Peygamber'imizin Arkadaşlarına Duyduğu Alâka
Efendimiz (sav)’den önceki
peygamberler de bir ölçüde, kendilerine arka çıkan, dâva ve hizmetlerinde
onları destekleyen ümmetlerine karşı alâka duymuş ve onları sevmişlerdir.
Nasıl sevmeyecek, nasıl muhabbet beslemeyecekler ki, bu kimseler, en zor
anlarda bile onları yalnız bırakmamışlardı. Ancak Efendimiz (sav)’le
diğerleri arasında şöyle bir fark vardı. Hâtemü’l-Enbiya (sav)’dan önce bir
peygamber vefat edince ekseriyetle başka bir peygamber gelir ve işe vaziyet
ederdi. İnsanlığın İftihar Tablosu (sav)’ndan sonra ise, bu misyonu başta
Sahabe olmak üzere ümmetin evliyası yüklenmiştir. İşte böyle önemli bir
hizmetten dolayı O da ümmetini çok severdi.. ve yeri geldiğinde de bu
sevgiye esas teşkil eden hususları tasrih eder ve onları uyarırdı. Meselâ:
“Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarılırsanız, dalâlete
düşmezsiniz; onlar Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnetim’dir” der, bazen de Kur’ân-ı
Kerîm ile Ehl-i Beyt’ini nazara verir ve onlar etrafında derlenip
toparlanmayı tavsiye buyururdu. Bu sebeple idi ki, o devirde ve daha sonraki
dönemlerde, cibillî olarak kitap’a ve Sünnet’e taraftar olan Ehl-i Beyt’e
sahip çıkmak, dine sahip çıkmak gibi anlaşılmış ve uygulanmıştı. Zaten bizim
anlayışımıza göre, Ehl-i Beyt’in, Efendimiz’e (sav) veraseti, bir mânada her
türlü verasetin üstündedir.
Tabii bir de, O’nun ümmeti arasında,
dava-yı nübüvveti temsil edenler vardı ki, bunlar da O’na (sav) arkadaşlık
yapmış, gönülden O’na inanıp teslim olmuş ve bir an olsun O’nu, hiç mi hiç
davasında, düşüncesinde yalnız bırakmamışlardı. Bunların hepsi nur-u
nübüvveti görerek, O’nun pırıl pırıl atmosferi içinde yetişmişlerdi. Bu
açıdan onlar bizden çok farklı idiler. Bizatihî O’nu gören, her halini
müşâhede eden, gökten yağıyor gibi O’na vahy yağdığını temaşâ eden
kimselerin durumu elbette bizden çok farklı olacaktı. Bu farklılıktan ötürü
de, tabiî ki Efendimiz (sav), onlara çok ihtimam gösterecek ve “Ashabıma
söven benden değildir” diyerek, onları aziz tutacak ve bunu yaparken de
kıyamete kadar gelecek insanlara, hizmet ve mücadele veren herkese,
arkadaşlarını birinci plânda tutma yolunu gösterecekti.
Evet, O, bir vefa insanıydı. Kendi
açtığı çığırda hırz-ı can edenlere karşı, son nefesine kadar hep vefa
solukladı. O, onlarla öylesine bütünleşmişti ki, Rabbine kavuşacağını
düşündüğünde bile, -ki bu onun muradıydı- onlardan ayrılacağı hususu O’nu
(sav) hıçkıra hıçkıra ağlatmış ve “yakında beni sizden soracaklar” demekle
iktifa etmişti. Zaten biz de vefa adına ne biliyorsak O’ndan öğrenmedik mi?
O (sav), sadece insanlara karşı değil, taşa toprağa karşı bile vefayla
dopdoluydu. Mekke’yi arzular, Uhud’a uğrar ve sık sık ilk konağı olan
Kuba’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke’den ayrıldıktan sonra sinesini
açıp, “bende kalabilirsin” diyen yerdi. Allah Rasûlü (sav) ise, sen beni
misafir ettin, ağırladın dercesine her cumartesi mutlaka Kuba’ya uğramaya
çalışırdı. O, Uhud’u da ziyaret ederdi. Hani, “biz onu severiz, o da bizi
sever” dediği yeri. Yani Efendimiz’in (sav) sevgisinden nasibini alan o
mübarek yeri. Keza O, Medine’nin mezarlığı Baki’e giderdi. Hayır -estağfirullah-
mezarlık değil. Ashab-ı kiramın âhiret hesabına ârâm eyledikleri yere... Ve
vefa insanından daha yüzlerce misal...
