|
• Muhtelif Pırlantalar • Ölçüler • Ölçüler 2 • Pırlanta Sayfa 1 • Pırlanta Sayfa 2 • Pırlanta Sayfa 3 • Pırlanta Sayfa 4 •
Peygamberimiz ve Söz
Yeni Ümit,
Nisan-Mayıs-Haziran 1991
Hakk’ın murad ve kelamına tercüman olma
vazifesiyle gönderilmiş bulunan Peygamberimiz (sav), aynı zamanda bir Söz
Sultanı’ydı. Bugüne kadar herkesin derecesine göre ve belli ölçüde
söylemeye muktedir olduğu bir hayli güzel söz olmuştur ama, Güzeller
Güzeli'nin (sav) sözlerinde bir başka derinlik, bir başka lezzet, bir
başka halâvet vardır.
O’nun beyânı o kadar tatlı, ifâdeleri o
kadar büyüleyiciydi ki, O (sav) konuşurken başlar döner, bakışlar
başkalaşır, kalbler duracak hâle gelir, akıl ve muhâkemeler teslîm-i silah
eder, insânî duygular dirilir ve ruhlar da âdetâ kanatlanırdı. Allah O’nun
diline öyle bir güç ihsan etmişti ki, O’nu dinleme bahtiyarlığına erenler,
ifâdeleri en özlü, beyânları en çarpıcı bir Söz Sultanı’nın (sav)
huzurunda bulunma mehâbetiyle âdetâ dilleri tutulur ve büyülenirlerdi.. ne
zaman O’nun dudaklarından hikmet pırlantaları dökülmeye başlasa, akıl ve
muhâkeme erbabının nutku tutulur; ne zaman O (sav), iyiyi, güzeli, doğruyu
anlatmaya koyulsa, ağzının şeker-şerbeti dinleyenlerin ruhlarını sarar; ne
zaman o âteşîn sözleriyle fenalıkları hedeflese, küfür ve münkerâtı kendi
çirkinliklerinde boğar.. ve hele da’vâsı adına serdettiği hüccet, bürhan
ve delillerle kükrediği zaman, bütün karanlık ruhların dillerine zincir
vurur ve karanlıkları bozguna uğratırdı...
O (sav), bütün bu mazhariyetlerin
şuûrundaydı ve tahdîs-i nimet -şükür niyetiyle Hakk’ın nimetlerini ilân-
sadedinde bunları izharda da beis görmezdi: “Ben nebiyyi ümmî olan
Muhammet’im. Ben’den sonra nebî yok! Ben sözün ilkiyle, sonuyla ve
‘cevâmiu’l-kelim’le serfirâz kılındım” diyerek Hakk’ın ihsanlarını
sayar-döker.. ve “Ey insanlar, ben ‘cevâmiu’l-kelim’ ve her şeyi hall u
fasl edecek son sözü söylemekle şereflendirildim” nûr-efşân beyânlarıyla
da geçmiş ve geleceğin Hatîb-i Zîşân’ı olduğunu ilân ederdi.
Gerçekten O Efendiler Efendisi (sav)
diriltici soluklarıyla, Hakk bahçesinin güllerine ilâhîler besteleyen öyle
bir bülbül idi ki, O ne zaman şakısa, gönlünü dile getirir ve gönlünün
dilinden en büyüleyici nağmeler söylerdi. O’nun bağının taze fidanlarında
filizlenmiş o tazelerden taze sözler, başkalarının baharında açılmış
tomurcuklara, başkalarının sabahında güneşe uyanmış çiçeklere benzemezdi.
O’nun söz sofrasında her şey bir gonca gibi şebnemi burnunda yepyeni ve
turfandaydı.. ve bu turfanda nimetleri bütün derinlikleriyle tadıp
tanımak, tanıyıp hazzına ermek de, sadece bu bezmin ilk tâlililerine
müyesser olmuştu.
