|
SÖZ MAYMUNDA
Prof.Dr. Arif
SARSILMAZ
Sevgili insanoğlu!
Bugün seninle,
ismimle anılan bir problemi konuşmak istiyorum. Allah’ım beni birazcık
size benzer yarattı diye bana etmediğiniz cefa kalmadı. Belki de
imtihanınız için Allah beni maymun olarak yaratmış. Aslında maymunluğumdan
memnunum. 150 senedir ne kadar akıllı insan bir araya gelse de, bir
delinin kuyuya attığı taşı kuyudan çıkaramadılar. Neticede imtihanı
kaybedenleriniz yüzünden rahatım kaçtı. Alay edilen, her davranışı kontrol
altına alınan ve lâboratuarlarda oyuncak edilen bir varlık haline geldim.
Halbuki daha önce ne güzel, ağaç tepelerinde neşeli oyunlar oynayıp tatlı
meyveler yiyerek, Rabbime şükredip zikrederek üzüntüsüz ve sıkıntısız bir
hayat sürüyordum. Darwin adındaki bir meraklı, yaklaşık 150 sene kadar
önce tabiatı araştırıp Rabbimin koyduğu yaratılış mucizelerine ait bazı
prensipleri yorumlarken, elinde sağlam bir ölçü olmayınca haddini biraz
fazla aşmış, başımın yanmasına sebep olmuş.
Halbuki biraz niyeti
ve nazarı sağlam olsa, tabiat kitabına Rabbimin koyduğu birçok sırlı ve
ince hakikati keşfetmek üzereymiş. Tabiat âşığı ve yaratıklara karşı
meraklı olmasının semeresi olarak çok güzel tesbitlerde bulunmuş. Fakat
tabiata sebepler ve tesadüf hesabına bakınca istikametini kaybetmiş, belki
de hiç hesab etmediği korkunç bir yere gelmiş. Bir sürü insanı da peşinden
sürüklemiş.
Yaratılış meselesi;
sizin gibi benim de çok merak ettiğim bir husus. ‘Rabbim, sonsuz ilmi ve
kudretiyle bizleri nasıl yarattı?’, bu sorunun cevabını çok merak ederim.
Merak da ilmin hocasıdır, ama anlamaya gücümüzün yetmeyeceği, lâboratuarda
tekrarlanması mümkün olmayan, hiç kimsenin şahid olmadığı bir hususta
kesin bir hüküm vermek ne kadar yanlıştır değil mi? Rabbim Kur’ân’da ne
diyor: “Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de bizzat
kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Ben yoldan çıkaranları yardımcı
edinecek değilim.” (Kehf/ 51) Bu demek değil ki, araştırmayın,
incelemeyin! Sadece Allah’ın zâtı gibi, bu ilk hilkât mevzuunda da ileri
geri konuşmayın, zira anlayamazsınız; aklınız, ilminiz ve beyniniz,
Yaratıcı’yı hakkıyla idrâk edemez. Bu, bilgisayarların kendilerini yapan
bilgisayar mühendislerini veya televizyon gibi bir âletin kendini yapan
elektronikçiyi anlamasını beklemek gibi abes ve saçma olur. Bizler
yaratılmış olarak Yaratıcımızı idrâkten âciziz. Ama tabiatı bir sanat
eseri olarak kabul ettikten sonra ondaki sırlı güzellikleri, Allah’ın
yaratışındaki hassas mizanları, mükemmel hikmetleri araştırıp hayret
makamına çıkmanın, imanımızı artırmanın önünde hiçbir engel yok. Tam
aksine, bu husus çeşitli âyetlerle“...düşünmez misiniz?, tefekkür etmez
misiniz?, akletmez misiniz?” şeklinde vurgular yapılarak teşvik
edilmiştir. Fakat maalesef bazı insanların niyetleri ve nazarları bozuk
olduğundan, kâinata baktıklarında eşyanın kesreti karşısında gözleri
kamaşıyor ve perdeler arkasındaki hikmeti kavrayamıyorlar. Allah’ın
çeşitli hikmetlere mebnî olarak yarattığı benim gibi günahsız
hayvanlardaki zahirî bazı benzerlikleri kullanarak, bütün yaratılışı
inkâra gidebiliyorlar.
