giderler; ama, onun ortaya
koyabildiği yararlı iş ve yararlı düşünceler mezardan sonra da bâkî kalır
ve ebedlere kadar yaşarlar...
AĞLAMAK ve
GÜLMEK
Ağlamak; müteessir
ruhların ferahlama gayreti ve vicdanda yanan ateşi gözyaşlarıyla söndürme
hamlesidir. Ne var ki, insanların çoğu ağlanacak yerde güler, gülecek
yerde de ağlarlar...
Ruh tutuşunca vicdan
kavrulmaya başlar ve işte o zaman insan da ağlar. Bu esnada gözyaşları
imdada yetişir ve ruhun ateşini söndürür. Bence çeşm ile çeşme arasındaki
münasebet de buradan gelir...
SABIR
Sabır, ağrıları dindiren
acı bir ot gibidir.. hem can yakar hem de tedâvi eder.
Her sıkıntı bir
kolaylığa gebedir ama, haml müddetine sabır etmek gerekir.
Sabr u sebatta
muvaffakiyet, farklı görünüşlerde ikizlerdir.
Deryalar, damlalardan
meydana gelir; ama damlanın deryalaşacağı zamanı büzmeye kimsenin gücü
yetmez...
Teennî, temennînin en
ideal yoludur.
Acelecinin harmanında en
çok bulunan şey hatadır.
Zirvelerin yolu
vâdilerden başlar.. tabiî sabırlı olanlar için...
Mebdei zehir, müntehâsı
şeker-şerbet birşey varsa o da sabırdır.
Vak’alar karşısındaki
müsbet tavrın adıdır sabır, onun için ehlullah mevsiminden evvel sabrı
istemeyi mahzurlu saymışlar.
MEŞVERET
Meşveret, sınırlı akıl,
sınırlı düşünceye sınırsızlık kazandırmanın yoludur.
Meşveret kadar zengin
bir devlet ve güçlü bir ordu yoktur.
Sahâbî medih makamında
beyânıyla, başka
sıfatlarla değil de, meşveretle yâd edilmiştir...
Akıllıdan birkaç adım
daha ileri akıllı, başkalarının akıl ve düşüncelerine de değer verendir.
Düşüncedeki pasları
çözecek en müessir iksir meşverettir.
İki akıl bir akıldan
hayırlı ise, yüzlerce akıl evleviyetle bir akıldan hayırlı olur. İşte
meşveret bunca aklın biraraya gelmesinin adıdır.
Kendi akıllarına güvenip
başkalarının düşüncelerine müracaat etmeyenler dâhî de olsalar, muhâkemeye
önemli bir derinlik kazandıran meşvereti terk ettiklerinden dolayı akılsız
sayılırlar.
MUAMELE ve
DAVRANIŞ
Dindarlık muamele ile
belli olur.
Yağmur bulutlu havada,
iyi davranışlar da Allah’la irtibatlı gönüllerde bulunur.
Eğri çomağın gölgesi düz
olamayacağı gibi, kalb balansını iyi ayarlayamamış birinin davranışları da
düz olamaz.
Halk, davranışlarına
göre seni bir yere oturtmuşsa, durumunu değiştirmeden, başka muamele
bekleme..!
Âfiyetten daha tatlı,
başkalarına muhtaç olmaktan daha acı ve şartların elvermediği zaman dindar
olmaktan daha ağır birşey yoktur.
Amelsiz söz, vera’sız
fıkıh, velâyet ve zühde ulaştırmayan ilim, vefâsız dostluk ve âfiyetsiz
hayat aldatan bir seraptır.
Sevgililer gibi kaynaşıp
bütünleşin ama, iş ve muamelelerinizde yabancı olma esasına göre davranın!
Sen kendini anlatmayı
bırak; seni davranışların anlatsın..!
Yazıcıya Gönder
Diğer Pırlanta Sayfalar
• Giriş • Yukarı • Muhtelif Pırlantalar • Ölçüler • Ölçüler 2 • Pırlanta Sayfa 1 • Pırlanta Sayfa 2 • Pırlanta Sayfa 3 • Pırlanta Sayfa 4 •
|