|
Kabe Sadece
Kıbledir |
|
Soru:
"Kabe' yi ortadan kaldırsak, müminler birbirlerine ibadet ediyor veya
boşa eğilip kalkıyor olacak." diyorlar. Ne dersiniz?
Cevap: Diyalektik
yapıyorlarsa, "size ne" deyin geçin. Fakat işin aslına gelince, hiç de
öyle değildir. Melekler de HZ. Adem'e (A.S.) secde etmişlerdi;
fakat kendisine secde edilen Hz. Adem değil, Allah'tı. Hz. Adem sadece
bir kıble idi.
Aynen bunun gibi, Kabe bizim için bir kıbledir, esas ibadet
yaptığımız ise, bizatihi HZ.Allah'tır. |
|
Bütün
özellikleriyle cinler, insanları her zaman saptırmaya, aldatmaya..
açıktırlar. |
Soru:
Son yıllarda çok yaygın olan medyumluğun cinlerle
irtibatı var mıdır?
Cevap:
Cinler, şua ve enerji gibi
varlık olduklarından, vücudun her tarafına nüfuz edebilme kabiliyetini
haizdirler. Aslı cin olan şeytan için, Efendimiz (sas): “O, kanın
damarlarda dolaştığı gibi, insan vücudunda dolaşır” buyurmaktadır. Bu
hadisten anlaşıldığı gibi cinler, vücudun en iç organlarına kadar
nüfuz edebilir ve orada bir kısım hastalıklara sebep ya da o
hastalıklara engel olabilirler. Ancak onların, bu özelliklerinden
istifade etme niyetiyle tedavi vb. hususlarda kullanılması, -o
mevzudaki metod ve kıstasları kendi dünyalarına ait olacağından- çok
defa tehlikeli olabilir.
Cinler,
Kur’ân’da bildirildiği üzere, “Levh-i Mahv ve İsbat”ta olan şeylere
muttali olmaya çalışır; oradan gözlerine ilişen bilgileri alır ve daha
sonra da onları kendi hesaplarına değerlendirebilirler. Bazen, böyle
hırsızlık sonucu elde ettikleri şeyleri, kendilerine açık insanların
kulaklarına fısıldar; Efendimiz’in ifadesiyle “gır gır” eder ve
çoklarını baştan çıkarırlar; zira bu bilgilerin % 99’u kendi
kattıkları yalanlarla doludur. Evet belki bunlardan % 1’i doğru
çıkabilir; işte bu, diğer yalanlara referans olur... Kur’ân-ı Kerim’de
cinlerin bu durumunu anlatan birçok âyet vardır. Şimdi onların
birkaçının icmâlî mealini zikredelim: “Andolsun, biz gökte birtakım
burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsledik. Onları, taşlanmış
her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da
peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.” (Hicr, 15/16-18), “Biz yakın
göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Ve itaat dışına çıkan her
şeytandan koruduk. Onlar, artık mele-i âla’ya (yüce topluluğa) kulak
veremezler. Her taraftan taşlanırlar. Kovulup atılırlar. Ve onlar için
sürekli bir azap vardır. Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz
kapan olursa, onu da her şeyi delip geçen bir parlak ışık takip eder.”
(Saffat, 37/6-10)
Bütün bu
özellikleriyle cinler, insanları her zaman saptırmaya, aldatmaya..
açıktırlar. Nitekim tarihe baktığımızda, cinlerin getirdikleri
haberleri bir şantaj olarak kullanıp insanların farklı yorumlara
girmelerini sağlamaktan tutun da, bir virüs gibi, insanların en hassas
organlarına kadar girip cinnetlerine sebep olmaya kadar birçok vak’aya
şahit oluruz. Evet onlar, her vesileyle insanları aldatmaya
çalışmışlar; neticede de dinî duygu, dinî düşüncelerini alt-üst edip
onları saptırmışlardır. Ondan öte, bu insanların kendilerini
kendilerine farklı göstererek, yer yer müceddid, mehdi, mev’ud İsa..
gibi iddialarda bulunmaya sevketmiş; onlarla beraber pek çoklarını da
baştan çıkarmışlardır. Bu bakımdan her halükârda onların bu aldatma ve
saptırmalarından Allah’a sığınılmalı ve gaybdan verecekleri haberlere
de asla itibar edilmemelidir.
Gaybdan haber
verme şekli, bir de medyumlukla olabilir ki, o biraz daha farklı bir
olaydır. Günümüzdeki görülen şekliyle medyumluk, yine cinlerle
irtibattan ve onların verdiği haberleri aktarmaktan başka bir şey
değildir. Aslında gerçek mânâda medyumluk, zaman ve mekân üstü bir hâl
alma demektir ki, bu, dünü ve yarını bugünle beraber görmeyi netice
verir. Bu mertebedeki bir medyum, bir kısım hadiseleri önceden haber
verebilir ya da geçmişteki hadiseleri anlatabilir. Ama bunların
verdikleri, verecekleri haberler iltibastan hâli olmadığı için bir
kıymet-i harbiyesi yoktur.
Geçmiş ve
geleceği aynı anda görme meselesi, bazılarında velayeti ihrazla,
bazılarında da ruha kendi gücünü kazandırmakla hasıl olur.
