|
BEN HASAN'IN GÖZÜYÜM
Prof.Dr. Arif Sarsılmaz
Sevgili Hasan! Sana birer emanet olarak verilmiş olan
organların, uzun zamandır sana kendilerini anlatıyorlar. Dikkat edersen
baştan beri kalb, mide, bağırsak, böbrek, akciğer ve pankreas gibi
üzerlerindeki muhteşem sanatları gösteren arkadaşlarımın hepsi senin
gövdenin içindeki boşluklara yerleştirilmiş olan organlardı. Onları küçük
gördüğüm zannedilmesin, hepsi de senin hayatını arızasız sürdürmen için
vazifelendirilmiş muhteşem organlardı, ama hem modern fizyoloji, hem de
Ortaçağ'daki meşhur tıp âlimlerince bu organların yaptığı işlere nebatî
fonksiyonlar denilmiştir. Biraz daha açacak olursam, bu organların
yürüttüğü işler temel olarak bitkilerde de bulunan ve yapılan
fonksiyonlardır.
Sindirim, solunum, dolaşım ve boşaltım gibi hayatın devamı için lüzumlu
olan bu dört temel fonksiyon bitkilerde de vardır, ancak farklı organlarla
yapılır. Bu fonksiyonlar olmazsa canlılık veya hayat dediğimiz cevher (öz)
kaybolur ve ölüm ortaya çıkar. Bitkilerle ortak olan bu özelliklerden
dolayı gövdende bulunan organların yaptığı bu fonksiyonlara nebatî
fonksiyonlar denir. Bu dört fonksiyon (sindirim, dolaşım, solunum ve
boşaltım) çalışıyorsa o canlı varlık hayattadır demektir. Ancak bu, bitki
seviyesinde bir hayattır. Hayvanların hayat seviyesine çıkabilmek için bu
nebatî fonksiyonlara ilâve olarak; duyu, sinir ve hareket
fonksiyonlarından ibaret olan hayvanî fonksiyonlar gerekir.
Bu fonksiyonlar olmazsa canlı, bitki mertebesindedir. Bazen haberlerde
okur veya görürsün "....sonucunda filan şahıs bitkisel hayata
girmiştir....", burada bitkisel hayata girmekten kastedilen şey, o şahsın
hayvanî fonksiyonlarını kaybettiğidir, yani duyu organları, sinir sistemi
ve hareket fonksiyonlarını kaybetmiş, bitki gibi hareketsiz bir durumda,
solunum, dolaşım, boşaltım ve sindirim fonksiyonları kendisinden habersiz
bir şekilde yerine getirilmektedir. Sadece insana ait olan akıl, idrâk,
irade, şuur ve daha birçok lâtifeler ise maddî bir organla birebir
eşleşmeyen, ancak bu hayvanî fonksiyonların üzerine ekstradan ilâve edilen
özellikler olup, bir yönü ile hayvanî fonksiyonlarla birlikte, diğer yönü
ile ise doğrudan insan ruhuna bağlı olarak ortaya çıkar.
İşte, sadece hayvanlarda görülen ve bitkilerde olmayan bu fonksiyonları
yerine getiren organların merkezleri gövdeye değil, baş dediğiniz sanat
harikasındaki özel yerlere yerleştirilmiştir. Görme, işitme, dokunma, tat
ve koku alma gibi duyuların ve vücudun hareketlerini kontrol eden hareket
merkezlerin başında bulunur. Başında bulunan bu merkezler, beyin denilen,
kâinattaki bizim bildiğimiz en kompleks varlığın içine, bütün vücut
organlarına hitap eden sinir sistemiyle irtibatlı olarak
yerleştirilmiştir. Onun için baş bölgesi çok kıymetli, antika sanatlı
mücevherler taşıyan bir antikacı dükkânı gibi her an zarar görebilecek çok
hassas bir bölgedir. Ayağınıza batan bir çivi canınızı yakar ama çok büyük
bir zarar vermeden açtığı yara tedavi edilir. Baştaki organlara batacak
bir çivi ise -Allah korusun- ölümden herhangi bir duyu organının
fonksiyonunu yitirmesine kadar çok kötü neticeler doğurabilir.
Buraya kadar yaptığım mukaddimeden de anladığın gibi, baş bölgesi; önce
hayvanî fonksiyonların ve bunların üzerine inşa edilen insanî lâtifelerin
merkezidir.
Baş bölgesi denince de önce ben akla gelirim, yani: GÖZ. Neden mi?
Çünkü şu anda okuduğun satırları ancak benimle görebilirsin, kâinattaki
yaratılmış olan bütün güzellikleri ancak benimle temâşa edebilirsin de
ondan.
