BEN HASAN'IN AKCİĞERİYİM
Prof.Dr. Arif Sarsılmaz
Hasan Bey kardeşim!...
Önce sen arkana bir yaslan, ben de şöyle bir genişleyeyim ki, içime
biraz daha fazla hava dolsun. Benim içime ne kadar fazla hava dolarsa
senin beynin o kadar rahat çalışır ve dediklerimi daha iyi anlarsın. Ne
alâkası mı var? Hiç alâkası olmaz olur mu Hasan! Senin vücudundaki her
organının her şeyle, hattâ bütün kâinatla alâkası var. Senin beyninin
çalışması için şekere, bu şekeri yakarak sinir hücrelerine enerji sağlamak
için de oksijene ihtiyacın var. Oksijeni de havadan alarak kanına
geçmesini sağlayan organ olan ben "Akciğer", sana bugün kendimden
bahsedeceğim. Aslında kendinden bahsetmek iyi bir şey değil, ama benim
yaptığım kendinden bahsetmek sayılmaz. Ben sadece O'ndan bahsetmek
istiyorum, yani beni yapacağım işe uygun ve en mükemmel şekilde yaratana
ayna oluyorum. Dolayısıyla gurura ve kibire kapılacak birşeyim zaten yok.
Herşey O'na ait; sahip olduğum, sizin ilminizin yetişemediği, üzerimdeki
bütün ince sanatlar ve hususiyetler hep O'nun, yani Rabbimizin malı, senin
hayatını sürdürmen için beni vazifelendirerek senin vücuduna yerleştirmiş.
Kaburgaların ve göğüs kaslarınla çevrilerek yapılmış göğüs kafesinin
içine, sağlı sollu iki hava torbası veya daha doğru bir ifadeyle iki körük
gibi yerleştirilmişim. Üst taraftan nefes borusuyla boğazının yutak
bölgesine bağlanırım, alt taraftaki karın içi organlardan da kaslı bir
perde olan diyaframla ayrılırım (Resim 1).
İlk nefes alışımı sen hemen doğar doğmaz yaptım ve hiç durup
dinlenmeden hâlâ devam ediyorum. Sen uyurken bile ihtiyacın olan oksijeni
yetiştirebilmem için, beyninin arka kısmındaki (medulla oblongata'da)
solunum merkezinden otomatik olarak aldığım komutlarla hareket ederim. Çok
yakın mesai arkadaşım kalb, benden çok daha önce, sen henüz anne karnında
bir aylıkken çalışmaya başlamıştı, ben o zaman istirahat ediyordum ve
zaten tam da teşekkül etmemiştim. Anne karnındayken senin gıda ve oksijen
gibi bütün ihtiyaçların, şimdi arada sırada kalbini kırdığın annenin
kanından karşılandığı için, benim ayrıca şişip sönerek hava almama gerek
yoktu. Zaten böyle bir şey yapmaya kalkışsam, hemen boğulurdum. Çünkü anne
karnında iken sen bir sıvı içinde yüzüyordun ve nefes almaya kalkıştığında
hemen benim içime bu sıvı dolardı ve boğulurduk.
Doğumda benim alacağım ilk nefes çok önemlidir. Bu ilk nefes oldukça da
zordur, çünkü nefes borun normalden çok daha dardır, buna karşılık kılcal
damarlarınla oksijen alışverişinin yapıldığı alveollerimin sayısı, vücut
kütleme göre çok fazla olduğundan, nefes borumun darlığı telâfi edilir.
Ben ilk hareketimi yapıp, içime hava dolduğunda kalbten bana gelen atar ve
toplardamarlara basınç yaparım ve benim atardamarımı doğrudan aorta
bağlayan damar, devreden çıkarak kulakçıklar arasındaki perde kapanır ve
annenin dolaşımı ile yolun ayrılır. Kalbindeki bu perde kapanmaz ve delik
kalırsa benim oksijenlediğim kan ile kirli kan (oksijence fakir) birbirine
karışır ve çocuklarda "mavi hastalık" adı verilen rahatsızlık ortaya
çıkar. Kirli ve temiz kanlar birbirine karıştığı için dokulara yeterince
oksijen gidemez, deri ve gözlerin beyaz kısmı mavimtrak bir renk alır.
