Sahabeyi Yücelten
Amiller
Nereden gelmektedir sahâbenin büyüklüğü?
Risalet Cihetiyle Beraberlik
Birincisi sahâbe, Allah Rasûlü’nün peygamberliğiyle ve risâletiyle
münasebettardır. Allah Rasûlü’nün vefatıyla nübüvvet kapısı kapanmış
olduğundan, daha sonra gelen veliler, Efendimiz’in (sav) ancak velâyetiyle
münasebet içindedirler. Dolayısıyla, nübüvvet ve risâlet, velâyetten ne
kadar üstünse, sahâbe de, en büyük velilerden o kadar üstündür.
İnsibağ Keyfiyeti
İkincisi, “sohbette insibağ vardır”; büyük bir zatın eserlerini
defalarca okumak, onun huzurunda birkaç dakika durmanın kazandıracağı şeyi
kazandıramaz. Huzurda bulunma ve sohbetten doğrudan doğruya istifade etme,
hele Allah mehâbeti altında yaşayan insanın sözlerinde, bakışlarında, yüz
işmizazlarında, dudak ve el hareketlerindeki ruhu, manâyı yakalama ne
yazılır, ne de kitaplarda okunur. Allah Dostu’nun namazını, O’nun ayakta
nasıl durduğunu, nasıl rükû ve secde ettiğini kitaplar yazar ama,
sinesinin ızdırabını, Allah karşısında iki büklüm olmasını, kıvrım kıvrım
kıvranmasını, ancak ve doğrudan doğruya onun atmosferine girme, onunla
arkadaş olma, diz dize gelme ve huzurda bulunma verebilir. İşte,
sohbetteki bu insibağı anlamayan, sahâbiyi anlayamaz ve onun büyüklüğünü
kavrayamaz. Sahâbi olmak için, mekânın üstüne çıkmak, 1400 sene öteye
gitmek ve o uzak noktadan, ötelerde bir yerlerden yıldızları seyreder gibi
onları seyretmek, bizzat Allah Rasûlü’nün (sav) huzûruna dehâlet edip
“dahîlek yâ Rasûlallah” demek lâzımdır.
Doğruluğun Peşinde Olmaları
Üçüncüsü, sahâbînin hayatında, şakacıktan da olsa yalan yoktur. En
doğru söyleyenin bile birkaç yalanının olduğu günümüzde, bunu anlamak
oldukça zordur. Onlar o gün yeni Müslüman olmuştular. Müslüman olmuş,
yalandan ayrılıp doğruya gelmiş, ahlâksızlıktan ayrılıp ahlâka ulaşmış,
karanlıktan uzaklaşıp ışığı yakalamış ve kendilerine va’dedilen güzelliğe
ermek için mallarını ve canlarını seve seve fedâ etmişlerdi. Çok pahalıya
satın aldıkları bu değeri, öyle ucuza satıp, fedâ edecek değillerdi.
Sâdık-ı masdûk Hz. Muhammed’in (sav) makamı olan sadâkat etrafında
kümelenmiş bu insanlar, Müseylemetü’l-Kezzâb’ın makamı olan yalana asla
tenezzül etmez ve böyle süflîlerden süflî bir makama düşmek istemezlerdi.
Binâenaleyh, sahâbîyi düşünürken, o müthiş inkılâb içinde, ayın kürre-i
arzdan kopup, son hızla uzaklaşması ve her geçen gün biraz daha uzaklara
gitmesi mülâhazasıyla bakılmalıdır ki, bu mes’ele anlaşılabilsin.. evet
sahâbe, yalandan, yalancı bir dünyadan kopup son hızla uzaklaşmış ve bir
daha da o çıyan yuvası, yalanın, dolanın, aldatmanın ve her türlü
lâahlâkîliğin yaşandığı anlayışa dönmemişti. Siyasetin yalana revaç
verdiği, ahlâkın yanında ahlâksızlığın, yümnün yanında yümünsüzlüğün
ticaretinin yapıldığı günümüzde, bunu duyup hissetmek çok zordur
zannediyorum. Bunu duyup hissetmeyince de sahâbe-i kirâmı kendimiz gibi
sanacak ve gökteki melekleri ya da yıldızları, yerdeki yıldız böcekleriyle
bir tutmak gibi bir garabet içine gireceğiz.
Vahyin Oluşturduğu Canlılık
Dördüncüsü, asr-ı saâdette birbiri ardına sahâbe üzerine semâvî
sofralar iniyordu. Göklerin ve yerin Mâliki’nden, Meliki’nden her gün yeni
yeni mesajlar geliyor ve sahâbe, her gün bu mesajlarla âdetâ yıkanıp
arınıyordu. Bir gün ezanın teşrîi.. öbür gün kâmetin teşrîi.. bir başka
gün nikâhın teşrîi ve bilahâre dört kadınla sınırlandırılması, sonra da
şarta bağlanması.. içkinin yasaklanıp eldeki kadehlerin yere çalınması..
tâ ruhlarının derinliklerine işleyen İlâhî ve semâvî sofralardan sadece
birkaçıydı. Ayrıca, bu sofraların, bu mesajların bir yanında, her zaman
kendileriyle alâkalı bir hususu ve bazen gizli, bazen açık kendi
isimlerini bile yakalayabiliyorlardı. Meselâ; dan sonra denirken gözler
çok defa Ebû Bekir’e denince Hz. Ömer’e: (Fetih/29) denince de Hz. Osman’a
dönüyordu. (Ahzâb/23) okununca bakışlar, Enes b. Nadr’ın kahramanlığı ve
şehâdetinin etrafında geziniyor; hatta Enes İbn Mâlik de mezarında
amcasına bakıyordu. Sonra, Allah Rasûlü, Ubeyy b. Ka’b’ı çağırıyor ve (Beyyine)
sûresini sana okumamı Allah bana emretti” diyor, Ubeyy: “Adımı da söyledi
mi yâ Rasûlallah?” diye soruyor ve: “Adını da söyledi” cevabını alıyordu.