Rabbim, beni yaratıp başındaki iki çukurluk içine yerleştirmeseydi, ne
ışıktan, ne renkten, ne böcekten, ne çiçekten, ne gülün, ne de bülbülün
güzelliğinden haberdâr olurdun. Ben olmadan adımını atarken bile
korkarsın, çünkü bastığın yeri göremezsin. Görmek fiili, ancak benim
yardımımla beynine ulaşarak, idrâkine yansır. Allah, beni ve diğer duyu
organlarını yaratmasaydı, insanlığın ulaştığı ilim seviyesi de çok
gerilerde kalmış olurdu. İlim elde etmenin birinci yolu sağlıklı duyu
organlarından geçer. Eşyanın özelliklerini ancak duyu organlarınla tespit
edip isimlendirebilir ve bir kalıp hâlinde formüllerle ifade edebilirsin.
Suya şeffaf, elmaya kırmızı, ayvaya sarı, yaprağa yeşil, menekşeye mor
diyebilmen için önce bana ihtiyacın var. Yürürken duvara çarpmaman için,
anneni, babanı ve arkadaşlarını simalarından tanıman için bana ihtiyacın
var. Yemek yerken, su içerken, yazı yazarken, okurken, bana ihtiyacın var.
İstersen benim üzerimi örten kapaklarımı on saniye kadar kapat ve karanlık
içinde kalarak yolda yürümeye çalış bakalım, ne oluyor?
Çok zor değil mi? İçini bir korku kapladı, ya bir yere çarpar veya
düşersem diye. Hasan, şimdi derin bir nefes al, benim kapaklarım kapalı
vaziyette iken, Rabbimize çok içten bir şükret. On saniye karanlıkta
kalmaya tahammül edemiyorsun, ya hiç aydınlıktan haberin olmasaydı? Arada
sırada çeşitli hikmetlere binaen imtihana tâbi tutulan bazı âmâ
kardeşlerini bir düşün ve hem onlar için, hem de seni öyle bir imtihana
tâbi tutmadığı için, Rabbimize hamd et. Benden mahrum olan kardeşlerine de
sabır vermesi için dua et.
Şimdi de yapılışımdaki hususiyetleri ve incelikleri anlatacağım, dikkat
et. Çünkü Darwin, Rabbimin üzerimdeki harika sanatlarını görünce,
tesadüfen olamıyacağımı, kendi kendime veya şuursuz tabiatın bir eseri
olmamın da gayrı mümkün olduğunu anlamış, vicdanı rahatsız olduğu için
"beyin ve göz gibi kompleks organların tesadüfen evrimleşmelerini izah
edemiyor ve çıldıracak gibi oluyorum" deme zaruretini hissetmiştir.
Yapılışımdaki estetik ve hassasiyet hiçbir optik âlette yoktur; çalışma
prensiplerim Rabbimizin ışığa verdiği özelliklere bağlı olan optik
kanunlar çerçevesinde cereyan eder. Nitekim benim yapı ve optik
prensiplere uygun ölçülerime bakarak; önce basit fotograf makineleri
yaptınız, sonra da çok mükemmel kameralar yapmayı başardınız. Ancak sakın
fotograf makinelerinizle beni birebir kıyaslamaya kalkışma mahcup olursun.
Sizin kameralarınız yanımda çok basit bir oyuncaktan öteye geçemez. İlk
yaptığınız körüklü bir ağaç kutudan ibaret, siyah bezle örtülen çok basit
fotograf makinesinin icadından, bugün teleobjektifli, dijital, çok
kaliteli kameraları yapıncaya kadar 175 senelik bir süre geçti, birçok
insan yıllarca çalıştı ve fotograf makinelerinizi belli bir mükemmelliğe
getirdi. Şimdi bir kimse basit bir kutu ile mercekten ibaret basit bir
makinenin, bugünkü çok kaliteli kameralara kendi kendine evrimleşerek
dönüştüğünü iddia edebilir mi? Yüzlerce bilim adamının, ilmî birikimleri
ve gayretlerinin birleşmesi neticesinde olan bu iş hiç tesadüfî olaylara
verilebilir mi? Aynen bunun gibi, hiçbir yumuşakçanın veya bir böceğin
gözü kendi kendine evrimleşip insan gözü hâline gelebilir mi? Tabiî
gelemez. Ama bunu daha iyi takdir edebilmen için benim mikroanatomik
yapıma biraz dikkat etmen gerekecek.
Küre şeklinde, hem sağlam hem de esnek ve çok tabakadan yapılmış kapalı
bir kapsül görünümünde bir yapıya sahibim (Şekil 1). Çapım aşağı yukarı 24
mm yani 2,5 santim kadardır. En dışımda sclera (sert tabaka) adı verilen,
yoğun bağ dokusu liflerinden yapılmış çok sağlam bir örtü ile korunurum.