İmtihan gereği
olarak, Allah’ın mucizeleri bile yaratırken bunları bazı zahirî sebeblerle
perdelemesi gibi, hayvanatın ve nebatatın yaratılışında da yeryüzündeki
mevcut fizikî ve kimyevî şartlar kullanılmıştır. Bazı insanlar, sadece
dikkatlerini bu sebeplere teksif ettiklerinden, Rabbimin ilim ve kudretini
nazara almadıklarından, “bilim” ve “bilimsellik” adı altında ateizme ve
inkâra girmektedirler.
Halbuki biraz iz’an,
idrâk ve basiretleri olsa görürlerdi ki, tek tek her organım ve hücrem
organlarınızdan ve hücrelerinizden farklı olarak yaratılmıştır. Elbette
dış benzerlik bakımından; organlarımızı sadece isimleriyle alt alta yazıp
topladığımızda, sanki birebir aynıymış ve her ikimiz de ortak bir atadan
türemişiz gibi bir yanılgıya düşebiliriz. Sizin gözünüz var, benim de var;
sizin parmağınız var benim de var; sizin mideniz var, benim de var... bu
şekilde saydığınızda aldanırsınız. Halbuki parmaklarınız sizin için en
uygun olacak biçimde, mideniz de yine sizin için en uygun yapıda, kısacası
bütün organlarınız bütünüyle birbiriyle uyum içinde, insan olarak
hayatınızı sürdürmeniz için verilmiş. Bütün organlarım da birbirleriyle
bir bütünlük içinde, maymun olarak hayatımı sürdürmem için verilmiş. Aynı
şekilde başka hayvanlarla da benzer yönlerim pek çoktur. Aslana benzeyen
kıllarım olduğu gibi, kuşlara benzeyen kan damarımdan, sürüngenlere
benzeyen karaciğerimden veya kurbağaya benzeyen sinir hücrelerimden, yahut
balıklara benzeyen düz kas hücrelerimden vs birçok benzer yönlerden de
bahsedilebilir. Hattâ omurgasız hayvanlarla hareket, üreme ve beslenme
gibi temel hususiyetler açısından veya bitkilerle oksijen alıp
karbondioksit verme bakımından bir ortaklık kurulabilir. Bütün bu
benzerlikleri, Allah’ın bütün canlıları çeşitli zenginliklerle süsleyerek
sanatının bütün inceliklerini farklı seviyelerde ve boyutlarda göstermesi
olarak görebilirsiniz. Tıpkı çok usta bir ressamın önüne aldığı büyük bir
tablo üzerinde çalışırken, küçük fırça darbeleriyle aynı boyalardan farklı
şekiller ve biçimleri tuvaline yerleştirmesi gibi, Rabbim de, aynı
maddelerden elde ettiği farklı karışımlardan, sonsuz ilim ve kudretiyle,
çok farklı plânlara sahip hayvan şubeleri içinde farklı türler yaratmıştır
diyebiliriz. Aslında bundan daha normal bir şey de olamaz. Bu dünya
yüzünde ve bu dünyanın şartlarına bağlı olarak yaşadığımızdan, Allah
hepimize hayatımızı sürdürmemiz için gereken en uygun organları, en uygun
biçim ve fonksiyona sahip olacak şekilde yerli yerinde yaratmış.
Dolayısıyla bu dünyanın şartlarına uygun olarak, hayvanlar âleminde de
belli grupları, belli bir temel tipe veya formata uygun yaratmış, ama her
türde kendisine ait hususiyet mührünü de ayrıca vurmuştur. Meselâ
omurgalılar olarak hepimiz belli temel organlara ve vücut kısımlarına
sahibiz. Bununla beraber balıkların elini yüzgeç ve kuşlarınkini kanat
şeklinde yaratırken, atınkini koşmaya uygun olan tek parmaklı olarak,
yılanları ve bazı kertenkeleleri ise bacaksız bir şekilde yaratmış. Bu
demek değildir ki, bunların bacakları işe yaramadığı için körelmiştir. Tam
aksine, onlar bacaksız olarak, farklı bir sistem bütünlüğü içinde, farklı
güzellik ve mükemmelliklere tercüman olmaktadırlar. Bir başka deyişle,
yaratılış gâyeleri farklıdır.
