Pırlanta Sözler
Sayfa 04
VA’D
Bin kere va’dedeceğine
bir kere va’dini yerine getir!
Verilen sözde durma,
insan olmanın gereğidir.
Yüzüp-gezen zeminde
birşey bitmez.
Va’dini yerine getirme
hassasiyeti îmandan, va’dinden dönme de nifaktan kaynaklanmaktadır.
İnsanların bir kısmı
bütün bir hayat boyu vicdanlarında akdettikleri muâhedenin gereğini yerine
getirmeye çalışır; bir kısmı da böyle bir muâhededen habersiz yaşar. İşte
bu noktada mü’min-münafıktan ayrılır.
TEMKİN
Sizi göklere çıkarsalar
da unutmayın yer daha emindir. Uçaktan düşen parçalanır ama, yerde
devrilen değil.
İnsafı hiç elden
bırakmamalı ki ondan selim düşünceler doğar. Aksi takdirde kapanması zor
yaralar açılır. Sonra makul da davransanız o yaraları kapatamazsınız.
İTTİFAK
DÜŞÜNCESİ
Herkes kendi cephesi
adına teslimiyet istiyor, silm istemiyor. Halbuki Allah (c.c) “topluma
silme dahil ol” diyor.
İttifak edemiyorsak hiç
olmazsa ihtilafa düşmeyelim veya aramızdaki mes’eleleri, farklılıkları
büyütmeyelim.
İRŞAD
ERLERİNE
Efendimiz (asm) hayatı
boyunca bir defa hac yapmıştır. Ama bütün hayatı tebliğ ve irşadla
geçmiştir.
Allah’ın ihsan ettiği
nimetlere muvafık iş yapmayanlara Allah buğz eder.
Damlayan bir göz yaşı
pek çok gönlün feth edilmesine vesile olabilir.
Büyüklük, büyük işler
büyük plânlarla değil, insanın rızayı ilahiye gözünü dikmesi ve Allah’ın
da “Ben senden razıyım” demesinde aranmalıdır.
İnanan bir insanın
inancını er-geç amel zeminine koyması şarttır. Bu iman u amel kişinin
duygularını baskı altına alınca, onun davranışları da istikamet içinde
olacaktır.
Hizmet-i îmâniyenin
durmasıyla belâlar gelebilir.
İnsanı yaptığı hatalar,
rahatsız ediyorsa, günahı sevabtan tefrik edebiliyor demektir.
Muvaffakiyetin düşmanı,
refahtır, lüksdür. Müslümanların muvaffakiyeti ancak komando gibi
yaşamakla mümkün olur.
Hizmet bir namaz ise,
tedbir onun abdestidir. Tedbirsiz hizmet, abdestsiz namaz gibidir.
Etraf cefâdan, garib
vefâdan usanmaz.
Tebliğde mühim olan
anlatılan mevzuun ihlasa iktıranı ve hüsn-ü kabul görmesidir. Hiç kimse
kendi seviyesinden üstün olanlara bir şey tebliğ etmeye çalışmamalı, zira
aksu'l-amel yapabilir. Veled, pederine bir şey söylememeli. Ebû Talib'in,
Efendimiz’i kabul etmemesi üzerinde durulmaya değer bir mevzudur.
Ana ve baba hiçbirşey
için fedâ edilemez. Ama onlar “İslâm'a hizmet etme” diyorlarsa, o zaman
onlara bu yasaklarında itaat edilmez. Bunun dışında ana-babaya itaat eden,
hayatında bereket bulur.
Mü’min, yeryüzünde
emniyet ve güvenin temsilcisidir.
İnsan haklı dahi olsa
babasıyla tartışmamalı. Celâl sıfatı herkeste cüz'i, külli vardır.
Öfkelenme makbul değildir. Ama o terbiye-i Muhammediyye ile terbiyelenirse,
kâfirlere karşı vakar, mü’minlere karşı da tevazu şeklinde kendini
gösterir.
İslâmî olmayan gazete ve
mecmua okumak zararlı olur. Eğer mutlaka okunması gerekiyorsa, sadece
başlıkları okunmalıdır.
İmana ve Kur’ân’a ters
şerir kimselere hediyeler vererek, şerlerini önleyebiliriz. Anne-baba için
de aynı şeyler geçerli.
Şeytan, çok defa hizmet
etmeyen kimseleri yoldan çıkarır. Emr-i bi’l-ma'rûf nehy-i ani’l-münker'i
olmayan kimseler vahyin bereketinden mahrûm kalır. Bu insanlarda ilhâm
esintisi kat’iyyen olmaz. Kitaplar yazabilirler, fakat yazdıkları yümünsüz,
bereketsiz, karanlık şeylerdir. Emr-i bi’l-ma'rûf nehy-i ani’l-münker
yapan insanlardır ki bunlarda ilhâm esintileri görülür. Onun için bizler,
okuyacak, düşünecek ve herkese birşeyler anlatmaya çalışacağız. Ancak
böylece rûhumuz itibâriyle canlı kalabiliriz.
