|
BEN HASAN'IN PANKREASIYIM
Prof.Dr. Arif Sarsılmaz
Hasan! Herhalde bugün beni de tanıdıktan sonra, karın
ve göğüs boşluğundaki organlar olarak hepimiz kendimizi sana anlatmış
olacağız. Benim diğer organlar gibi göze çok batan bir büyüklüğüm yok;
hattâ çoğu zaman fark edilmeyebilirim bile. Karaciğer, kalb ve
akciğerlerin yanında belli bile olmam. Ama sakın benim bu mütevazı, sakin
ve sessiz duruşuma bakıp da beni küçük görmeye kalkma!. Korkunç
gürültülerle tulumba gibi çalışan kalbinin ve lokomotif kazanı gibi ses
çıkaran akciğerlerinin o körük seslerine bakıp da, onların benden üstün
olduğuna hükmetme! Çünkü bizim hiçbirimizin diğerine üstünlüğü yoktur.
Herkes kendi vazifesini yaparak Rabbimize şükretmekle meşguldür. Birimiz
olmasa diğerlerimiz de işe yaramaz. Ben; çok küçük, mide ile bağırsak
arasında sıkışmış, pembe renkli yağlı bir doku parçası gibi gözükebilirim,
ama çok hayatî vazifelerim vardır. Boyumdan ve görünüşümden beklemeyeceğin
kadar çok hayatî vazifeye uygun yaratılmışım ve bu işleri aksatmadan
yürütmeye çalışıyorum.
Midenin alt tarafında onikiparmak bağırsağı ile mide arasındaki
bağırsak mezenterleriyle (askısıyla) bağlanmış hâlde bulunuyorum ve bir
kanalla da ürettiklerimi belli bir program çerçevesinde bağırsak boşluğuna
salgılıyorum. Benim hem yapı, hem de çalışma bakımından farklı iki
kimliğim vardır. Vücutta benim gibi çalışan başka bir organ yoktur. Hem iç
salgı bezi, hem de dış salgı bezi olarak birbirinden çok farklı iki vazife
yaparım. Tabiî ki, bu vazifeleri yapmak için çok özel yaratılmış, hassas
bir yapıya ve hassas kimyevî özelliklere sahip olmam gerekir. Aslında bu
evrim teorisini aşırı bir şekilde abartıp sanki herşeyin tesadüfen, kendi
kendine ortaya çıktığı veya tabiatın yaratması gibi görenlere çok hayret
ediyorum. Benim küçücük vücudumdaki anatomik ve histolojik
hususiyetlerdeki inceliklere ve ne kadar müthiş bir ilimle yaratıldığımı
bir görebilseler, secdeye kapanmaları gerekirdi, ama heyhat!!! Bakıyorlar,
ama göremiyorlar. Işık mikroskopları, elektron mikroskopları ve
biyokimyevî maddeleri kullanarak, yüzlerce lâboratuarda yıllardır beni
incelemekte yarışıyorlar, sonra da birtakım insanlar beni yaratanı inkâr
edebiliyorlar.
Benim vazifelerimden birisi sindirim fizyolojisi ile ilgili olup,
midenden onikiparmak bağırsağına gelen gıdaların sindirimi için,
üzerlerine özel olarak ürettiğim dört çeşit sindirim enzimini dökerek bu
gıdaları parçalamaktır. Ürettiğim tripsinogen, kimotripsinogen, amilaz ve
lipaz gibi sindirim enzimlerim wirsung veya pankreas kanalı ve santorini
kanalı ismi verilen küçük borucuk ile onikiparmak bağırsağına taşınır. Bu
enzimlerden ilk ikisini proteinleri, üçüncüsünü karbonhidratları,
sonuncusunu da yağları sindirmekte kullanırsın ama haberin bile olmaz.