Bu tabakanın altında beni besleyen kan damarlarının girdiği ve yaygın bir
ağ şebekesi gibi bütün her tarafımı saran choroidea (damar tabaka)
bulunur. En içte ise retina veya ağ tabaka olarak isimlendirilen, ışığa
hassas asıl alıcılarımın yer aldığı en kıymetli kısım yerleştirilmiştir.
Bu tabakalarımın kendi içinde, herbirinin ayrı bir vazifesi olan daha alt
tabakaları mevcuttur, fakat fazla uzatmamak için detaylara girmiyorum.
Küre şeklindeki ana gövdemin ön tarafı biraz dışa doğru bombeleşmiş ve
aynı zamanda ışığı geçirebilmesi için sert tabakanın ortası
saydamlaştırılmıştır (cornea). Bu şeffaf kısım dışındaki gözakı adı
verilen önden görülen bütün kısımlar benim kurumamı engelleyen bir mukosa
tabakası (conjunktiva) ile örtülüdür. Işınları odaklama için cornea
kısmımın dış bükeyliği diğer bölgelerimden daha fazla bombe yapmıştır. Ön
taraftaki bu şişkinliğin arkasında küçük bir odacık ve burasını asıl büyük
odacıktan ayıran bir mercek bulunur. Mercekle cornea arasındaki ön
odacıkta şeffaf bir sıvı ve bana rengimi veren iris ve gözbebeği adını
verdiğiniz ortadaki kara delik bulunur. Özel bir kas yapısında olan iris,
ortasındaki kara delikten girecek ışığın miktarını ayarlamak için büzülüp
genişleyebilen bir perde gibi çalışır. Kuvvetli ışıkta daralarak fazla
ışık girmesini ve retinamın tahriş olmasını engeller. Az ışıkta ise çok
açılarak daha iyi görme için retinama fazla ışık girmesini sağlar.
Merceğimi askıda tutan bağlar (zonula ciliaris), kirpiksi cisim (corpus
ciliare) denilen ve merceğimin şeklini değiştirerek odak uzaklığını
gerektiği gibi ayarlayan kas demeti de damar tabakamın ön kısmındadır.
Uzağa veya yakına baktığında uyum yaparak odaklamanın doğru olmasını temin
eden faktörlerden biri merceğin şekil değiştirerek incelip kalınlaşmasıdır
ve bu işi de merceği askıda tutan ve çekip bırakan bağlar sayesinde
yapabilirim.
Mercekten sonra asıl büyük odacığım olan ve içi peltemsi saydam bir
sıvı ile dolu karanlık oda bulunur. Burayı dolduran peltemsi şeffaf
sıvının (humor vitreous) yoğunluğu ve yaptığı basınç sayesinde benim
kürevî şeklim daha dayanıklı bir hâl alır. Bu karanlık odanın arka
tarafındaki retina tabakamda bulunan ışığa hassas çubuk ve koni şeklinde
ışık alıcı hücreler bulunur. Retinamın üzerine sadece ön tarafındaki
corneadan ve mercekten geçen ışınların teşkil ettiği görüntü ters olarak
düşer. Işığa hassas alıcılarımın en yoğun olduğu bölge (fovea centralis)
hafif çukur olup, en net ve iyi görüntü burada oluşur. Burada görüntünün
teşkil edilmesi henüz o nesnenin görüldüğü mânâsına gelmez. Görüntünün
idrâk edilmesi veya algılanması demek, beyindeki görme merkezindeki bir
grup hücrenin uyarılması ile ortaya çıkan bir histir ve biz buna görme
diyoruz. Buradaki alıcı hücrelerimde ışık tesiri ile meydana gelen kimyevî
ve elektrikî olayların hızı o kadar fazladır ki, aklınız durur. Işık
tesiri ile uyarılan alıcılarımdaki elektrik sinyalleri optik sinir (görme
siniri) vasıtasıyla beyne iletilir ve asıl görme işi beyinde ortaya konur.
Dolayısıyla aslında ben de görme işinde sadece bir vasıtayım.
Çok nazik ve hassas bir organ olduğum için yaratıcım beni senin kafa
kemiklerinden oluşan bir çukur içine yerleştirerek korumuştur. Üst çene (maxilla),
elmacık (zygomatic), alın kemiğinin taban kısmı (frontale), gözyaşı kemiği
(lacrimal), kalbur kemiği (ethmoid) ve sapan kemiklerinden (sphenoid)
yapılan bu sağlam kutunun içinde çok emniyetli bir şekilde otururum.