Her mürşidin derdi bu
zamanda sadece Allah'ın hoşnutluğu (cc) olmalı, hiç bir dünyevî duygu ve
düşünce onun için gâye olmamalıdır. Bir Hakk dostu şöyle der: “Benim bir
gün yolum Cehenneme uğrasa, orada dahi âşina bir sîma bulup Hakk’ı ve
hakîkatı anlatacağım.” İşte asrımızda ihtiyaç duyduğumuz ideâl da’vâ
adamının düşünce portresi.
TEVHİD ve
ALLAH SEVGİSİ
İçten geçeni söylemede
söyleyene değil, söyletene bakacak ve “onu Allah konuşturdu” diyeceksiniz.
Bu tarz düşünce hem hatasız hem de tehlikesiz olur.
Allah sevgisinin en
güzeli, bir tarafta mehabetullah, öte tarafta mehafetullah ile çevrili
olanıdır.
Allah’ın bize kendisini
sevmemiz için imkan tanıması ne büyük bir pâye..!
Binbir tecrübe ile
sabittir ki şu dinamiklerle hedefe varılır, dendiğinde çok geçmeden o
dinamikler zir ü zeber olmuştur. Bize düşen canımızı dişimize takıp
Allah’a tevekkül içinde çalışmaktır.
DÂVÂ ADAMI
Hak-erleri için ille de
post-nişin olmak şart değildir.
Da’vâ adamı ne
muzafferiyetinde ne de mağlûbiyetinde tavrını değiştirmez.
İbn-i Erkam evlerinde
yetişmeden sabırla pişip olgunlaşmadan yapılacak her şey ham hayaldir.
TASAVVUF
Tasavvuf İslâm’ın
ruhudur. Onsuz İslâm düşünülemez. Tarikatler bunu sistematize etmiştir.
ZAMAN
Zaman, bir santrale
takılmış spirallerin sonsuza uzanmış şeklidir. Ne yuvarlak ne düz hat
değil, onda iniş de var çıkış da var. Hakiki zamanın vücudu levh-i mahv ve
isbattır.
CENNET
Cennet; ne terakki ne de
tedenni yeridir. Orası belki zevklerde derinleşme iklimidir.
BATI
ŞOKU
Sanayi inkılabı İslâm
dünyasında ilk şok yapan hadisedir, tıpkı kedinin fareyi şok ettiği sonra
da oynadığı gibi. Evet o gün bugün batı, İslâm dünyasını şok etmiş, onunla
oynuyor.
VESÎLE-GAYE
Hak olan maksûda, bâtıl
vesîlelerle varılmaz. Kullanılacak vesîleler de hak olmalıdır.
..
Ve İNSAN ALDANDI
Ben bir senaryo yazsa
idim ilk cümlem “Ve insan aldandı” olacaktı.
BERZAH
MEŞ’ALESİ
Teheccüd namazı, berzah
karanlığına karşı insanın elindeki meş’aledir. Kaldı ki beş vakit namazdan
her biri de insanın karanlık bir noktasını aydınlatır, zamanın belli
parçalarına ışık saçarlar. Namaz olmayınca, insan din rotasında yürüyemez,
müstakîm olamaz. Efendimiz (sav), teheccüdü gece kılamayınca gündüz kaza
etmiştir. Tâ ki, hayatında boşluk olmasın.
DUÂ
Duâ, rûhun gıdasıdır, bu
gıda rûha fâsılasız verilmelidir.
Duâ, irâdeyi
kanatlandıran bir büyüdür; müdâvimlerinden başkası da onun bu güçlü
sırrını anlayamaz.
Duâ, esbâbı aşarak hem
Allah’ın kudretine i’timadı, hem de beşerî za’fı ilândır.
Duâya musallat en
tehlikeli virüs sebeblere te’sir-i hakiki vermektir. Bu virüsü kapmış ruh
“ekstra” tedâvi ister.
Şiddete karşı yapılan en
güzel duâ, rahat ve rehavet zamanında yapılan duâdır.
Allahım, Sana ve duâlara
i’ti-mâdımı arttır; sebeblere riâyeti de bir vazife şuuru olarak vicdanıma
duyur!
Allahım, ne azabına
dayanacak hâlim ne de rahmetinden mahrum kalmaya mecâlim yoktur!
Allahım, vefâsızlık edip
Sen’den uzak kalsam da, hâlim, Sen’siz edemiyeceğimi haykırmaktadır..
vefâsızlığım i’tibariyle değil, ihtiyacıma göre Sen’in lütfuna tâlibim...!
