Mehmet ALTAN Web Sitesi

  Sahabenin Din Anlayışı


Sahabe Efendilerimizin Dînî Hayatları

رضي الله عنهم


Sahabe efendilerimizin dini anlama ve anlatmaları nasıldı?

Onları örnek alma konumunda olan bizler için neler tavsiye edersiniz? İnsanın yaratılış gayesi, Cenabı Hakk'ı bilip, bildirmektir. Bunun dışında hiçbir şey yaratılışa gaye olacak seviyede değildir. Kur'an-ı Kerim: "Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsin diye yarattım" (Zariyat, 51/56) beyanında bu mülahaza açıktır. Ayetteki "Liya'budun; Bana ibadet etsinler" ibaresini, İbni Abbas "Liya'rifun; Beni bilsinler" şeklinde tefsir etmiştir.

Bu hakikati en iyi şekilde idrak eden Efendimiz ve O'nun sadık yaranı olan Sahabe-i Kiram efendilerimizdir. Dolayısıyla, dine ait bütün hakikatlerin en başta onlardan öğrenilmesi gerekir. Bu manada onlara mütabaat, aynı zamanda marz-i İlahi açısından da ayrı bir önem arz eder. Çünkü Cenab-ı Hakk, onlar için, "Radıyallahu anhüm ve radu anh; Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razı" (Beyyine, 98/8) buyurmuştur. Tasavvufçular, bu ayetten hareketle iki makam, ya da iki mertebeden söz ederler.

Radiye Ve Mardiyye

1. Radiye. Bu, kulun, Cenab-ı Hakk'tan razı olması makamıdır. Bu hal, bir halk şairimizin ifadesiyle şöyle dile getirilir:

Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana safa
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.

Buna göre, Cenab-ı Hakk'tan ne gelirse gelsin; her zaman şükürle karşılık verip katiyen şikayet etmeme ve bu yolda karşımıza çıkacak gülü de, dikeni de aynı görme; azbi de azabı da aynı bilme bir esastır.

2. Mardiyye. Bu da Allah'ın rızasına mazhar olma demektir. Mardiyye, radiyeden daha önemli bir mertebedir. Tabiin'in büyük kadını, Rabia Adviye ellerini açıp Allah'a dua ederken: "Allah'ım! Benim Seninle olan alakam hürmetine değil; Senin benimle olan alakan hürmetine.." der, dua eder. Çünkü kulun, Allah (c.c)'la irtibatı ne olursa olsun, Allah'ın kulla olan irtibatı çok daha derin, daha muhit ve daha önemlidir. İşte, "mardiyye" mertebesi, böyle bir hususa açılmış olma ve ona mazhariyet kesbetme halidir ki, her iki hali de nefsinde cem' eden Efendimiz ve Ashab-ı Kiram hakkında, Allah Teala "radıyallahü anhüm ve radu anh" buyurmaktadır.

Bu durum, Allah (c.c)'ın onların hayat tarzlarından, hayatı yorumlayışlarından hoşnut olduğunu gösterir. Öyleyse, onların hayat mertebelerine intibak etmek -ki, o kalıbın içine girmek demektir- bizim için bir gaye ve hedef olmalıdır. Zaten Cenab-ı Hakk, onlar için bu ifadeyi kullanmakla sanki bize: "Bu hayat tarzı, Benim razı olduğum bir tarzdır. Onu yakalayın ve Benim hoşnutluğuma mazhar olun ki, Ben de sizden razı olayım.." demektedir.

En Güzel Örnekler

Aslında Sahabe-i Kiram bizim için her zaman örneklerin en güzelini teşkil etmektedir. Bu hususu biraz daha açmakta yarar olacağı inancındayım. Şöyle ki; Sahabe'nin her biri iman adına öylesine derinlerden derindir ki, onların her birine birer iman kahramanı dense sezadır. Tabii iman derken, bizim küçük yaşlarda duyup ezberlediğimiz; "Amentü billahi ve melaiketihi.." çerçevesinde söylenen ve sadece lafızdan ibaret olan iman değil. Yanlış anlaşılmasın, bu iman değildir, demek istemiyorum. Aksine Kelime-i Şehadet ve Kelime-i Tevhid, Allah indinde en önemli bir hakikattir.. ve O isterse kuluna sadece bu kelime ile necat verebilir. Ancak bizim Efendimiz (s.a.s) ve Sahabe-i Kiram'da gördüğümüz iman çok farklıdır. Mesela onlar, bir yerde karşılaştıklarında, birbirlerine: "Hele gel, seninle bir saat Allah'a iman edelim.." derler. Evet, onlar düşünüp tefekkür etme, imanlarını daima taze tutma ve böylece her zaman hayvaniyetten uzak durup cismaniyeti geriye çekerek kalp ve ruhun derece-i hayatına girme adına bitmeyen bir gayret içinde olmuşlardır. Elbette ki bu, basit manada bir inanış değildir.

