Sahabe Efendilerimizin Dînî Hayatları
رضي الله عنهم
Sahabe efendilerimizin dini anlama ve
anlatmaları nasıldı?
Onları örnek alma konumunda olan bizler
için neler tavsiye edersiniz? İnsanın yaratılış gayesi, Cenabı Hakk'ı
bilip, bildirmektir. Bunun dışında hiçbir şey yaratılışa gaye olacak
seviyede değildir. Kur'an-ı Kerim: "Ben, cinleri ve insanları ancak bana
ibadet etsin diye yarattım" (Zariyat, 51/56) beyanında bu mülahaza
açıktır. Ayetteki "Liya'budun; Bana ibadet etsinler" ibaresini, İbni Abbas
"Liya'rifun; Beni bilsinler" şeklinde tefsir etmiştir.
Bu hakikati en iyi şekilde idrak eden
Efendimiz ve O'nun sadık yaranı olan Sahabe-i Kiram efendilerimizdir.
Dolayısıyla, dine ait bütün hakikatlerin en başta onlardan öğrenilmesi
gerekir. Bu manada onlara mütabaat, aynı zamanda marz-i İlahi açısından da
ayrı bir önem arz eder. Çünkü Cenab-ı Hakk, onlar için, "Radıyallahu anhüm
ve radu anh; Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razı" (Beyyine, 98/8)
buyurmuştur. Tasavvufçular, bu ayetten hareketle iki makam, ya da iki
mertebeden söz ederler.
Radiye Ve Mardiyye
1. Radiye. Bu, kulun, Cenab-ı Hakk'tan
razı olması makamıdır. Bu hal, bir halk şairimizin ifadesiyle şöyle dile
getirilir:
Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.
Buna göre, Cenab-ı Hakk'tan ne gelirse
gelsin; her zaman şükürle karşılık verip katiyen şikayet etmeme ve bu
yolda karşımıza çıkacak gülü de, dikeni de aynı görme; azbi de azabı da
aynı bilme bir esastır.
2. Mardiyye. Bu da Allah'ın rızasına
mazhar olma demektir. Mardiyye, radiyeden daha önemli bir mertebedir.
Tabiin'in büyük kadını, Rabia Adviye ellerini açıp Allah'a dua ederken:
"Allah'ım! Benim Seninle olan alakam hürmetine değil; Senin benimle olan
alakan hürmetine.." der, dua eder. Çünkü kulun, Allah (c.c)'la irtibatı ne
olursa olsun, Allah'ın kulla olan irtibatı çok daha derin, daha muhit ve
daha önemlidir. İşte, "mardiyye" mertebesi, böyle bir hususa açılmış olma
ve ona mazhariyet kesbetme halidir ki, her iki hali de nefsinde cem' eden
Efendimiz ve Ashab-ı Kiram hakkında, Allah Teala "radıyallahü anhüm ve
radu anh" buyurmaktadır.
Bu durum, Allah (c.c)'ın onların hayat
tarzlarından, hayatı yorumlayışlarından hoşnut olduğunu gösterir. Öyleyse,
onların hayat mertebelerine intibak etmek -ki, o kalıbın içine girmek
demektir- bizim için bir gaye ve hedef olmalıdır. Zaten Cenab-ı Hakk,
onlar için bu ifadeyi kullanmakla sanki bize: "Bu hayat tarzı, Benim razı
olduğum bir tarzdır. Onu yakalayın ve Benim hoşnutluğuma mazhar olun ki,
Ben de sizden razı olayım.." demektedir.
En Güzel Örnekler
Aslında Sahabe-i Kiram bizim için her
zaman örneklerin en güzelini teşkil etmektedir. Bu hususu biraz daha
açmakta yarar olacağı inancındayım. Şöyle ki; Sahabe'nin her biri iman
adına öylesine derinlerden derindir ki, onların her birine birer iman
kahramanı dense sezadır. Tabii iman derken, bizim küçük yaşlarda duyup
ezberlediğimiz; "Amentü billahi ve melaiketihi.." çerçevesinde söylenen ve
sadece lafızdan ibaret olan iman değil. Yanlış anlaşılmasın, bu iman
değildir, demek istemiyorum. Aksine Kelime-i Şehadet ve Kelime-i Tevhid,
Allah indinde en önemli bir hakikattir.. ve O isterse kuluna sadece bu
kelime ile necat verebilir. Ancak bizim Efendimiz (s.a.s) ve Sahabe-i
Kiram'da gördüğümüz iman çok farklıdır. Mesela onlar, bir yerde
karşılaştıklarında, birbirlerine: "Hele gel, seninle bir saat Allah'a iman
edelim.." derler. Evet, onlar düşünüp tefekkür etme, imanlarını daima taze
tutma ve böylece her zaman hayvaniyetten uzak durup cismaniyeti geriye
çekerek kalp ve ruhun derece-i hayatına girme adına bitmeyen bir gayret
içinde olmuşlardır. Elbette ki bu, basit manada bir inanış değildir.