Dokuların yeterli oksijen alamaması yüzünden morarması sigara içenlerde
de görülür. Benim en büyük düşmanım olan sigaranın içindeki yüzlerce
zehirli ve zararlı maddeden biri olan karbonmonoksit kandaki hemoglobin
ile birleşerek oksijen taşınmasına mani olur ve bu yüzden sigara içenlerin
dudakları morumsu bir renk alır. Zaten yaşadığımız devirde iyice artmış
olan hava kirliliği ile baş edemezken bir de üzerime sigara içmiyorlar mı,
çileden çıkıyorum. Yahu, insan bu kadar cahil ve düşüncesiz olur! İnan ki
anlayamıyorum. Rabbim beni, içine hava alsın ve bu havayı yüksek bir
basınçla kana geçirsin, kandaki atık gaz olan karbondioksiti de vücudun
için boğucu olacak seviyeye yükselmeden dışarı atmam için çok hususî bir
şekilde yaratmış. İleride havanın bu kadar kirleneceğini bildiği için de,
bana kendimi korumam için bazı sigorta mekanizmaları vermiş. Onun için çok
uzun zaman hiç arıza çıkarmadan işimi yaparım. Fakat tabiattaki sentetik
zehirler ve gazlar o kadar arttı ki, artık başedilecek gibi değil. Bir de
bunun üzerine, içinde en az 4000 çeşit zehirli madde olduğu söylenen
sigaranın dumanını benim içime doğru üflüyorlar (Resim 2). Kendileri
bilirler, bir müddet sonra artık dayanamayıp da pes edersem, ne işler
açarım Allah bilir. Eskiden daha çok verem oluyordum, şimdi ise artık
modaya uyarak ben de kanser olmayı tercih ediyorum(!). Biraz kara mizah
gibi oldu değil mi? Ne yapayım? Ben isteyerek kanser olur muyum? Bu kanser
denilen illet nasıl her organı vuruyorsa, beni daha çok vurur, çünkü her
an hava ile haşır neşirim. Bir an hava almayı kessem, hemen son nefesini
verirsin. O zaman, aldığın havanın temiz olmasına dikkat edeceksin. Gerçi
benim içime hava getiren nefes borusu ve bronş dediğiniz hava yollarımın
içi, havadaki tozları yakalayıp dışarı doğru süpüren, silli bir epitel ile
kaplanmış olup, sen uyurken bütün gece çalışan bu süpürgenin titrek
tüycükleri (siller), gündüz soluduğun hava içindeki tozları yapıştırmış
olan mukus salgısını, boğazına doğru birbirine devrederek itelerler ve sen
de sabah kalktığında gırtlağındaki bu balgam kitlesini atarak kurtulursun.
Sigara içenler ise dumanı benim içime doğru her çekişlerinde bu silli
epitel hücrelerimden 800-1000 kadarını öldürüyorlar. Bir müddet sonra,
hava ile gelen zehirli parçacıkları (karbon, kükürt, kurşun vb. gibi
zerreleri) artık süpüremez hâle geliyorum, çünkü nefes borumun içindeki
silli epitelin hücreleri öle öle artık dayanamaz olur ve yapısını
değiştirir. Bundan sonra da gelen kirli havanın içindeki tozlar, soba
borularının veya evinizin bacasının kurum bağlaması gibi hava yollarımı
tıkarlar. Belki kronik obstrüktif akciğer hastalığı olurum, belki kanser?
Orası Allah'ın bileceği iş! Eee, ben ne yapayım? Kendin ettin, kendin
buldun. Şimdi bir de sakın kadere ve Allah'a söz söylemeye kalkışma!!!
Hasan! Biliyorum sen sigara içmiyorsun, ama ben yine de bazı
arkadaşlarına anlatman için kısaca temas etmekte fayda gördüm. Sen üzerine
alınma.