Ayrıca onlar, İslam'a hizmet adına, birer aşk ve heyecan kahramanıdırlar. Abbas İbni Eşyem (r.a), Yermuk'te şehit düşen bir sahabidir. Allah Rasulü (s.a.s), bu sahabi hakkında: "Kılıçlar başından aşağıya inerken başını hiç çevirmedi.." buyurur ve bundan dolayı da onun cennette reftare gezdiğini haber verir. Onun torunlarından biri, Ömer b. Abdülaziz'in huzurunda kendisini tanıtırken: "Ben o zatın torunuyum ki, Yermuk'te savaşırken, bir kılıç darbesiyle bacağının kesilmiş olduğunu, ancak attan inmek istediğinde tepetaklak düşmesiyle farketti" der. Belki bu tür vak'alar, Çanakkale'de, Çaldıran'da, Sırpsındığı'nda ve daha nice savaşlarda da meydana gelmiş ve yaşanmıştır; ancak Sahabe'nin yaşayışı her zaman farklı olmuştur.

Sa'd İbni Rebi, Efendimiz tarafından çok sevilen bir sahabidir. Uhud'da, bir an gözlerden ırak olur. Efendimiz yanındaki sahabilere, etrafı bir arayın der, arar ve onu yaralı bir halde yatıyor bulurlar. O kendisini bulan zata döner ve şu ibret verici sözleri söyler: "Sizin nabzınız attığı müddetçe Efendimiz'e bir şey olursa, Allah'a vereceğiniz hesabın altından kalkamazsınız. Allah Rasulü'ne benden selam söyleyin, Uhud'un verasından üfül üfül esen cennetin kokularını duyuyorum.."

İlay-ı Kelimetullah

Evet, iman ettikten sonra, dünya ve ukba saadetine giden yol, İlay-ı Kelimetullah için mücadele ve mücahededen geçmektedir. Onların hepsi, dasitani bir kahramanlıkla kendilerinden beklenen bu mücadeleyi vermiş ve gereken gayreti göstermişlerdir. İbn-i Hacer, Efendimiz döneminde yaşamış yüz otuz bin Sahabe'den bahseder. Oysa ki, bütün araştırmalara göre, bugün Medine mezarlığında bulunan Sahabe mezar sayısı on bin bile değildir. Geriye kalan yüz yirmi bin Sahabe, inandıkları hakikatleri insanlara ulaştırmak için, dünyanın dört bir yanına dağılmışlardır. Demek yüz yirmi bin Sahabe, Mekke, Medine gibi insanları büyüleyen güzel yurtlarından ayrılarak, Yahya Kemal'in "Ezan" şiirinde:

Emri bülentsin ey Ezan-ı Muhammedi
Kafi değil sadana cihan-ı Muhammedi
Sultan Selimi evvel'İ rametmeyip ecel
Fethetmeliydi alemi şan-ı Muhammedi

Gök nura garkolur, nice yüz bin minareden
Şehbal açınca ruhu revan-ı Muhammedi
Ervah cümleten görür Allahu Ekber'i
Akseyleyince arşa lisan-ı Muhammedi