Korunma mekanizmalarım sadece bu kadar değil. Ön taraftan gelecek
tehlikelere karşı da, üst ve alt göz kapaklarımın (palpebra superior ve
inferior) ani durumlarda hemen kapanmasıyla korunurum. Kapaklarımın belli
aralıklarla açılıp kapanması sayesinde sizin arabalarınızın cam
sileceklerinin çalışması gibi benim saydam tabakamın (cornea) kirlenmesi
önlenir. Kapaklarım da öyle basit deri kıvrımları değildir. Çok yoğun
bezlerin (meibomian bezler) teşkil ettiği geniş bir salgı sistemi
kirpiklerimin iç tarafını devamlı olarak ıslatıp yağlar ve toz toprağı
yapıştırıp zararsız hâle getirir. Çok hislendiğin zamanlarda ise burun ile
benim aramda bulunan gözyaşı bezlerinin (glandula lacrimalis) ürettiği
salgı, gözyaşı kesemi (saccus lacrimalis) doldurduktan sonra iki kanal ile
beni çok güzel bir şekilde yıkayarak banyo yaptırırlar. Çok fazla
ağladığında gözyaşı kesesinin diğer bir kanalı fazla salgıyı burun içine
boşaltır ve böylece buraları da yıkanmış olur.
Bir âlet ne kadar kompleks ve çok parçalı olursa, o kadar çok
arızalanma ihtimali olur. Benim de milyonlarca hücrenin birlikte
oluşturduğu onlarca parçadan bütünlük içinde bir sistem olarak
yaratıldığımı düşünürseniz, her parçamın arıza çıkarması mümkündür. Fakat
kudreti sonsuz Rabbim, çok büyük çoğunlukla bizi arıza çıkarmadan
milyonlarca insanın kafasında iş görmemiz, onların dünyalarını
aydınlatmamız için yerleştirmiş.
Arada sırada acziyetimizi göstermek, gururumuzu kırmak için, Rabbimiz
hastalık adı altında bazı hikmetli arızalar ortaya çıkarıyor. Benim de bu
şekilde bazı kusurlarım olmuyor değil. Uzak ve yakın görme, ışığı kırma
bozuklukları gibi durumları bazı merceklerle düzeltebiliyorsunuz. Fakat
retinamdaki çok nazik ışık alıcı hücrelerimin, arızalarının bir çoğunun
düzeltilmesi çok zordur. Büyük odamın içindeki sıvının basıncı da çok
dengeli olmalıdır. İçimdeki bu sıvının basıncı artarsa şiddetli ağrılar
ortaya çıkarırım ve doktorlarınız buna glokom adını veriyorlar. Merceğim
şeffaflığını kaybederse katarakt denilen durum meydana gelir. Bunun
dışında birçok bakteri ve virüs bende birçok iltihaplı hastalıklar meydana
getirebilir, ama senin vücudunun askerleri olan bağışıklık sisteminin
hücreleri Allah (cc)'ın izniyle bu mikropların hakkından gelir. Şeker
hastalığı, A vitamini eksikliği ve damar sertliği gibi bazı hastalıklar da
bana menfî tesir ederek beni bozabilir ve işe yaramaz hâle getirebilir. Bu
durumda tabiî ki dünyan kararabilir.
Hasan! Sana belki sayfalar dolusu kendimden bahsedebilirim, fakat bu
kadar derin anatomi ve fizyoloji bilgisiyle kafanı karıştırmak istemem.
Benim asıl gâyem, bütün organlarını hikmetli şekilde yaratan Rabbimizi
unutmaman için, üzerimdeki ince sanatları ve hikmetleri göstererek, seni
hayrete, takdire ve şükre sevkedici bir tefekkür gayretine girmene vesile
olmak. Muvaffak olabilirsem, ne mutlu bana!
Yazıcıya
Gönder
• Giriş • Yukarı • Ben Hasanın Akciğeriyim • Ben Hasanın Bağırsağıyım • Ben Hasanın Böbreğiyim • Ben Hasanın Burnuyum • Ben Hasanın Derisiyim • Ben Hasanın Diliyim • Ben Hasanın Gözüyüm • Ben Hasanın İskeleteyim • Ben Hasanın Kalbiyim • Ben Hasanın Karaciğeriyim • Ben Hasanın Kaslarıyım • Ben Hasanın Kulağıyım • Ben Hasanın Midesiyim • Ben Hasanın Pankreasıyım • Ben Hasanın Sinir Sistemiyim • Ben Hasanın Salgı Sistemiyim • Hasan Şükrediyor • Sayılarla İnsan • Sineğin Dilinden • Söz Maymunda •
|