Ayrıca onlar, İslam'a hizmet adına,
birer aşk ve heyecan kahramanıdırlar. Abbas İbni Eşyem (r.a), Yermuk'te
şehit düşen bir sahabidir. Allah Rasulü (s.a.s), bu sahabi hakkında:
"Kılıçlar başından aşağıya inerken başını hiç çevirmedi.." buyurur ve
bundan dolayı da onun cennette reftare gezdiğini haber verir. Onun
torunlarından biri, Ömer b. Abdülaziz'in huzurunda kendisini tanıtırken:
"Ben o zatın torunuyum ki, Yermuk'te savaşırken, bir kılıç darbesiyle
bacağının kesilmiş olduğunu, ancak attan inmek istediğinde tepetaklak
düşmesiyle farketti" der. Belki bu tür vak'alar, Çanakkale'de, Çaldıran'da,
Sırpsındığı'nda ve daha nice savaşlarda da meydana gelmiş ve yaşanmıştır;
ancak Sahabe'nin yaşayışı her zaman farklı olmuştur.
Sa'd İbni Rebi, Efendimiz tarafından çok
sevilen bir sahabidir. Uhud'da, bir an gözlerden ırak olur. Efendimiz
yanındaki sahabilere, etrafı bir arayın der, arar ve onu yaralı bir halde
yatıyor bulurlar. O kendisini bulan zata döner ve şu ibret verici sözleri
söyler: "Sizin nabzınız attığı müddetçe Efendimiz'e bir şey olursa,
Allah'a vereceğiniz hesabın altından kalkamazsınız. Allah Rasulü'ne benden
selam söyleyin, Uhud'un verasından üfül üfül esen cennetin kokularını
duyuyorum.."
İlay-ı Kelimetullah
Evet, iman ettikten sonra, dünya ve ukba
saadetine giden yol, İlay-ı Kelimetullah için mücadele ve mücahededen
geçmektedir. Onların hepsi, dasitani bir kahramanlıkla kendilerinden
beklenen bu mücadeleyi vermiş ve gereken gayreti göstermişlerdir. İbn-i
Hacer, Efendimiz döneminde yaşamış yüz otuz bin Sahabe'den bahseder. Oysa
ki, bütün araştırmalara göre, bugün Medine mezarlığında bulunan Sahabe
mezar sayısı on bin bile değildir. Geriye kalan yüz yirmi bin Sahabe,
inandıkları hakikatleri insanlara ulaştırmak için, dünyanın dört bir
yanına dağılmışlardır. Demek yüz yirmi bin Sahabe, Mekke, Medine gibi
insanları büyüleyen güzel yurtlarından ayrılarak, Yahya Kemal'in "Ezan"
şiirinde:
Emri bülentsin ey Ezan-ı Muhammedi
Kafi değil sadana cihan-ı Muhammedi
Sultan Selimi evvel'İ rametmeyip ecel
Fethetmeliydi alemi şan-ı Muhammedi
Gök nura garkolur, nice yüz bin
minareden
Şehbal açınca ruhu revan-ı Muhammedi
Ervah cümleten görür Allahu Ekber'i
Akseyleyince arşa lisan-ı Muhammedi
şeklinde idealleştirdiği, Ruhu Revan-ı
Muhammedi, dünyanın dört bir yanında bir bayrak gibi dalgalansın diye
gittiler; gittiler ve bir daha da geriye dönmediler. Mesela, bunlardan
biri Ümmü Haram'dır. O, Efendimiz'den aldığı beşaretle, yaşlı haliyle
çıktığı Kıbrıs seferinde şehit olmuş ve oraya gömülmüştür. Evet,
Sahabe'nin hemen hepsi, bu düşünceyle meşbu olduklarından çoğu zaman Allah
Rasulü'ne gelerek: "Dua etmez misiniz Ya Rasulallah! Allah yolunda şehit
olayım.." deyip dua istemiş ve taşıdıkları o ruh ve mana ile İslam'ı
dünyanın birinci meselesi haline getirmişlerdir. Dört halife döneminde
-ki, tamamı 30 yıldır- fethedilen yer ve Müslüman olan insanlar, daha
sonraki Emevi, Abbasi, Karahanlılar, Samanoğulları, Harzemler, Selçuklular
ve Osmanlılar döneminde fethedilen ve Müslüman olan insanların sayısına
denktir. Hz. Osman döneminde ta Aral Gölü'ne, Ermenistan'a -ki, Kastalani
bu yerlerin Erzurum'un Palandöken dağlarını da içine aldığını söyler-
kadar gitmişlerdir. Hz. Ali döneminde Öküz Nehri aşılmış ve Ahnaf b. Kays
gidip Moğollarla savaşmıştır. Tarık b. Ziyad, kendi ismiyle anılan Cebel-i
Tarık Boğazı'nı geçerek eski adıyla Herkül Burcu İspanya'ya ulaşmıştır.