HAK
Haklı, sevimli ve
makbuldür, mağlub olsa da; haksız, menfur ve sevimsizdir, gâlip gelse
de...
Hak, zâtında güzel,
haklı da şirindir. Haklı, çamura düşse de pâk ve nezih; haksız, miskle
yıkansa da nâpâk ve kerihtir...
Renk ve şekil değişse de
öz değişmez.. nâm, ünvan değişse de zât değişmez. İnsanları en çok aldatan
da renk-şekil, nâm ve ünvan değişiklikleri olmuştur.
Zayıfı ezen gâlip de
olsa mağlub, haklı mağlub da olsa gâliptir.
MU’CİZE ve
KERÂMET
Mu’cizeye inanmayan,
Allah’ı ve O’nun kudretini de takdir edememiş demektir. “Mu’cize ile ay
parçalanmaz” diyen “Allah ayı parçalayamaz” demektedir. “Ölüler dirilmez”
diyen, Allah’ın bu işi yapamayacağını iddia etmektedir.
Kerâmet, velîde zuhur
eden bir hârikulâdedir ki, dolayısıyla peygamberin mu’cizelerini ve O’nun
peygamberliğini te’yid eder.
Kerâmet, peygamberlik
iddia etmeyen Hak dostlarının eliyle ortaya konan ilâhî bir armağandır ve
bunu da ancak insanı anlayanlar anlayabilirler.
Velîlik, Allah’ı sevme
ve Allah tarafından sevilme makamıdır. Hakk kapısının bu sâdık
bendelerini, akla-hayâle gelmedik lütûf ve ihsanlarla serfiraz kılıp
onları izhar edeceği gibi, sadefi içinde inciler misillü, son durağa kadar
hem kendilerinden hem de başkalarından saklayabilir de...
Normal insanların his,
idrâk ve anlayışlarının çok üstünde mevhibelere açık bu yüksek kâmetler,
bir bakıma peygamberlik hakikatının gölgesini temsil ederler. Aradaki
mesafe de buna göredir.
Velî, sahib-i hikmet
demektir. Hikmet felsefeden ne kadar yüksekse, velî de feylesofdan o kadar
büyüktür. Hatta kıyas edilmeyecek kadar...
HİKMET
Aklın yolunu aydınlatıp
ona yeni ufuklar açan bir ilâhî meş’âle vardır ki, onun aydınlığında bir
senede kat’edilecek yollar bir saatte alınabilir: O fikirdir.
Fikrin işi, doğruyu
araştırmaktır. Malzemesi ilâhî mevhibeler olan onun laboratuvarında, çok
doğrular, doğruluk hesabına tekrâr ber tekrâr değiştirilir ki; fikrin
asâleti de işte buradadır.
Fikir, düşünmek
demektir. Düşünmek, muhâkeme etmeden akla gelen şeylere inanmak ve
başkalarının ârızalarını bulup onlara itirâzlarla ömrünü çürütmekten daha
ziyade, hakîkata ulaştıran fazîletli bir gayrettir ki, gücünü, mantık,
hikmet ve ilâhî vâridâttan alır...
Fikir, bir ma’nâda aklın
inceliği ve nûrânileşmesidir. Fikirsizlik, akılsızlık demek değildir. Akıl
herşeyi aydınlıkta yakalayıp değerlendirmesine mukâbil, fikir mütalaa
edeceği şeyleri daha çok karanlıkta mütalaa etmeyi sever. Evet, fikir ile
ruh karanlıkta daha çok iş görürler...
Hikmet veya İslâmî
felsefe, hep bu ma’nâdaki düşünce yamaçlarında boy atıp gelişmiştir.
Sağlam düşüncenin hâkim olduğu her yer ve her devirde sağlam hikmet, sakat
ve eksik düşüncenin hükümfermâ olduğu yerlerde ârızalı ve yanıltan felsefe
zuhûr etmiştir.
Eksiği ve gediği ile
felsefeye hikmet diyeceksek feylesof da hikmet seven ma’nâsına hakîm
demektir.
İnsan düşüncesini
bulanıklıkdan, gönlünü de vahşetden kurtararak, onun ruhunu tasfiye edip
vicdanının eline, uğrayacağı yerleri aydınlatacak bir meş’âle tutuşturan
ve bu aydınlıkda varlığın çehresindeki yazıları okutturan en önemli ışık
kaynaklarından biri de hikmet veya İslâmî felsefedir.
İlimler akıl dairesi
içinde döner-dururlar; hikmet, ruhiyât atmosferinde çimlenir-gelişir.
Ma’neviyât, akıl ve ruh dairesinin çok ötesinde ruhaniyât ikliminde doğar
ve büyür.