Yediğin gıdalar midenden incebağırsağa geçince benim enzimlerimin akım
hızı da artar, yani israf etmem, ne kadar yiyecek gelirse o kadar enzim
salarım. Bu işin çok hassas yapılması gerekir, yoksa hem enzimler israf
olur, hem de bağırsak içinde kendi duvarlarının sindirilmesi gibi kötü
olaylar başlayabilir. Gıdaların gelişine göre enzim salınmasının kontrolü
benim de elimde değildir. Bu işin kontrolü beyinden çıkan vagus siniri
vasıtasıyla bağırsak duvarında (mukosasında) özel olarak yaptırılan
sekretin ve pankreozimin adlı hormonlar tarafından yürütülür. Gıdalar
mideden onikiparmak bağırsağına geçtiğinde sekretin ve pankreozimin kana
karışmaya başlar. Bu hormonlar kan dolaşımıyla bana ulaşınca, hücrelerim
uyarılarak bol miktarda su, bikarbonat ve saydığım sindirim enzimlerim
üretilip salgılanır ve kanalım vasıtasıyla bağırsağa akar.
Sindirim enzimlerim, üzüm salkımına benzer görünümdeki asinüs
hücrelerinde yapılır. Bu hücrelerin faaliyeti ile yaptığım üretime "dış
salgı bezi, kanallı bez veya ekzokrin pankreas" gibi isimler veriyorsunuz.
Bu üretim, tıpkı tükürük bezlerinizde tükürük üretilmesi ve kanalla ağza
akıtılması gibi bir salgılama faaliyetidir.
Benim ikinci işim "iç salgı bezi, kanalsız bez veya endokrin pankreas"
olarak çalıştırıldığım, insulin ve glukagon hormonlarının üretilmesidir.
Asinüs hücre topluluklarının arasına yayılmış olan Langerhans adacıkları
olarak da bilinen hücre gruplarım, kendi içinde alfa, beta gibi tiplere
ayrılır. Özel beta hücrelerimin salgıladığı insulin hormonuna, kanındaki
şeker (glikoz) seviyesi ayarlattırılır. İnsulinin yaptığı iş, kandaki
şekeri alıp kullanmaları için vücut hücrelerini uyarmaktır.
Yemek yedikten sonra sindirilen karbonhidratlar glikoz moleküllerine
parçalanıp kanına geçtiği için kanında şeker seviyesi yükselir. Vücudunun
sıhhatli çalışması için kanındaki glikozun 100 mg/ml civarında (80-120
arasında değişebilir) olması gerekir. Şeker seviyesi bu miktarın üzerine
çıktığında, insulin salgılarım. Böylece şekerin hücrelere taşınıp
yakılarak sana enerji vermesini temin ederken, aynı zamanda kandaki
yükselişini de durdururum, şeker azaldığında ise insulin salgısını da
durdururum. İnsulin ayrıca yağ dokularında şekerin depolanmasını ve yağ
asitlerine dönüştürülmesini kolaylaştırır ve yağ asitlerinin yıkımını da
yavaşlatır. Sadece bu kadarla kalmaz: Aminoasitlerin kas dokusunda
tutularak protein yapımının hızlanması, karaciğerde glikozun depolanarak
glikojene dönüştürülmesi de insulinin yardımıyla olur.
Beta hücrelerimde ortaya çıkan bir arıza genellikle geriye dönüşü
olmayan kötü bir sonuç doğurur ki, bu da insulin salgılanmasında yetersiz
kalınmasıdır. Neticede "diabetus mellitus" veya şeker hastalığı dediğiniz
tablo ortaya çıkar. Halk arasında "öldürmez ama süründürür" veya "zengin
hastalığı" denilse de çok sıkıntılı bir durumdur. Dünya nimetleri olan
birçok yiyecek ve içecekten seni mahrum bırakırım, yediğin içtiğin
herşeyde hassas ölçülü olmak zorunda kalırsın. Perhizle idare edilemiyecek
durumlarda da her gün insulin iğnesi enjekte etmek durumunda kalabilirsin.
