Mehmet ALTAN Web Sitesi

  Pırlanta Sayfa 4


Pırlanta Sözler

Sayfa 04


VA’D

 Bin kere va’dedeceğine bir kere va’dini yerine getir!

 Verilen sözde durma, insan olmanın gereğidir.

 Yüzüp-gezen zeminde birşey bitmez.

 Va’dini yerine getirme hassasiyeti îmandan, va’dinden dönme de nifaktan kaynaklanmaktadır.

 İnsanların bir kısmı bütün bir hayat boyu vicdanlarında akdettikleri muâhedenin gereğini yerine getirmeye çalışır; bir kısmı da böyle bir muâhededen habersiz yaşar. İşte bu noktada mü’min-münafıktan ayrılır.

TEMKİN

 Sizi göklere çıkarsalar da unutmayın yer daha emindir. Uçaktan düşen parçalanır ama, yerde devrilen değil.

 İnsafı hiç elden bırakmamalı ki ondan selim düşünceler doğar. Aksi takdirde kapanması zor yaralar açılır. Sonra makul da davransanız o yaraları kapatamazsınız.

İTTİFAK DÜŞÜNCESİ

 Herkes kendi cephesi adına teslimiyet istiyor, silm istemiyor. Halbuki Allah (c.c) “topluma silme dahil ol” diyor.

 İttifak edemiyorsak hiç olmazsa ihtilafa düşmeyelim veya aramızdaki mes’eleleri, farklılıkları büyütmeyelim.

İRŞAD ERLERİNE 

Efendimiz (asm) hayatı boyunca bir defa hac yapmıştır. Ama bütün hayatı tebliğ ve irşadla geçmiştir.

Allah’ın ihsan ettiği nimetlere muvafık iş yapmayanlara Allah buğz eder.

 Damlayan bir göz yaşı pek çok gönlün feth edilmesine vesile olabilir.

 Büyüklük, büyük işler büyük plânlarla değil, insanın rızayı ilahiye gözünü dikmesi ve Allah’ın da “Ben senden razıyım” demesinde aranmalıdır.

 İnanan bir insanın inancını er-geç amel zeminine koyması şarttır. Bu iman u amel kişinin duygularını baskı altına alınca, onun davranışları da istikamet içinde olacaktır.

 Hizmet-i îmâniyenin durmasıyla belâlar gelebilir.

 İnsanı yaptığı hatalar, rahatsız ediyorsa, günahı sevabtan tefrik edebiliyor demektir.

 Muvaffakiyetin düşmanı, refahtır, lüksdür. Müslümanların muvaffakiyeti ancak komando gibi yaşamakla mümkün olur.

Hizmet bir namaz ise, tedbir onun abdestidir. Tedbirsiz hizmet, abdestsiz namaz gibidir.

 Etraf cefâdan, garib vefâdan usanmaz.

 Tebliğde mühim olan anlatılan mevzuun ihlasa iktıranı ve hüsn-ü kabul görmesidir. Hiç kimse kendi seviyesinden üstün olanlara bir şey tebliğ etmeye çalışmamalı, zira aksu'l-amel yapabilir. Veled, pederine bir şey söylememeli. Ebû Talib'in, Efendimiz’i kabul etmemesi üzerinde durulmaya değer bir mevzudur.

 Ana ve baba hiçbirşey için fedâ edilemez. Ama onlar “İslâm'a hizmet etme” diyorlarsa, o zaman onlara bu yasaklarında itaat edilmez. Bunun dışında ana-babaya itaat eden, hayatında bereket bulur.

 Mü’min, yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidir.

 İnsan haklı dahi olsa babasıyla tartışmamalı. Celâl sıfatı herkeste cüz'i, külli vardır. Öfkelenme makbul değildir. Ama o terbiye-i Muhammediyye ile terbiyelenirse, kâfirlere karşı vakar, mü’minlere karşı da tevazu şeklinde kendini gösterir.

 İslâmî olmayan gazete ve mecmua okumak zararlı olur. Eğer mutlaka okunması gerekiyorsa, sadece başlıkları okunmalıdır.

 İmana ve Kur’ân’a ters şerir kimselere hediyeler vererek, şerlerini önleyebiliriz. Anne-baba için de aynı şeyler geçerli.

 Şeytan, çok defa hizmet etmeyen kimseleri yoldan çıkarır. Emr-i bi’l-ma'rûf nehy-i ani’l-münker'i olmayan kimseler vahyin bereketinden mahrûm kalır. Bu insanlarda ilhâm esintisi kat’iyyen olmaz. Kitaplar yazabilirler, fakat yazdıkları yümünsüz, bereketsiz, karanlık şeylerdir. Emr-i bi’l-ma'rûf nehy-i ani’l-münker yapan insanlardır ki bunlarda ilhâm esintileri görülür. Onun için bizler, okuyacak, düşünecek ve herkese birşeyler anlatmaya çalışacağız. Ancak böylece rûhumuz itibâriyle canlı kalabiliriz.