İşte onun için bu konuyla alâkalı
araştırma yapan dost-düşman herkes diyor ki: Hz. Muhammed (sav)’in cemaati
kadar O’na bağlı bir cemaat ve cemaatine O’nun kadar bağlı ikinci bir lider
ne gelmiştir ve ne de gelecektir. Evet ısmarlama bir liderin cemaatinin
ısmarlama olması kadar tabiî ne olabilir ki?
Evet, Sahabe-i kiram ubûdiyetleri,
mücadele azim ve gayretleriyle belli bir devreden sonra kendilerine lütuf ve
ihsanda bulunulmuş kimselerdir. İftihar Tablomuza (sav) gelince, O, daha
dünyaya adımını atarken peygamber olarak atmıştır. O (sav)’nun çocukluk
dönemi dahil, peygamberlik öncesi bütün hayatı, daha sonraki durumunu
destekleyici mahiyettedir. Meselâ, şerefin, haysiyetin, izzetin, iffetin
bini bir para olduğu cahiliye döneminde O, bir iffet insanıydı, hemen her
mahfilde “Namuslu adam” dendiğinde O akla geliyordu. O, haysiyetine ve
izzetine asla toz kondurmamıştı; kondurmamıştı ve serâpâ hayâ idi. Emanete o
kadar dikkat etmişti ki cahiliye döneminde “Emin” lakabıyla anılıyordu.
Yalan, O’nun semtine hiç uğramamıştı.. ve
hiçbir kimseyi aldatmamıştı. Bütün bu özellikleri O’nun peygamberliğinin
kaideleri, temelleri olmuştu. Çünkü daha sonra peygamberlik de bu esaslar
üzerine bina edilecekti. Bakın, Mekkeli müşrikler O’nun (sav), bu yüce
vazifesini inkâr sadedinde mecnûn demiş, şair demiş, kâhin demişlerdi ama,
hâşâ O’na iffetsiz ve yalancı diyememişlerdi. Hele “emanete hainlik ederdi,
verdiği sözde durmazdı” hiç diyememişlerdi. Diyememişlerdi de hakkında
söylenmesi mümkün olmayan, söylense de yedi dünyanın kabul edemeyeceği
“sâhir” gibi, “şâir” gibi, “kâhin” gibi yakıştırmalarda bulunmuşlardı. Tabii
bu yakıştırmalara kendileri de inanmamışlardı. Evet, O, tertemiz gelmiş,
tertemiz yaşamış ve gönüllerimizde hep tertemiz olarak kalmıştı.
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi nasıl
varlığıyla varlığımızı bulduğumuz O Zât (sav) ısmarlama bir insandır; O’nun
etrafında toplanan insanlar da, O’na ümmet olma, yardımcı olma, arkadaş olma
seviyesinde yine husûsî yaratılmışlardır. Tabii bu aynı zamanda şu mânâya da
gelir: Siz artık bundan sonra bir Ebu Bekir (ra) arasanız da bulamazsınız.
Bir Ömer, bir Osman, bir Ali (ra) ile buluşamazsınız. Ama, temsil ettikleri
misyon itibariyle onların arkasında yer alacak Ebu Bekirler, Ömerler,
Osmanlar, Aliler kıyamete kadar devam edecektir.
Sadece küçük bir örnek: Halid bin Velid (ra),
Mute’ye gittiğinde daha yeni Müslümandı. İki ay evvel Müslüman olmuş, iki ay
sonra Mute’ye gidilirken, kumandanlık hususunda adı bile geçmemişti.