Dokularının, sinirlerinin ve kan damarlarının bozulmasına sebep olması
nedeniyle birçok komplikasyonlar ortaya çıkarabilir. Konuyu çok dağıtmamak
için şeker hastalığının tiplerine girmeyeceğim. Sadece şunu vurgulamak
için bu konuya girdim: Hasan! Ne kadar âciz olduğunu anla! Gözle
göremediğin küçücük bir hücre topluluğunun ürettiği bir madde, bütün
vücudunun işleyiş mekanizmasını bozabiliyor, yediklerinin lezzetini
kaçırıyor ve hayatı sana zindan edebiliyor. Herhalde artık yemek yedikten
sonra elini karnının sol tarafına ve midenin altına koyup, beni yaratan ve
senin hizmetine veren Rabbimize içten şükür edersin.
Benim alfa hücrelerimden salgıladığım glükagon hormonu ise, yukarıda
vazifelerini saydığım insulinin tam tersine, hücrelerde depolanan şekerin
serbest kalmasına yol açar. Kanında şeker azaldığında (açlık, çok çalışma
vs sebebiyle) karaciğerde glikojenin glikozlara parçalanmasını sağlayıp,
kandaki şeker seviyesini yükseltir, yani insulinin tam aksine bir tesir
oluşumunu sağlarım. Böbreküstü bezinin salgısı olan adrenalin de
glikojenin parçalanarak glikoz hâlinde kana verilmesini sağladığından
birbiriyle entegre bir sistem hâlinde çalışırlar. Glukagon, ayrıca
glikojen sentezini yavaşlatır, proteinlerin parçalanmasını ve yağ
metabolizmasını da hızlandırır.
Buraya kadar anlattıklarımdan herhalde anlamışsındır; insulin ve
glukagon otomatik olarak birbirini kontrol eden bir sistem şeklinde
çalışan bir biyolojik geri-besleme (biyofeed-back) mekanizmasıdır. Bu
sistemi yıllarca çalışma sonunda lâboratuarlarda ancak anlayabilmişken,
şimdi bunun kendi kendine oluştuğunu iddia edebilir misin, Hasan?
Her organda olduğu gibi benim de çok çeşitli hastalıklarım olabilir.
Bunlar içinde en çok rastlanılanları; akut ve kronik iltihaplarım, ur ve
kistlerimdir. Bilhassa alkol alanlarda çok kolay iltihaplanırım, enzim
salgılarım iyi yapılamadığı için de, gıdalar sindirilemeyeceği için dışkı
yağlı çıkmaya başlar ve içinde sindirilmemiş proteinli lifler bulunur.
Yemeklerden sonra sindirim yetersizliğine bağlı bağırsak problemleri
ortaya çıkabilir. Herhangi bir kronik iltihap veya urdan dolayı iyice iş
göremez hâle gelir de vücuttan çıkarılmam gerekirse, hayatının devamı için
hergün düzenli olarak dışarıdan insulin ve pankreaslardan elde edilmiş öz
sıvı verilmesi gerekir.
Benim kanserlerimin bir özelliği çok hızlı ilerlemesidir, metastaz
yaptıktan sonra maalesef tıp adına yapacak birşey kalmaz. İşin kötüsü
metastaz yapıncaya kadar ben de pek kanser olduğumu belli etmem, elimden
geldiğince vazifelerimi aksatmadan yapmaya devam ederim, tabiî bu durum
aleyhine olur. Ben vazifelerimi aksatmaya başlayıp iş yapamaz hâle gelince
farkına varırsın, ama genellikle de kanser metastaz yapmış olduğundan geç
kalınmış olunur. Kesin olarak ispatlanmamışsa da benim bildiğim birçok
pankreas kanseri olan insan çok sigara içen kişilerdi. Doğrusunu bizi
Yaratan bilir ama, şahsen ben bu pis sigaradan hiç hoşlanmıyor ve
şüpheleniyorum. Gerçi diyeceksin ki sigara doğrudan akciğerlere tesir
eder, seninle alâkası ne? Vallahi, ben senin gibi düşünmüyorum! Diğer
birçok arkadaşım da bu sigaradan şikâyetçiler. Bilhassa benim kanserimden
olan son iki kişinin uzun yıllar çok sigara içmeleri bu şüphemi iyice
artırdı. Böyle şüphe içinde yaşamaktansa, sigaradan uzak durmak daha iyi
değil mi?