Biraz da sana yapılışımdaki sanat inceliklerinden bahsedeyim. Senin de
bildiğin gibi, herhangi bir yapıdaki sanat ve estetik ile fonksiyonellik
birlikte olursa bir değer ifade eder. Vücudunda birlikte çalıştığımız
bütün arkadaşlarım gibi benim yapılışımdaki mükemmellik de, yapacağım çok
önemli işe uygunluk arzeder. Senin anlıyacağın tesadüfen hücrelerin veya
moleküllerin bir araya gelmesiyle, bırakın benim gibi bir organ meydana
getirmeyi, benim yapımı teşkil eden çeşitli protein moleküllerinden birini
bile şuursuz sebeplerle kendi kendine oluşturamazsınız. Senin her nefes
alış verişinde benim içime giren havanın oksijeninin basıncının yüksek
tutulması, difüzyonla benim zarlarımdan geçip yapışık durumdaki kılcal kan
damarlarının da zarlarından geçmesi ve hemoglobin molekülüyle birleşmesi,
bu arada kandaki yüksek basınçlı karbondioksidin de aynı zarlardan geçerek,
benim içime nüfuz etmesi ve benim de bunu dışarı atmam, hiç de burada
anlattığım gibi kolay olmuyor. Dakikada 13-14 solunum yapıyorsun ve her
seferinde bu iş tekrarlanıyor. Çoğu zaman farkında olmadan yaptığın nefes
alıp verme esnasında, benim genişleyip daralmam için önce çok esnek bir
yapıda olmam gerekir. Bu esneklikle beraber en önemli birinci özelliğim,
en küçük hacimde en geniş yüzeyi gösterebilmemdir. Senin daracık göğsüne
incecik zarlar hâlinde yaklaşık 100 m2 kadar (veya senin vücudunu saran
derinin yaklaşık 50 misli kadar) bir alanı sıkıştıran Rabbim, bu sayede
gazların difüzyonuna imkân veren geniş bir yüzeyi hizmetine vermiştir. Bu
ince zarlı solunum yüzeyinin gazların kolayca nüfuz edebilmesi için daima
nemli olup kurumaması gerekir. Bu yüzden havanın içinde, belli bir miktar
rutubet olması gerekir. Bu nemli solunum yüzeyleri, gazların difüzyonu
için çok iyidir ama fizikî bir hâdise olan kılcallık ve yüzey gerilimi
sebebiyle zarların birbirine yapışması ve solunumun sıkıntıya girmesi
tehlikesine karşı, sürfektan maddeler bulunduran bir sıvı, benim içime
salgılanır. Eğer bu sıvı olmasaydı ince zarlarım birbirine yapışır ve
difüzyon mümkün olmazdı. Benim içime giren hava tıpkı bir otobandan daha
tâlî yollara ayrılan trafik gibi, gittikçe daralan ve dallanan ve sonunda
alveol denilen çıkmaz odacıklarda nihayetlenen bir ağ teşkil eder. Ağız ve
burnundan giren hava, ana otoban olan trake'de (nefes borusunda) birleşir.
Nefes borumun boyu 15 cm., çapı ise 2-3 cm. kadardır. Aslında burada
söylemem gereken ve senin çoğu zaman yanlış yaptığın bir iş var, bunu
söylemek benden daha çok burun adı verdiğiniz, senin yüzünün ortasındaki
çıkıntılı organa düşer, zannederim ileride o da kendisindeki hikmetleri ve
sanatları anlatacaktır, ama benimle de alâkalı olduğu için kısaca temas
edeyim: Çoğunlukla nefes almayı bilmiyorsun, nefesi burundan alıp ağızdan
vereceksin. Böylece burundan aldığın hava hem ısınacak, hem
rutubetlenecek, hem de içindeki tozları temizlenecektir. Böyle yaparsan
beni sıkıntıya sokmaz, soğuk algınlığı ve üst solunum yolu
enfeksiyonlarına daha zor yakalanırsın. Ağızdan hava aldığın takdirde,
soğuk ve kuru bir şekilde, içindeki toz ve mikroplar süzülmeden benim
içime girer ve bronşitten zatürreeye kadar bir sürü hastalığa sebep
olabilir. Annen-baban sen küçükken hep burnunu açık tutup, tıkanmaması
için serum fizyolojik damlatırlardı; yine burnunda et olduğu için ağzı
açık uyuyan çocukların, niçin kolay hasta olduklarını şimdi anlamış oldun.
Yakın komşum ve ortağım burnun işine karışmış gibi oldum, ama o kendisini
anlatıncaya kadar sabredemedim.