 Her mürşidin derdi bu zamanda sadece Allah'ın hoşnutluğu (cc) olmalı, hiç bir dünyevî duygu ve düşünce onun için gâye olmamalıdır. Bir Hakk dostu şöyle der: “Benim bir gün yolum Cehenneme uğrasa, orada dahi âşina bir sîma bulup Hakk’ı ve hakîkatı anlatacağım.” İşte asrımızda ihtiyaç duyduğumuz ideâl da’vâ adamının düşünce portresi.

TEVHİD ve ALLAH SEVGİSİ

 İçten geçeni söylemede söyleyene değil, söyletene bakacak ve “onu Allah konuşturdu” diyeceksiniz. Bu tarz düşünce hem hatasız hem de tehlikesiz olur.

 Allah sevgisinin en güzeli, bir tarafta mehabetullah, öte tarafta mehafetullah ile çevrili olanıdır.

 Allah’ın bize kendisini sevmemiz için imkan tanıması ne büyük bir pâye..!

Binbir tecrübe ile sabittir ki şu dinamiklerle hedefe varılır, dendiğinde çok geçmeden o dinamikler zir ü zeber olmuştur. Bize düşen canımızı dişimize takıp Allah’a tevekkül içinde çalışmaktır.

DÂVÂ ADAMI

 Hak-erleri için ille de post-nişin olmak şart değildir.

 Da’vâ adamı ne muzafferiyetinde ne de mağlûbiyetinde tavrını değiştirmez.

 İbn-i Erkam evlerinde yetişmeden sabırla pişip olgunlaşmadan yapılacak her şey ham hayaldir.

TASAVVUF

 Tasavvuf İslâm’ın ruhudur. Onsuz İslâm düşünülemez. Tarikatler bunu sistematize etmiştir.

 ZAMAN

 Zaman, bir santrale takılmış spirallerin sonsuza uzanmış şeklidir. Ne yuvarlak ne düz hat değil, onda iniş de var çıkış da var. Hakiki zamanın vücudu levh-i mahv ve isbattır.

 CENNET

 Cennet; ne terakki ne de tedenni yeridir. Orası belki zevklerde derinleşme iklimidir.

 BATI ŞOKU

Sanayi inkılabı İslâm dünyasında ilk şok yapan hadisedir, tıpkı kedinin fareyi şok ettiği sonra da oynadığı gibi. Evet o gün bugün batı, İslâm dünyasını şok etmiş, onunla oynuyor.

 VESÎLE-GAYE

 Hak olan maksûda, bâtıl vesîlelerle varılmaz. Kullanılacak vesîleler de hak olmalıdır.

   .. Ve İNSAN ALDANDI

 Ben bir senaryo yazsa idim ilk cümlem “Ve insan aldandı” olacaktı.

 BERZAH   MEŞ’ALESİ

 Teheccüd namazı, berzah karanlığına karşı insanın elindeki meş’aledir. Kaldı ki beş vakit namazdan her biri de insanın karanlık bir noktasını aydınlatır, zamanın belli parçalarına ışık saçarlar. Namaz olmayınca, insan din rotasında yürüyemez, müstakîm olamaz. Efendimiz (sav), teheccüdü gece kılamayınca gündüz kaza etmiştir. Tâ ki, hayatında boşluk olmasın.

 DUÂ

 Duâ, rûhun gıdasıdır, bu gıda rûha fâsılasız verilmelidir.

 Duâ, irâdeyi kanatlandıran bir büyüdür; müdâvimlerinden başkası da onun bu güçlü sırrını anlayamaz.

 Duâ, esbâbı aşarak hem Allah’ın kudretine i’timadı, hem de beşerî za’fı ilândır.

 Duâya musallat en tehlikeli virüs sebeblere te’sir-i hakiki vermektir. Bu virüsü kapmış ruh “ekstra” tedâvi ister.

Şiddete karşı yapılan en güzel duâ, rahat ve rehavet zamanında yapılan duâdır.

 Allahım, Sana ve duâlara i’ti-mâdımı arttır; sebeblere riâyeti de bir vazife şuuru olarak vicdanıma duyur!

 Allahım, ne azabına dayanacak hâlim ne de rahmetinden mahrum kalmaya mecâlim yoktur!

 Allahım, vefâsızlık edip Sen’den uzak kalsam da, hâlim, Sen’siz edemiyeceğimi haykırmaktadır.. vefâsızlığım i’tibariyle değil, ihtiyacıma göre Sen’in lütfuna tâlibim...!

HAK

Haklı, sevimli ve makbuldür, mağlub olsa da; haksız, menfur ve sevimsizdir, gâlip gelse de...

