Mehmet ALTAN Web Sitesi

  soce_1.htm

Kabe Sadece Kıbledir

   Soru: "Kabe' yi ortadan kaldırsak, müminler birbirlerine ibadet ediyor veya boşa eğilip kalkıyor olacak." diyorlar.  Ne dersiniz?

   Cevap: Diyalektik yapıyorlarsa, "size ne" deyin geçin. Fakat işin aslına gelince, hiç de öyle değildir.  Melekler de HZ. Adem'e (A.S.) secde etmişlerdi; fakat kendisine secde edilen Hz. Adem değil, Allah'tı. Hz. Adem sadece bir kıble idi.    Aynen bunun gibi, Kabe bizim için bir kıbledir, esas ibadet yaptığımız ise, bizatihi HZ.Allah'tır.

 Bütün özellikleriyle cinler, insanları her zaman saptırmaya, aldatmaya.. açıktırlar. 

   Soru:   Son yıllarda çok yaygın olan medyumluğun cinlerle irtibatı var mıdır?

   Cevap: Cinler, şua ve enerji gibi varlık olduklarından, vücudun her tarafına nüfuz edebilme kabiliyetini haizdirler. Aslı cin olan şeytan için, Efendimiz (sas): “O, kanın damarlarda dolaştığı gibi, insan vücudunda dolaşır” buyurmaktadır. Bu hadisten anlaşıldığı gibi cinler, vücudun en iç organlarına kadar nüfuz edebilir ve orada bir kısım hastalıklara sebep ya da o hastalıklara engel olabilirler. Ancak onların, bu özelliklerinden istifade etme niyetiyle tedavi vb. hususlarda kullanılması, -o mevzudaki metod ve kıstasları kendi dünyalarına ait olacağından- çok defa tehlikeli olabilir.

Cinler, Kur’ân’da bildirildiği üzere, “Levh-i Mahv ve İsbat”ta olan şeylere muttali olmaya çalışır; oradan gözlerine ilişen bilgileri alır ve daha sonra da onları kendi hesaplarına değerlendirebilirler. Bazen, böyle hırsızlık sonucu elde ettikleri şeyleri, kendilerine açık insanların kulaklarına fısıldar; Efendimiz’in ifadesiyle “gır gır” eder ve çoklarını baştan çıkarırlar; zira bu bilgilerin % 99’u kendi kattıkları yalanlarla doludur. Evet belki bunlardan % 1’i doğru çıkabilir; işte bu, diğer yalanlara referans olur... Kur’ân-ı Kerim’de cinlerin bu durumunu anlatan birçok âyet vardır. Şimdi onların birkaçının icmâlî mealini zikredelim: “Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsledik. Onları, taşlanmış her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.” (Hicr, 15/16-18), “Biz yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Ve itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk. Onlar, artık mele-i âla’ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar. Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır. Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da her şeyi delip geçen bir parlak ışık takip eder.” (Saffat, 37/6-10)

Bütün bu özellikleriyle cinler, insanları her zaman saptırmaya, aldatmaya.. açıktırlar. Nitekim tarihe baktığımızda, cinlerin getirdikleri haberleri bir şantaj olarak kullanıp insanların farklı yorumlara girmelerini sağlamaktan tutun da, bir virüs gibi, insanların en hassas organlarına kadar girip cinnetlerine sebep olmaya kadar birçok vak’aya şahit oluruz. Evet onlar, her vesileyle insanları aldatmaya çalışmışlar; neticede de dinî duygu, dinî düşüncelerini alt-üst edip onları saptırmışlardır. Ondan öte, bu insanların kendilerini kendilerine farklı göstererek, yer yer müceddid, mehdi, mev’ud İsa.. gibi iddialarda bulunmaya sevketmiş; onlarla beraber pek çoklarını da baştan çıkarmışlardır. Bu bakımdan her halükârda onların bu aldatma ve saptırmalarından Allah’a sığınılmalı ve gaybdan verecekleri haberlere de asla itibar edilmemelidir.

Gaybdan haber verme şekli, bir de medyumlukla olabilir ki, o biraz daha farklı bir olaydır. Günümüzdeki görülen şekliyle medyumluk, yine cinlerle irtibattan ve onların verdiği haberleri aktarmaktan başka bir şey değildir. Aslında gerçek mânâda medyumluk, zaman ve mekân üstü bir hâl alma demektir ki, bu, dünü ve yarını bugünle beraber görmeyi netice verir. Bu mertebedeki bir medyum, bir kısım hadiseleri önceden haber verebilir ya da geçmişteki hadiseleri anlatabilir. Ama bunların verdikleri, verecekleri haberler iltibastan hâli olmadığı için bir kıymet-i harbiyesi yoktur.

Geçmiş ve geleceği aynı anda görme meselesi, bazılarında velayeti ihrazla, bazılarında da ruha kendi gücünü kazandırmakla hasıl olur. Zannediyorum gerçek bir medyumluk varsa, onu bu ikinci kategori içindeki insanlar arasında aramalıyız. 

Firavun'un kullandığı kâfir kelimesi "nankör" manâsınadır.