Buraya nereden gelmiştim? Ha.. Evet! Havanın bana gelirken geçtiği
yollardan bahsediyordum. Tıpkı bir baca gibi çalışarak bana havayı
ulaştıran nefes borum, etrafı 16-20 kadar kıkırdak halkalardan örülmüş
uzun bir silindir tüp şeklindedir. Yemek borusuyla yan yana
yerleştirildiklerinden bir sıkıntı olmaması için bu üst üste binen
kıkırdak halkaların bir tarafı sert kıkırdak yerine, esnek bağ dokusu ile
tamamlanmıştır. Böylece lokmaları yutarken, nefes borunun kıkırdakları
yutmana engel olmaz. Bu kıkırdak halkaların üzerinde ve yanlarında kas
lifleri vardır, nefes alış verişlerimde bu halkalar esneyerek boruyu
genişletip daraltabilirler.
Bazen öksürterek seni ikaz ettiğim olmuştur. Belki sana rahatsızlık
veriyorum ama, eğer kas demetlerimi kasarak, nefes borumun çapını
normalinin altıda birine inecek kadar daraltmasam ve bu dar boru içinden
hızlı bir nefes verme hareketi yapamasam, benim içime kaçan yabancı
cisimleri, tozları veya küçük parçacıkları dışarı atman mümkün olmaz,
dolayısıyla da kısa zamanda tıkanır, havasızlıktan ölürdün. Onun için,
sizin öksürük ismini verdiğiniz, o hızlı patlama ile çıkardığım hava,
aslında benim içimdeki zararlı bir tozdan kurtulmam demektir. Otoban gibi
çok geniş bir yol olan nefes borumun ön ucuna, Rabbim bir de ses cihazı
koymuş ki, başlı başına bir harika! Şimdi bir de onu anlatmaya girsem
sayfalar yetmez. Hem bana doğru gelen hava, hem de benden çıkan kirli
hava, bu ses kutusundan geçerken oradaki telleri titreştirerek ne
melodiler çıkarır, ne ilâhiler söyler, ne konuşmalara hayat verir. Nefes
borusundan gelen hava, iki bronşa ayrılarak göğsünün sağ ve solunda oturan
biz ikiz kardeşlere gelir. Aslında tam ikiz sayılmayız, çünkü sağ tarafta
oturanımız üç parçalı, sol tarafta oturanımız ise iki parçalı yapılmıştır
(Resim 3). Bunun hikmetini mi soruyorsun? Sol tarafta kardeşimiz kalbe yer
açmak ve daha kolay yerleşmesini temin etmek için böyle yaratılmışızdır
diyebilirim. Ayrıca herhangi bir bölümde kanser başladığında, yayılmadan,
sadece o kısmı operasyonla çıkararak hayatımı sürdürmem mümkün olabilir,
ama belki daha ne gibi hikmetleri vardır, ancak Rabbim bilir. Bu ana
bronşlar bizim içimize girdikten sonra otobandan ayrılan ince yollar gibi
8-10 ana dala, bunların her biri de çapları 1 cm.'nin altına kadar düşen
daha ince dallara ayrılır. Bu dallanma sistemi baş aşağı duran bir ağaca
benzer (Resim 4). Bu ince dalların ucunda ise üzüm salkımı şeklinde
respiratorik bronşçuklar yer alır. Üzüm salkımını yapan taneciklere
benzeyen küçük kürecikler yolların bittiği en son nokta olup, esas hayatî
kısımlar buralarıdır. Alveol adını alan bu küçük kürecikler çok ince bir
zardan yapılmış olup etrafı kılcal damar ağı ile sarılmıştır (Resim 5).
İşte gaz alış verişinin yapıldığı asıl fonksiyonel kısımlarım buralarıdır.
Alveolleri saran kılcal damar ağını yapan, kalbten bana kirli kan
(oksijence fakir) getiren atardamarım (pulmonar arter) ve benden topladığı
temiz kanı (oksijence zengin) kalbe götüren toplardamarımın (pulmonar vena)
dallanmış kollarıdır.