 Hak, zâtında güzel, haklı da şirindir. Haklı, çamura düşse de pâk ve nezih; haksız, miskle yıkansa da nâpâk ve kerihtir...

 Renk ve şekil değişse de öz değişmez.. nâm, ünvan değişse de zât değişmez. İnsanları en çok aldatan da renk-şekil, nâm ve ünvan değişiklikleri olmuştur.

 Zayıfı ezen gâlip de olsa mağlub, haklı mağlub da olsa gâliptir.

MU’CİZE ve KERÂMET

Mu’cizeye inanmayan, Allah’ı ve O’nun kudretini de takdir edememiş demektir. “Mu’cize ile ay parçalanmaz” diyen “Allah ayı parçalayamaz” demektedir. “Ölüler dirilmez” diyen, Allah’ın bu işi yapamayacağını iddia etmektedir.

 Kerâmet, velîde zuhur eden bir hârikulâdedir ki, dolayısıyla peygamberin mu’cizelerini ve O’nun peygamberliğini te’yid eder.

 Kerâmet, peygamberlik iddia etmeyen Hak dostlarının eliyle ortaya konan ilâhî bir armağandır ve bunu da ancak insanı anlayanlar anlayabilirler.

 Velîlik, Allah’ı sevme ve Allah tarafından sevilme makamıdır. Hakk kapısının bu sâdık bendelerini, akla-hayâle gelmedik lütûf ve ihsanlarla serfiraz kılıp onları izhar edeceği gibi, sadefi içinde inciler misillü, son durağa kadar hem kendilerinden hem de başkalarından saklayabilir de...

 Normal insanların his, idrâk ve anlayışlarının çok üstünde mevhibelere açık bu yüksek kâmetler, bir bakıma peygamberlik hakikatının gölgesini temsil ederler. Aradaki mesafe de buna göredir.

 Velî, sahib-i hikmet demektir. Hikmet felsefeden ne kadar yüksekse, velî de feylesofdan o kadar büyüktür. Hatta kıyas edilmeyecek kadar...

HİKMET

Aklın yolunu aydınlatıp ona yeni ufuklar açan bir ilâhî meş’âle vardır ki, onun aydınlığında bir senede kat’edilecek yollar bir saatte alınabilir: O fikirdir.

 Fikrin işi, doğruyu araştırmaktır. Malzemesi ilâhî mevhibeler olan onun laboratuvarında, çok doğrular, doğruluk hesabına tekrâr ber tekrâr değiştirilir ki; fikrin asâleti de işte buradadır.

 Fikir, düşünmek demektir. Düşünmek, muhâkeme etmeden akla gelen şeylere inanmak ve başkalarının ârızalarını bulup onlara itirâzlarla ömrünü çürütmekten daha ziyade, hakîkata ulaştıran fazîletli bir gayrettir ki, gücünü, mantık, hikmet ve ilâhî vâridâttan alır...

 Fikir, bir ma’nâda aklın inceliği ve nûrânileşmesidir. Fikirsizlik, akılsızlık demek değildir. Akıl herşeyi aydınlıkta yakalayıp değerlendirmesine mukâbil, fikir mütalaa edeceği şeyleri daha çok karanlıkta mütalaa etmeyi sever. Evet, fikir ile ruh karanlıkta daha çok iş görürler...

 Hikmet veya İslâmî felsefe, hep bu ma’nâdaki düşünce yamaçlarında boy atıp gelişmiştir. Sağlam düşüncenin hâkim olduğu her yer ve her devirde sağlam hikmet, sakat ve eksik düşüncenin hükümfermâ olduğu yerlerde ârızalı ve yanıltan felsefe zuhûr etmiştir.

 Eksiği ve gediği ile felsefeye hikmet diyeceksek feylesof da hikmet seven ma’nâsına hakîm demektir.

 İnsan düşüncesini bulanıklıkdan, gönlünü de vahşetden kurtararak, onun ruhunu tasfiye edip vicdanının eline, uğrayacağı yerleri aydınlatacak bir meş’âle tutuşturan ve bu aydınlıkda varlığın çehresindeki yazıları okutturan en önemli ışık kaynaklarından biri de hikmet veya İslâmî felsefedir.

 İlimler akıl dairesi içinde döner-dururlar; hikmet, ruhiyât atmosferinde çimlenir-gelişir. Ma’neviyât, akıl ve ruh dairesinin çok ötesinde ruhaniyât ikliminde doğar ve büyür.

 Hikmetin gayesi Allah’a ve ruha giden yolları aydınlatmaktır. Bu aydınlatma, zaman zaman eserden eser sâhibine, zaman zaman da eser sâhibinden esere ulaştırma şeklinde olur. Hikmet meş’âlesini elinde taşıyanın niyet ve nazarının sağlamlığı ölçüsünde, her iki yol da insanı, hayra ve mutlak güzelliklere ulaştırabilir.