Şeker hastalığı ile ilgili olarak ortaya çıkan gelişmelerden en başta
gelen yeni bir metot ümit vermekle beraber bazı problemler henüz
aşılamadı. Yeni ölmüş ve dokuları mümkün olduğunca benzeyen bir insanın
pankreasından alınacak beta hücrelerinin şeker hastası olan kişiye
nakledilmesi kısmen başarılı olmuştur. Ancak doku reddi problemi her
organda olduğu gibi bir problemdir. Yakın bir zamanda "İnsan Genom
Projesi" biter de bütün bir vücuda ait genetik şifre tam olarak ortaya
konulabilirse ve beta hücrelerimin aktivitesine ve insulin sentezine ait
bütün kademelerin genetik şifredeki karşılıkları çözülebilirse şeker
hastalığının da genetik mühendislik teknikleriyle tedavisi mümkün
olabilir. Ama şu anda henüz bunlar düşünce plânında. İnşaallah bilim
adamlarınız ihlas ve samimiyetle çalışırlarsa yakın bir gelecekte bütün
bunlar hayal olmaktan çıkabilir, çünkü zaten esas olarak yapılanlar
kudreti sonsuz Rabbimizin verdiği ilmi kullanarak, O'nun yarattığı sanat
eserini anlamaya ve plânını çözmeye çalışmak. Bazı safderûnlar, genlere
yaptıkları bu kadarlık bir müdaheleyi sanki birşey yaratmışlar havasında
takdim ediyorlar. Ne kadar da yanılıyorlar. O'nun mülküne, O'nun verdiği
ilim ve izafî gücüyle müdahele etmeyi büyük bir marifetmiş gibi takdim
ediyorlar. Halbuki böyle yapacaklarına O'nun murad-ı ilâhisini anlamak
için yaklaşsalar ve "insanlığa faydalı keşifler yapmak istiyoruz, ey
Rabbimiz, bizim ufkumuzu aç!" diye yalvarıp, öyle çalışmaya başlasalar çok
daha önce ve çok daha problemsiz keşifler yapabilirler.
Her neyse Hasan, yine hislendim ve kendimi kaptırdım. Ne yapayım,
dayanamıyorum. Bilim adamlarının bu kadar materyalist bir tavır ve gurur
içinde benim gibi bir sanat eserine saygısızca yaklaşmalarına
katlanamıyorum. Ümidim sende ve senin neslinde Hasan'ım. Bu
lâboratuarlarda sen ve senin arkadaşların beni incelemeli, Rabb’imin
önünde eğilmeli ve O'na şükredecek hâle gelinceye kadar çok
çalışmalısınız. Siz çalışın ve O'na güvenin, O size bizimle ilgili bütün
sırları açacaktır. Yeter ki, siz fiilî, hâlî ve kavlî duaları birlikte
yapın. Haydi hoşçakal Hasan!
Yazıcıya Gönder
• Giriş • Yukarı • Ben Hasanın Akciğeriyim • Ben Hasanın Bağırsağıyım • Ben Hasanın Böbreğiyim • Ben Hasanın Burnuyum • Ben Hasanın Derisiyim • Ben Hasanın Diliyim • Ben Hasanın Gözüyüm • Ben Hasanın İskeleteyim • Ben Hasanın Kalbiyim • Ben Hasanın Karaciğeriyim • Ben Hasanın Kaslarıyım • Ben Hasanın Kulağıyım • Ben Hasanın Midesiyim • Ben Hasanın Pankreasıyım • Ben Hasanın Sinir Sistemiyim • Ben Hasanın Salgı Sistemiyim • Hasan Şükrediyor • Sayılarla İnsan • Sineğin Dilinden • Söz Maymunda •
|