Hikmetin gayesi Allah’a
ve ruha giden yolları aydınlatmaktır. Bu aydınlatma, zaman zaman eserden
eser sâhibine, zaman zaman da eser sâhibinden esere ulaştırma şeklinde
olur. Hikmet meş’âlesini elinde taşıyanın niyet ve nazarının sağlamlığı
ölçüsünde, her iki yol da insanı, hayra ve mutlak güzelliklere
ulaştırabilir.
Âlim, bilen değil,
bildiği şeyi vicdanında duyandır. Câhile karşı âlim ne ise, âlime karşı da
hakîm ve feylesof odur.
Âlim, şehadet âlemi ve
sırf mülk cihetiyle varlıklarla münâsebete geçer; hakîm ise, sürekli
olarak gayb âlemi ve öteleri kurcalar...
Âlim, görüp şâhid
olduğu, fakat vicdanında ledünnî bir zevk halinde duymadığı güzel şeyleri
fena sayabilir. Hakîm, herşeye, perdearkası durumu itibâriyle yaklaştığı
için, bütün fikir ameliyelerini, âdeta bir ibadet neşvesi içinde sürdürür.
Sevilmeyen herşey,
mutlaka çirkin ve fena demek değildir. Çocuklar okuma ve düşünmeyi, iğne
ve ilacı sevmezler.. ama, ateş ve yılanla oynamaya bayılırlar... İlim
aklıyla, hikmet aklı da aynı ölçüler içinde mütalaa edilebilir.
Bizdeki yeni
felsefeciler, felsefe ile en az münasebeti olanlardır. Pekçoğunun yaptığı,
yarım yamalak bir tercüme.. bari onu olsun mükemmel şekilde
yapabilselerdi..!
Hikmet, akıl ile değil,
ruhun tasdik ve şehadetiyle takdir edilebilir. Evet, hikmeti yine hikmet
anlar; akıl onun ya düşmanı veya samimi olmayan dostudur.
Aklın çok defa hikmeti
beğenmemesi onu idrak edememesindendir. Hikmetin mes’eleleri o denli ince
ve akıl üstüdür ki; ilhamla kanatlanmayan aklın ona ulaşması çok zor,
hatta imkânsızdır.
Akıl, gözün ak tabakası
ise, hikmet onun siyah tabakasıdır ki, akıl nurundan sonraki zulmetden
doğar...
Akıl, eşyayı el
yordamıyla, hikmet ise, gözle yakalamanın, akıl varlığa gözlüklerle
bakmanın, hikmet onu dürbün veya teleskopla seyretmenin adıdır.
Akıl, maddenin
sınırlarını aşamaz.. madde ötesini hikmet ve hakiki felsefe görüp
sezebilir. Ne acıdır ki, insanlar hikmetin o gürül gürül aldatmaz sesini
dinleyeceklerine, gider davul-zurna dinlerler...
Hayatın karanlık ve
dolambaçlı yollarını aydınlatan, iki meş’ale vardır: Biri sâlim akıl,
öbürü de hikmet...
İlimler aklın ziyası,
hikmet ise ruh semasında çakıp-duran şimşeklerdir.
Maddeci felsefe ile
hikmeti birbirine karıştırmak, ikisini de bilememenin ifadesidir. Ne
garibdir ki, şimdi her yanda duyulan da, sadece bunların gevezeliği..!
Mâyesi hikmetle
yoğrulmuş hakîm, hücrenin daracık duvarları içinde kâinatları seyreder ve
öyle ulaşılmaz noktalara ulaşır ki, dünyaları gezen seyyahlar, onların
yüzde birini dahi göremezler...
Feylesofa, kâinatşinas
diyorlar; hakikatşinas ve “ârif-i billah” olmayan, hakiki feylesof olamaz.
Her söz, ferdin irfan ve
kültür derecesine göre ruhundan fışkırır, ortaya çıkar ki, bunu da ancak,
ufku o seviyede olanlar anlar. İnce sözleri, ince hakikatları anlamamak
veya âdi görmek, ruhun bilgisizlik ve kabalığından değil, onun
irfansızlığındandır.
Milletler sık sık,
hikmetsiz kuvvetin paletleri altında kalıp ezilmişlerdir. Aslında,
hikmetsiz kuvvet, kuvvetsiz hikmeti ezerken, gerçekten ezilip ağlayan biri
vardır; o da hakikat...
Cevâhir kadrini
sarraflar, ilim adamını âlimler, insanı da insanlığa yükselmiş olan
kâmiller anlar. Cevher, bakırcılar çarşısında garip, âlim câhiller
arasında, insan hayvanî ruhlar içinde, hakîm de muhâkeme ve vicdanın
kulakardı edildiği bir dünyada...
Yazıcıya Gönder
• Giriş • Yukarı • Muhtelif Pırlantalar • Ölçüler • Ölçüler 2 • Pırlanta Sayfa 1 • Pırlanta Sayfa 2 • Pırlanta Sayfa 3 • Pırlanta Sayfa 4 •
|