Efendimiz (sav), Hz. Zeyd’den Hz. Cafer’den (ra), Hz. Abdullah bin Revâha (ra)’dan
bahsetmiş, “bunların başına bir iş gelirse Allah kılıçlarından bir kılıç işe
vaziyet etsin” demişti. Tarihçilerin verdiği rakamlara göre Müslümanlar 3000
kişi, Bizans ordusu 100.000 kişi kadardı ki, her ferde otuz küsur insan
düşüyordu. Altı gün savaşıldı ve altıncı gün, kaderin cilvesi, üç kumandan
da peşi peşine şehit oldu. Savaşın en şiddetli anında, yere düşmek üzere
olan sancağı zayıf, nahif bir sahabî aldı ve arkada da Hz. Hâlid’i görünce
“tam sahibini buldum, al sancağı” dedi. Belki Halid almak istemedi ama,
zorla kabul ettirdi. Artık o gece Halid gecesiydi. O, değişik stratejilerle
düşmanın aklını-mantığını karmakarışık edecekti. Ordunun sağ cenahını sola,
sol cenahını sağa yerleştirecek, merkezde değişiklikler yapacak ve bir
yandan da davul dümbelek vurdurarak, sanki Medine’den yardım geliyormuş gibi
değişik stratejiler uygulayarak Rum ordusunun içine bir korku ve velvele
salacaktı. Nitekim bunları gerçekleştirdi de. Öyle ki gece sabaha kadar,
uzaktan tozu dumana katarak gürültülerle, tarrakalarla yardım geliyormuş
gibi bir hava estirdi... Şafak sökerken de bir sürü sancak, bir sürü
bayrakla, cûş u hurûş içinde koşan koşana bir manzara ile düşmanın karşısına
dikildi. Artık düşman, kat’iyen Medine’den yardım geldiği zehabına kapılmış
ve ciddi bir panik içindeydi. Ve hele gün ağarınca birkaç günden beri,
savaştıkları insanlardan başkalarını karşılarında görünce, bütün bütün
şaşırdılar. Ve işte bu esnada kuvve-i mâneviyeleri iyice sarsılmış düşmanın
merkezine hücum hücum üstüne baskınlar yapıldı ki, bu bir hezimetin zafere
dönüşmesinin ilk belirtileriydi. Allah aşkına Hz. Halid, iki ay içinde bu
seviyeye nasıl gelmişti? Halbuki bir insan, iki ayda Kur’ân-ı Kerîm okumayı
bile tam olarak öğrenemez, ama bütün bunlar olmuş ve Halid (ra) orduyu,
burnu bile kanamadan, Medine’ye getirmişti. Bizanslılar ise Müslümanları
takip edecek cesareti bulamadıklarından onların peşlerine düşememişlerdi.
Şimdi cevabı siz verin, ısmarlama Nebî’nin, arkadaşları ısmarlama değil
miymiş? Evet, onlar yürekten, gönülden, sadakatla bu işe dilbeste olmuş ve
dolayısıyla da O’nun şefaatine, O’nun muhabbetine layık hale gelmişlerdi.
İnşaallah bizim neslimiz de, kendilerine has verasetle Hz. Muhammed (sav)
davasıyla alâkalı vazifelerini bihakkın ve yılgınlık göstermeden, bıkmadan,
usanmadan, inkisara düşmeden “yol budur, bu yolun erkânı budur” diyerek az
sıkıntıya maruz kalsalar da, bu mukaddes emaneti gerekli olan noktaya
götürmek için gayret gösterir ve böylece, tıpkı Ashab-ı kiram gibi Nebîler
Serveri’nin (sav) muhabbetine layık olurlar. Rabbim, bu kudsî yolda bizleri
muvaffak kılsın ve ihlâstan bir an olsun dûr eylemesin! Amin...
Yazıcıya Gönder
Sahabe ile ilgili diğer sayfaları
okuyunuz
• Giriş • Yukarı • Ebu Ubeyde • Hadîste Sahabe • Hz. Hatice Anamız • Kuranda Sahabe • Mus'ab bin Umeyr • Sahabenin Büyüklüğü • Sahabenin Din Anlayışı • Peygamber'imizin Sahabeye Alâkası • Sahabeyi Sevmek • Sahabenin Yüceliği • Tabakat-ı Sahabe •
|