şeklinde idealleştirdiği, Ruhu Revan-ı Muhammedi, dünyanın dört bir yanında bir bayrak gibi dalgalansın diye gittiler; gittiler ve bir daha da geriye dönmediler. Mesela, bunlardan biri Ümmü Haram'dır. O, Efendimiz'den aldığı beşaretle, yaşlı haliyle çıktığı Kıbrıs seferinde şehit olmuş ve oraya gömülmüştür. Evet, Sahabe'nin hemen hepsi, bu düşünceyle meşbu olduklarından çoğu zaman Allah Rasulü'ne gelerek: "Dua etmez misiniz Ya Rasulallah! Allah yolunda şehit olayım.." deyip dua istemiş ve taşıdıkları o ruh ve mana ile İslam'ı dünyanın birinci meselesi haline getirmişlerdir. Dört halife döneminde -ki, tamamı 30 yıldır- fethedilen yer ve Müslüman olan insanlar, daha sonraki Emevi, Abbasi, Karahanlılar, Samanoğulları, Harzemler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde fethedilen ve Müslüman olan insanların sayısına denktir. Hz. Osman döneminde ta Aral Gölü'ne, Ermenistan'a -ki, Kastalani bu yerlerin Erzurum'un Palandöken dağlarını da içine aldığını söyler- kadar gitmişlerdir. Hz. Ali döneminde Öküz Nehri aşılmış ve Ahnaf b. Kays gidip Moğollarla savaşmıştır. Tarık b. Ziyad, kendi ismiyle anılan Cebel-i Tarık Boğazı'nı geçerek eski adıyla Herkül Burcu İspanya'ya ulaşmıştır. Amr b. As ve yeğeni Ukbe b. Nafi, "Zulmet Denizi" denen Atlas Okyanusu'na, Abdülhak Hamid'in ifadeleriyle: "Atı beline kadar suların içinde ve meleklerin gökteki konuşmaları kadar mukaddes şu sözlerle haykırmıştır: "Allah'ım! Bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı senin yad-ı cemilini denizler ötesi alemlere götürecektim."

İman Derinliği Ve Aksiyon

Evet iman; imandan sonra gelen aksiyon ve mücadelenin, muhasebe ve murakabe duygusunun temelini teşkil eder. Dolayısıyla her şey, ondan fışkırır. İşte Sahabe-i Kiram'daki bu mücahede aşk u şevki de, onlardaki imanın derinliğinden kaynaklanıyordu. Çünkü onlar, Asr-ı Saadet'i idrak etmiş ve Efendimiz'in arkasında yer almış.. dolayısıyla hilkatin gayesi, fıtratın neticesi; Allah'a iman, marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhani olduğunun şuuruna çok iyi varmışlardı.

Efendimiz, onlar arasında elbette apayrı bir yer tutar. O, tamamen, Cibril'in muallimliğinde yetişmiş ve her şeyi O'ndan öğrenmiş olmasına rağmen, öyle bir ufka ulaşmıştır ki, Mirac'da kendisine muallimlik yapan Cibril'i dahi geride bırakmıştır ve cismaniyetine rağmen, Allah'ın en mükerrem meleğini dahi aşmıştır.

Hasılı; iman ve aksiyon çok önemli bir mevzudur. Bundan dolayı asrımız alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi, Mevdudi ve daha niceleri, kemal-i hassasiyetle iman ve aksiyon meselesi üzerinde durmuş, konuyla ilgili eserler yazmışlardır. Allah'a binlerce hamdolsun onlar ve onlar gibilerin çalışmalarıyla günümüz aydınlanmış; hedef olarak insanımıza, imanda derinleşme ve müspet hareket de diyebileceğimiz aksiyon yolu gösterilmiştir. Bu çerçevede bize düşen şey de, tıpkı Sahabe gibi: "Hele gel, bir saat Allah'a iman edelim" deyip, her fırsatı değerlendirerek imanda derinleşmektir.

Mücadele ve mücahedeye gelince; günümüzde medenilere galebe icbar ile değil; ikna iledir. Dolayısıyla bu uğurda mücadele verilirken, sistemli ve basiret üzere hareket etme esastır. Zannediyorum, bu alanda da Sahabe'ye ait ruhu, şuuru en iyi şekilde kavrayan Bediüzzaman olmuştur. O, yıllarca: "Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. Milletimin imanını selamette görmezsem, cenneti de istemem, çünkü orası bana zindan olur.." demiş, bir hayat boyu hiç yılmadan, bütün engelleme ve karalamalara rağmen yoluna devam etmiştir. Onun açtığı çığırda yüründüğü müddetçe, Asr-ı Saadet'tekine benzer yeni bir Altınçağ'ın, bir Akçağ'ın yaşanacağı ümit edilebilir.

Yazıcıya Gönder


Sahabe ile ilgili diğer sayfaları okuyunuz

• Giriş • Yukarı • Ebu Ubeyde • Hadîste Sahabe • Hz. Hatice Anamız • Kuranda Sahabe • Mus'ab bin Umeyr • Sahabenin Büyüklüğü • Sahabenin Din Anlayışı • Peygamber'imizin Sahabeye Alâkası • Sahabeyi Sevmek • Sahabenin Yüceliği • Tabakat-ı Sahabe •


Sitemizin Bütün Sayfaları 1024/786 çözünürlükte hazırlanmıştır
En iyi görünümü İE 5.5 ve üstü ile elde edebilirsiniz.