Benim üzerimi saran, koruyucu iki ince zar tabaka vardır. Bunların
birisi benim üzerime tam yapışmış, diğeri ise göğüs boşluğunu yapan
kaburgalara yapışmış olup, iki zar arasındaki kese boşluğunda çok ince bir
kaygan sıvı vardır. Benim her şişip sönme hareketim sırasında, göğüs
boşluğu duvarlarına yaptığım sürtünme tesiriyle ortaya çıkabilecek aşınma,
bu kaygan sıvı sayesinde engellenmiş olur. Eğer bu sıvı olmasaydı, çok
kısa bir süre sonra aşınır ve delinirdim. Nefes alırken şiştiğim sırada
göğüs boşluğunun da bana yer açacak şekilde genişlemesi gerekir.
Genişleyecek yer bulamasaydım, nefes alamazdım ve sen de ölürdün. Çok
şükür ki, Yaratıcımız beni korumak için kaburgalardan bir kafes yaparken,
ayrıca bu kaburgaların omurlarla yaptığı eklemlere kısmen esneme,
kaburgalara da biraz burularak gerilme özelliği vermiş. Böylece göğüs
boşluğu kısmen genişleyerek bana yer açıyor. Ayrıca beni mide ve
bağırsaklardan ayıran kaslı perde (diyafram) de kubbeliğini azaltıp, karın
içindeki organları aşağıya bastırır, bu arada karın duvarı da dışarı doğru
şişkinleşir ve benim inmem için yer açılır. Hem kaburgaların, hem de
diyaframın hareketi sayesinde açılan yere doğru, içimi hava ile şişirerek
genişlerim. Benim göğüs boşluğunda asılı durmam, bana bağlı olan nefes
borusu ve kalble bağlantımı kuran, atar ve toplardamarlar ile mümkün
olabilmektedir.
Sürekli olarak dış ortama açık olduğumdan pek çok hastalığa yakalanma
tehlikem yüksektir. Hasta olduğumda göstereceğim ilk belirtiler arasında,
başta öksürük gelir, kimi zaman kanla karışık balgam çıkarırım, ayrıca
nefes almakta zorlanırım ve göğsünde bir ağrı da meydana getiririm. Bu
işaretleri gördüğün anda hemen bana dikkat etmelisin. Bakteri ve virüsler
benim içime yerleşirlerse hava keseciklerimin içinde çoğalarak sertleşmeye
ve iltihaba sebep olurlar.
Bilhassa alerjik bozukluklara çok hassasımdır. Bronşlarımın
duvarlarındaki düz kaslar yabancı bir madde ile temas edince (meselâ çiçek
tozu) salgılanan histamin, kaslarımın kasılmasına sebep olur. Ayrıca kan
damarlarının iltihaplanmasına sebep olan alerjik hastalıklar da, en fazla
kan taşıyan organlardan biri olarak bana çok tesir eder. Bronş kaslarımın
kasılması ve alerjik reaksiyonlara karşı salgıladığım mukusun (sümüksü
madde) dışarı atılamaması neticesinde bende solunum güçlüğü ortaya çıkar
ve siz de benim bu hâlime astım hastalığı diyorsunuz. Benim kendimi
korumak için çıkardığım bu mukus, bronşlarımın içini doldurunca ben de
nefes almakta zorlanıyorum, resim 6'da mukus maddesinin meydana gelişi ve
bronşun duvarlarından süzülerek birikmesi görülmektedir.
Bunun dışında akut veya kronik bronşit ve amfizem gibi hastalıkları da
benim çok karşılaştığım dertler olarak kabul edebilirsin. Sinirlenmen bile
bana çok tesir eder. Hemen nefes almada zorlanmaya başlarsın.
Hasan! Kusura bakma yerim dar, benim gibi müthiş bir sanat eserini
böyle dört-beş sayfada özetlemek tabiî ki mümkün değil. Gerisini senin
anlayışına havale ediyorum. Aman gözünü seveyim, sigara içilen yerlerden,
zehirli dumanlardan ve egzoz gazlarının yoğun olduğu bölgelerden uzak dur.
Temiz havalı yerlerde derin derin nefes alarak bana taze oksijen gönder,
her nefes alış ve verişimde çıkardığım "hu" sesiyle zikrettiğim
Yaratıcımızı, daha şuurlu olarak düşün ve her an hareketimi
durdurabileceğimi aklına getirerek bol bol kudreti sonsuz Rabbimize
şükret!!. o
Yazıcıya Gönder
Hasanın Diğer Organları
|