Amr b. As ve yeğeni Ukbe b. Nafi, "Zulmet Denizi" denen Atlas Okyanusu'na,
Abdülhak Hamid'in ifadeleriyle: "Atı beline kadar suların içinde ve
meleklerin gökteki konuşmaları kadar mukaddes şu sözlerle haykırmıştır:
"Allah'ım! Bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı senin yad-ı cemilini
denizler ötesi alemlere götürecektim."
İman Derinliği Ve Aksiyon
Evet iman; imandan sonra gelen aksiyon
ve mücadelenin, muhasebe ve murakabe duygusunun temelini teşkil eder.
Dolayısıyla her şey, ondan fışkırır. İşte Sahabe-i Kiram'daki bu mücahede
aşk u şevki de, onlardaki imanın derinliğinden kaynaklanıyordu. Çünkü
onlar, Asr-ı Saadet'i idrak etmiş ve Efendimiz'in arkasında yer almış..
dolayısıyla hilkatin gayesi, fıtratın neticesi; Allah'a iman, marifetullah,
muhabbetullah ve zevk-i ruhani olduğunun şuuruna çok iyi varmışlardı.
Efendimiz, onlar arasında elbette apayrı
bir yer tutar. O, tamamen, Cibril'in muallimliğinde yetişmiş ve her şeyi
O'ndan öğrenmiş olmasına rağmen, öyle bir ufka ulaşmıştır ki, Mirac'da
kendisine muallimlik yapan Cibril'i dahi geride bırakmıştır ve
cismaniyetine rağmen, Allah'ın en mükerrem meleğini dahi aşmıştır.
Hasılı; iman ve aksiyon çok önemli bir
mevzudur. Bundan dolayı asrımız alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi,
Mevdudi ve daha niceleri, kemal-i hassasiyetle iman ve aksiyon meselesi
üzerinde durmuş, konuyla ilgili eserler yazmışlardır. Allah'a binlerce
hamdolsun onlar ve onlar gibilerin çalışmalarıyla günümüz aydınlanmış;
hedef olarak insanımıza, imanda derinleşme ve müspet hareket de
diyebileceğimiz aksiyon yolu gösterilmiştir. Bu çerçevede bize düşen şey
de, tıpkı Sahabe gibi: "Hele gel, bir saat Allah'a iman edelim" deyip, her
fırsatı değerlendirerek imanda derinleşmektir.
Mücadele ve mücahedeye gelince;
günümüzde medenilere galebe icbar ile değil; ikna iledir. Dolayısıyla bu
uğurda mücadele verilirken, sistemli ve basiret üzere hareket etme
esastır. Zannediyorum, bu alanda da Sahabe'ye ait ruhu, şuuru en iyi
şekilde kavrayan Bediüzzaman olmuştur. O, yıllarca: "Milletimin imanını
selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü
vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. Milletimin imanını selamette
görmezsem, cenneti de istemem, çünkü orası bana zindan olur.." demiş, bir
hayat boyu hiç yılmadan, bütün engelleme ve karalamalara rağmen yoluna
devam etmiştir. Onun açtığı çığırda yüründüğü müddetçe, Asr-ı
Saadet'tekine benzer yeni bir Altınçağ'ın, bir Akçağ'ın yaşanacağı ümit
edilebilir.
Yazıcıya Gönder
Sahabe ile ilgili diğer sayfaları
okuyunuz
• Giriş • Yukarı • Ebu Ubeyde • Hadîste Sahabe • Hz. Hatice Anamız • Kuranda Sahabe • Mus'ab bin Umeyr • Sahabenin Büyüklüğü • Sahabenin Din Anlayışı • Peygamber'imizin Sahabeye Alâkası • Sahabeyi Sevmek • Sahabenin Yüceliği • Tabakat-ı Sahabe •
|