Yine Allah: (Ahzâb/37) âyetinde Rasûl-i Ekrem’in (sav) âzadlısı, ilklerin
ilklerinden Zeyd b. Hârise’nin adını anıyordu. Evet, Allah onları, onlar
da hep Allah’ı anıyorlardı. Gölgesini olsun rüyalarımızda yakalamamızın
bize bir hafta yettiği Allah Rasûlü (sav) vasıtasıyla, O’nun azamet ve
kudsiyetine münasip bir şekilde sürekli Allah’la münasebet içindeydiler.
Onların hayatları, bu seviyede yakaladıkları anlayış, idrâk, basiret ve
ma’rifet içinde sürüp gidiyordu. İşte, Kur’ân’ı ve sünneti bize
nakledenler, bu seviyedeki insanlardı; yalana tenezzülleri asla mümkün
olmayan bu insanlar... İşte Kur’ân ve sünnet de böyle sağlam insanlarla,
öyle sapasağlam perçinlenmişti ki artık onlardan sonra da bu durumu
değiştirmek mümkün olmayacaktı.
Zor ve Çetin Dönemde Sahip Çıkmaları
Sahâbe-i kirâm, İslâm’a sahip çıkmanın çok pahalı olduğu bir zamanda
sâhip çıktı. Bugün de pahalıdır bu iş ama çok daha pahalı olduğu öyle
zamanlar olmuştur ki, bir beldede bu mes’eleye sahip çıkan bir mü’min,
Akif’in:
“Nerde yârânım diyorken ben, bülend âvâz ile
Nerde yârânım diyor vâdi, beyâbân, kûhsar”
beytinde ifade ettiği yalnızlık içindeydi. Sahâbe-i kirâm, bundan da
öte bir yalnızlık ve bir vahşet içinde Allah’ın dinine ve peygamberine
sahip çıktılar. Hem öyle bir zamanda ve öyle şartlar altında sahip
çıktılar ki, Muhyiddîn İbn Arabî’nin Müsâmeretü’l-Ebrâr’ında naklettiğine
göre, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ebû Ubeyde İbn Cerrah’a, Hz. Ali’ye ulaştırması
için söylediği şu sözler, onu tasvire yeter zannediyorum: “Ya Ali, sen
çocuktun; sağını solunu daha bilmiyordun. Biz, ölümü birkaç defa göze
almadan sokağa çıkmaya cesaret edemezdik; çıkarken de başımızda kılıçların
kavis çizeceğini düşünürdük. Zağlanmış hançerlerin bağrımıza saplanmasını
hesaba katmadan kimseye “Allah birdir” diyemezdik.”
Bu seviyede, bu buudda İslâm’ı tanımış ve yakalamıştı onlar .. ve bir
hamlede gözleri açılmıştı ötelere. Meselâ, bir defasında Haris b. Mâlik,
mescidde yatıyordu. Allah Rasûlü (sav), kendisini ayağıyla dürtüp
uyandırdı. Her sahâbînin dediği gibi: “Anam, babam sana fedâ olsun, bir
emriniz mi var yâ Rasûlallah?” dedi. “Nasıl sabahladın?” diye sordu
Efendimiz (sav) ona. Hâris (ra): “Hak mü’min olarak sabahladım; hak mü’min
olarak kendimi idrak ediyorum” cevabını verdi. Efendimiz’in (sav): “Her
hakkın, bir hakikati vardır; peki senin bu imânının hakikati nedir?”
sorusuna da:“Gündüz oruç tuttum; gece de sabaha kadar Rabbimin karşısında
kemerbestei ubûdiyet içinde büklüm büklüm oldum yâ Rasûlallah... Şu anda
öyle bir ruh hâleti içindeyim ki, Rabbimin arşını, ehl-i cennetin ferih-fahûr
cennette sağdan sola gidip gelişini görür gibiyim” karşılığında bulundu.
Allah Rasûlü (sav) de, şöyle mukabele etti ona: “Sen öyle bir insansın ki,
tepeden tırnağa iman kesilmişsin.” İşte onlar, Allah’a (cc) bu derece
yaklaşmıştı ve Allah da, bir kudsî hadisinde ifade ettiği gibi onların,
gören gözleri, işiten kulakları, konuşan dilleri, tutan elleri olmuştu.
Yazıcıya Gönder
Sahabe ile ilgili diğer sayfaları
okuyunuz
• Giriş • Yukarı • Ebu Ubeyde • Hadîste Sahabe • Hz. Hatice Anamız • Kuranda Sahabe • Mus'ab bin Umeyr • Sahabenin Büyüklüğü • Sahabenin Din Anlayışı • Peygamber'imizin Sahabeye Alâkası • Sahabeyi Sevmek • Sahabenin Yüceliği • Tabakat-ı Sahabe •
|