O Beyân Sultanı (sav), söz cevherinden
öyle bir kılıç yaptı ki, o kılıcın başlar üstünde bir kere dönüp
helezonlar çizmesiyle bütün yalancı ve muzahref beyânlar kaçıp yarasaların
tünedikleri yerlerde saklandılar ve bütün masallar Kâf dağının arkasında
ankâya sığındılar. O ifâde ve beyandan öyle çeşmeler akıttı ki, bir anda
câhiliye sahrasının dörtbir yanı Cennet bahçelerine döndü ve öyle
çağlayanlar meydana getirdi ki, bütün îmâna açık gönüller kendilerini
sonsuzun okyanusuna akan o çağlayanlar içinde buluverdiler.
O’nun sözleri öteler kaynaklıydı.. eğer
vahiy fitiliyle parlayan O’nun sözleri olmasaydı, cihanlar hep kaos olarak
kalır giderdi. O, tabiatın yüzündeki perdeyi söz kılıcıyla delik-deşik
etti ve şeriat kitabını da yine söz nakışlarıyla süsledi. Söz O’nun atının
terkisine vurulmuş bir metâ, sadağında altın tüylü bir oktur. O, uğradığı
her yerde sözden anlayanların eteklerini mücevherlerle doldurdu ve yayını
gerip atını karanlıklar üzerine sürdü. Allah, son bir kere daha sözlerle
bir yeryüzü devleti kurmak murâd buyurunca, bu devletin başbuğluğuna o
Beyân Sultanı’nı (sav) getirdi; ifâde, sikke ve tuğrâsını O’nun eline
verdi.
Gelmiş-geçmiş ötelere açık bütün söz
erleri, tecellî arşını terennüm eden koronun birer ferdiydi... O bu
bülbüller topluluğunun idârecisi oldu.. nebîler ve velîler gelip gelip bir
halka-i zikir teşkil ediyorlardı. O bu kudsîler halkasının serzâkirliği
vazifesiyle geldi.. geldi ve o tok sesiyle arş u ferşi velveleye verdi.
O’nun sözlerle donatıp insanlığa takdim ettiği semâvî sofrasındaki her
yemiş, dost bağının en mahrem noktalarından alınıp, kimseye açılmadan
mahfazası içinde O’na sunulmuş eltâf-ı şâhâneden has meyvelerdi. O’ndan
evvel o meyveleri ne başkaları bakıp görmüş, ne de onlara el sürülmüştü...
Hele, mahremlerden mahrem en has
bahçelerin, en has güllerini, en lâtif nağmelerle terennüm eden bu Andelîb-i
Zîşân’ın (sav) ilham üveyki şahlandığı vakit bütün diller susar, sîneler
kulak kesilir ve ruhlar O’nun beyân zemzemesi karşısında kendilerinden
geçerlerdi.
Evet, O’nun sözleri, her dalgalanışıyla
sahilleri incilerle bezeyen birer deniz, gönüllere ürpertiler salarak
zirvelerden dökülen birer şelâle ve derinliklerden kopup gelen fevvâreler
gibiydi.. ne o deryaları zenginlik ve muhtevâsıyla tavsif etmek, ne o
çağlayanlara tercüman olmak, ne de o fevvârelerin ulaştığı noktalara
ulaşıp onları ihâta etmek mümkün değildir.
Şimdiye
kadar yüzlerce muhakkik ve edîp O’nun söz cevheri etrafında dönüp durdu..
binlerce ve binlerce mütefekkir o pırıl pırıl âb-ı hayat kaynağına baş
vurdu ve nice devâsâ kâmetler, ömürlerini O’nun
Sitenin Diğer Bölümleri
Giriş • Yukarı • Haremeyn "Mekke ve Medine" • Hurma • Peygamberimiz • Sahabe • Pırlanta Sayfalar • Arap Dünyası • Sorular Cevaplar • Arama ve İnternet • Dua • Ezanlar • Kültür • Kıssadan Hisse • Medya • İnsan Vücudu • Güzel Sözler • Hat Sanatımız • Sizden Gelenler • Haberler • Basında Çıkan Makaleler • Ziyaret Defteri
|