Zannediyorum gerçek bir medyumluk varsa, onu bu ikinci kategori
içindeki insanlar arasında aramalıyız. |
|
Firavun'un kullandığı kâfir kelimesi "nankör" manâsınadır. |
|
Soru: Kur'an-ı Kerim'de,
Firavun'un Hz. Musa'ya, "Yaptığın o işi yaptığın zaman kâfirlerdendin
veya yaptığını yaptın, sen kâfirin birisin" dediği, buna karşılık Hz.
Musa'nın, "O zaman dalâlette idim" cevabını verdiği anlatılıyor.
Buradaki kâfirden kasıt nedir?
Cevap:
Kâfirin bir manâsı da nankör demektir. Aslında kelime manâsı örtmek
anlamına gelen küfür, bir diğer yaklaşımla kalbin inanma kabiliyetini
kaybetmesi veya insandaki inanma istidadının baskı altına alınması
demektir. Bahis mevzuu âyette Firavun'un kullandığı kâfir kelimesi
"nankör" manâsıdır.
Malûm, Hz. Musa
Firavun'un sarayında büyümüş, güçlenip, belli bir yaşa gelince de, bir
gün şehirde İsrail Oğulları'ndan biriyle kavga eden bir kıptîye
vurduğu yumrukla, kıptî ölüvermişti. İşte Firavun, bunu hatırlatıyor
ve "Sen nankörsün, nankörlük yaptın" diyor. Hz. Musa ise, yaptığının
nankörlük olmadığını, o zaman, kendisine henüz risalet verilmediği
için, risalet verildiği andaki durumuna nispeten, henüz çizgisini
bulmamış olduğunu, kendi zaviyesinden bir değerlendirmeye ifade
buyuruyor...
Efendimiz için "Duhâ"
sûresinde, "Rabbin seni dalâlette bulup da hidayet etmedi mi?" denir.
Buradaki dalâlet de aynı manâdadır. Yani, "sen peygamber değildin,
kitap nedir bilmezdin; henüz şu andaki çizgisini bulmamıştın. Böyle
iken Rabbin seni seçti ve sana risalet verdi" demektir. |
|
Hislerin inkişafı
nasıl olur? |
|
Âfâkî ve enfüsî tefekkür ile, yani Mebde’ ve mezadını (başlangıç ve
sonunu) düşünmekle veya rekaiki yani cennet-cehennem, sırat ve
benzerlerini tefekkür etmekle hisler gelişip incelebilir.
Hislerin inkişafı, evvelâ müstakim amel ister. İnanç, nazarî
olarak nefse kabul ettirilmiş olabilir ama, insan, imanın ağırlığını
ancak amelle tam hisseder. Bu itibarla, geceler ihmal edilmemeli,
Kur’ân-ı Kerim, evrad u ezkâr aksatılmamalı, namaz başta olmak üzere
diğer ibadetler de halis bir niyetle yerine getirilmeli ki, duygular
inkişaf etsin, kalp ve ruh da bedenin cenderesinden kurtulsun. Ayrıca
bunların temadisi de şarttır. Bu şuna benzer; bazı ilaçlar vardır ki,
5 sene hiç ara vermeden alındığı takdirde tesirini gösterir. Bunun
gibi ameller ve onlardan elde edilecek netice, ancak devamla mümkün
olacaktır.
İnsan bu arada yine sürçebilir ama, mühim olan Allah’la
irtibatıdır. İrtibat artık mevcud olduğu için sürçse de çabuk doğrulur
ve kendine gelir.
Kant diyor ki: “Nazarî akılla Allah bilinemez, ancak amelî akılla
bilinir.” Amelî akıl denince vicdan da anlaşılabilir. Evet, eğer iman
Allah’ın yaktığı bir meşale ise, devamı bizim amelimize bağlıdır.
Rûhen inkişaf etmiş velilerin yanında gözünüzle bir şey
göremezsiniz ama, vicdanınız çok şey hisseder. Çoğu kere manâsını
anlamadan Kur’ân-ı Kerim okursunuz, ama lâtifeleriniz (iç
fakülteleriniz) ondan çok şey alır.
Menhiyattan (günahlardan) mümkün mertebe kaçınmak lazım.
İmam-ı Şaranî, “namazsız bir insanla düşüp kalksam, hatta karşılaşsam,
40 gün namazımdan zevk alamam” der.
Esma-i İlâhî’yi çekmek çok önemlidir. “Ya Keşşaf” diye
zikretmek, letaifteki perdenin aralanmasına vesile olabilir. Gaffar,
Gafur ve Tevvâb isimlerine çok devam etme, rahmet kapılarının
açılmasına önemli bir vesiledir. Adede gelince bu talibe göre değişir.
Bazıları da bunu ebcedine göre çeker. Doğrusunu Allah bilir. Bu işler,
biraz da istidada bağlıdır. Aslında en önemlisi, kalp selâmetidir.
Günahlardan kaçınma, emirleri yerine getirme ve ahirete hazırlık
içinde olma da, üzerinde durulacak şeyler arasında sayılır.
Gıdanın haram ve helâl olması da, hislerin inkişafında çok
mühim bir faktördür. Efendimizin bazı hadîsleri buna işaret eder.
Mezarlıkları ve hastahaneleri gezmek de, hislerin inkişafında
önemli birer te’sir icra ederler.
Sitenin diğer bölümleri
• Soru Cevap •
İkinci Sayfa
|
|
|