Soru: Kur'an-ı Kerim'de, Firavun'un Hz. Musa'ya, "Yaptığın o işi yaptığın zaman kâfirlerdendin veya yaptığını yaptın, sen kâfirin birisin" dediği, buna karşılık Hz. Musa'nın, "O zaman dalâlette idim" cevabını verdiği anlatılıyor. Buradaki kâfirden kasıt nedir?

Cevap:  Kâfirin bir manâsı da nankör demektir. Aslında kelime manâsı örtmek anlamına gelen küfür, bir diğer yaklaşımla kalbin inanma kabiliyetini kaybetmesi veya insandaki inanma istidadının baskı altına alınması demektir. Bahis mevzuu âyette Firavun'un kullandığı kâfir kelimesi "nankör" manâsıdır.

Malûm, Hz. Musa Firavun'un sarayında büyümüş, güçlenip, belli bir yaşa gelince de, bir gün şehirde İsrail Oğulları'ndan biriyle kavga eden bir kıptîye vurduğu yumrukla, kıptî ölüvermişti. İşte Firavun, bunu hatırlatıyor ve "Sen nankörsün, nankörlük yaptın" diyor. Hz. Musa ise, yaptığının nankörlük olmadığını, o zaman, kendisine henüz risalet verilmediği için, risalet verildiği andaki durumuna nispeten, henüz çizgisini bulmamış olduğunu, kendi zaviyesinden bir değerlendirmeye ifade buyuruyor...

Efendimiz için "Duhâ" sûresinde, "Rabbin seni dalâlette bulup da hidayet etmedi mi?" denir. Buradaki dalâlet de aynı manâdadır. Yani, "sen peygamber değildin, kitap nedir bilmezdin; henüz şu andaki çizgisini bulmamıştın. Böyle iken Rabbin seni seçti ve sana risalet verdi" demektir.

Hislerin inkişafı nasıl olur?

  Âfâkî ve enfüsî tefekkür ile, yani Mebde’ ve mezadını (başlangıç ve sonunu) düşünmekle veya rekaiki yani cennet-cehennem, sırat ve benzerlerini tefekkür etmekle hisler gelişip incelebilir.

 Hislerin inkişafı, evvelâ müstakim amel ister. İnanç, nazarî olarak nefse kabul ettirilmiş olabilir ama, insan, imanın ağırlığını ancak amelle tam hisseder. Bu itibarla, geceler ihmal edilmemeli, Kur’ân-ı Kerim, evrad u ezkâr aksatılmamalı, namaz başta olmak üzere diğer ibadetler de halis bir niyetle yerine getirilmeli ki, duygular inkişaf etsin, kalp ve ruh da bedenin cenderesinden kurtulsun. Ayrıca bunların temadisi de şarttır. Bu şuna benzer; bazı ilaçlar vardır ki, 5 sene hiç ara vermeden alındığı takdirde tesirini gösterir. Bunun gibi ameller ve onlardan elde edilecek netice, ancak devamla mümkün olacaktır.

İnsan bu arada yine sürçebilir ama, mühim olan Allah’la irtibatıdır. İrtibat artık mevcud olduğu için sürçse de çabuk doğrulur ve kendine gelir.

Kant diyor ki: “Nazarî akılla Allah bilinemez, ancak amelî akılla bilinir.” Amelî akıl denince vicdan da anlaşılabilir. Evet, eğer iman Allah’ın yaktığı bir meşale ise, devamı bizim amelimize bağlıdır.

Rûhen inkişaf etmiş velilerin yanında gözünüzle bir şey göremezsiniz ama, vicdanınız çok şey hisseder. Çoğu kere manâsını anlamadan Kur’ân-ı Kerim okursunuz, ama lâtifeleriniz (iç fakülteleriniz) ondan çok şey alır.

 Menhiyattan (günahlardan) mümkün mertebe kaçınmak lazım. İmam-ı Şaranî, “namazsız bir insanla düşüp kalksam, hatta karşılaşsam, 40 gün namazımdan zevk alamam” der.

 Esma-i İlâhî’yi çekmek çok önemlidir. “Ya Keşşaf” diye zikretmek, letaifteki perdenin aralanmasına vesile olabilir. Gaffar, Gafur ve Tevvâb isimlerine çok devam etme, rahmet kapılarının açılmasına önemli bir vesiledir. Adede gelince bu talibe göre değişir. Bazıları da bunu ebcedine göre çeker. Doğrusunu Allah bilir. Bu işler, biraz da istidada bağlıdır. Aslında en önemlisi, kalp selâmetidir. Günahlardan kaçınma, emirleri yerine getirme ve ahirete hazırlık içinde olma da, üzerinde durulacak şeyler arasında sayılır.

 Gıdanın haram ve helâl olması da, hislerin inkişafında çok mühim bir faktördür. Efendimizin bazı hadîsleri buna işaret eder.

 Mezarlıkları ve hastahaneleri gezmek de, hislerin inkişafında önemli birer te’sir icra ederler.

Sitenin diğer bölümleri

• Soru Cevap •

İkinci Sayfa  


Sitemizin Bütün Sayfaları 1024/786 çözünürlükte hazırlanmıştır
En iyi görünümü İE 5.5 ve üstü ile elde edebilirsiniz.