 Âlim, bilen değil, bildiği şeyi vicdanında duyandır. Câhile karşı âlim ne ise, âlime karşı da hakîm ve feylesof odur.

 Âlim, şehadet âlemi ve sırf mülk cihetiyle varlıklarla münâsebete geçer; hakîm ise, sürekli olarak gayb âlemi ve öteleri kurcalar...

 Âlim, görüp şâhid olduğu, fakat vicdanında ledünnî bir zevk halinde duymadığı güzel şeyleri fena sayabilir. Hakîm, herşeye, perdearkası durumu itibâriyle yaklaştığı için, bütün fikir ameliyelerini, âdeta bir ibadet neşvesi içinde sürdürür.

 Sevilmeyen herşey, mutlaka çirkin ve fena demek değildir. Çocuklar okuma ve düşünmeyi, iğne ve ilacı sevmezler.. ama, ateş ve yılanla oynamaya bayılırlar... İlim aklıyla, hikmet aklı da aynı ölçüler içinde mütalaa edilebilir.

 Bizdeki yeni felsefeciler, felsefe ile en az münasebeti olanlardır. Pekçoğunun yaptığı, yarım yamalak bir tercüme.. bari onu olsun mükemmel şekilde yapabilselerdi..!

 Hikmet, akıl ile değil, ruhun tasdik ve şehadetiyle takdir edilebilir. Evet, hikmeti yine hikmet anlar; akıl onun ya düşmanı veya samimi olmayan dostudur.

 Aklın çok defa hikmeti beğenmemesi onu idrak edememesindendir. Hikmetin mes’eleleri o denli ince ve akıl üstüdür ki; ilhamla kanatlanmayan aklın ona ulaşması çok zor, hatta imkânsızdır.

 Akıl, gözün ak tabakası ise, hikmet onun siyah tabakasıdır ki, akıl nurundan sonraki zulmetden doğar...

 Akıl, eşyayı el yordamıyla, hikmet ise, gözle yakalamanın, akıl varlığa gözlüklerle bakmanın, hikmet onu dürbün veya teleskopla seyretmenin adıdır.

 Akıl, maddenin sınırlarını aşamaz.. madde ötesini hikmet ve hakiki felsefe görüp sezebilir. Ne acıdır ki, insanlar hikmetin o gürül gürül aldatmaz sesini dinleyeceklerine, gider davul-zurna dinlerler...

 Hayatın karanlık ve dolambaçlı yollarını aydınlatan, iki meş’ale vardır: Biri sâlim akıl, öbürü de hikmet...

 İlimler aklın ziyası, hikmet ise ruh semasında çakıp-duran şimşeklerdir.

 Maddeci felsefe ile hikmeti birbirine karıştırmak, ikisini de bilememenin ifadesidir. Ne garibdir ki, şimdi her yanda duyulan da, sadece bunların gevezeliği..!

 Mâyesi hikmetle yoğrulmuş hakîm, hücrenin daracık duvarları içinde kâinatları seyreder ve öyle ulaşılmaz noktalara ulaşır ki, dünyaları gezen seyyahlar, onların yüzde birini dahi göremezler...

 Feylesofa, kâinatşinas diyorlar; hakikatşinas ve “ârif-i billah” olmayan, hakiki feylesof olamaz.

 Her söz, ferdin irfan ve kültür derecesine göre ruhundan fışkırır, ortaya çıkar ki, bunu da ancak, ufku o seviyede olanlar anlar. İnce sözleri, ince hakikatları anlamamak veya âdi görmek, ruhun bilgisizlik ve kabalığından değil, onun irfansızlığındandır.

 Milletler sık sık, hikmetsiz kuvvetin paletleri altında kalıp ezilmişlerdir. Aslında, hikmetsiz kuvvet, kuvvetsiz hikmeti ezerken, gerçekten ezilip ağlayan biri vardır; o da hakikat...

 Cevâhir kadrini sarraflar, ilim adamını âlimler, insanı da insanlığa yükselmiş olan kâmiller anlar. Cevher, bakırcılar çarşısında garip, âlim câhiller arasında, insan hayvanî ruhlar içinde, hakîm de muhâkeme ve vicdanın kulakardı edildiği bir dünyada...

 

Yazıcıya Gönder


• Giriş • Yukarı • Muhtelif Pırlantalar • Ölçüler • Ölçüler 2 • Pırlanta Sayfa 1 • Pırlanta Sayfa 2 • Pırlanta Sayfa 3 • Pırlanta Sayfa 4 •

Sitemizin Bütün Sayfaları 1024/786 çözünürlükte hazırlanmıştır
En iyi görünümü İE 5.5 ve üstü ile elde edebilirsiniz.