Meseleyi temelden
aldığımızda, yaratılmış olan bütün türlerin her birinin genetik
programının kendine has çok hususî bir şifreye sahip olduğu görülecektir.
Dolayısıyla, bütün türlerin hücrelerinin çekirdeğinde bulunan DNA molekülü
zincirini teşkil eden nükleotid adını verdiğiniz harflerle her canlı ayrı
bir kitap olarak yazılmıştır. Nasıl ki, sizler 29 harfi kullanarak
binlerce kitaplar yazıyorsunuz; Rabbimiz de, dört biyokimyevî harf
diyebileceğimiz dört temel molekülü bir alfabe gibi kullanıp, sonsuz
ilmiyle şifreleyerek, milyonlarca canlının yaratılışını ayrı ayrı kitaplar
gibi programlamıştır. Nasıl ki kitaplarınızda benzer kelimeler, hattâ
benzer satırlar ve cümleler olur, yaratılmış canlılar arasında da benzer
fonksiyonlar veya sistemler bulunabilmesi gayet normaldir. Bu durum
aslında Yaratıcı’nın ilminin ve kudretinin sonsuzluğu ile birlikte, O’nun
tek olduğunu da gösterir.
Aslında sizin
bazılarınızın ille de benimle akrabalık kurma gayretinde oluşunuza hayret
ediyorum. Bu uğurda bir sürü yalana, akılla telifi imkânsız yorumlara
girmelerine şaşıyorum. Geçmişte yaşamış ve bugün nesli kesilmiş birçok
hayvan türü gibi biz maymunların da geçmişte tarih öncesi çağlarda yaşamış
bir sürü türümüz vardır. Bugün yaşayan goril, şempanze ve orangutanların
büyüklüğünde olan, (hattâ onlardan daha büyük olanlar gibi), yine bugün
yaşayan lemurlar gibi çok küçük tiplerimiz de geçmişte yaşamıştı. Bunların
bir kısmının nesli tükendi, bir kısmımız ise Allah’ın izniyle bugünlere
kadar geldik. Şimdi bu nesli tükenmiş olan eski türlerimizin fosillerini
buluyorsunuz, “İşte bizim atalarımız! Maymunlarla aramızdaki geçiş
formları!” diye feryat ediyorsunuz. Birileri de çıkıp bunların gerçekte
nesli tükenmiş maymun fosili olduğunu söylediğinde sahtekârlığa tevessül
ediyorsunuz. Bir orangutanın çenesindeki diş çukurlarına insan dişini
yerleştirecek kadar ileri tekniklere bile müracaat ettiniz. Zavallı fosile
“Piltdown Adamı” diye isim verdiniz, ama sonunda onun da sahte olduğu
anlaşıldı. Hele bazılarınızın hayal gücüne hayret ediyorum. Adamın biri
tek bir tane diş fosili buluyor ve bunu da insanlara ata olarak takdim
edebiliyor. Hattâ bir dişten adamın hayali şeklini çizip, yanına bir de
hanımının resmini yapabiliyor. Bunun da ismi “Hesperopithecus haroldcooki”
oluyor. Biraz bana, biraz da size benziyor. Daha sonraki incelemelerde bu
dişin bir domuza ait olduğu ispatlanıyor. Daha bunun gibi pek çok fosil,
ya eksik, yahut nesli tükenmiş maymun fosili veya bazı anomalilere sahip
insan iskeletleridir. Bazen bizimle ille de akrabalık kurmak isteyenlerin,
bu uğurdaki aşk ve şevklerine hayret ediyorum. Yılmadan usanmadan arayış
içindeler.
Peki bu insanların
bizimle akraba olduklarını iddia etmelerinin ardındaki asıl maksat nedir?
Muhal farz bizimle akraba olduklarını ispatlasalar ne kazanacaklar? Allah
sizi yeryüzüne halife kılmış, mahlukların en şereflisi mertebesine
çıkarmış, buna rağmen niçin ısrarla daha aşağıya inmeye çalışıyorlar?
Bunun temelde bir sebebi var: Allah’ın size yüklediği mesuliyet ve
mükellefiyetten kaçmak... Eğer atalarının bizim gibi bir maymun olduğunu
ispatlayabilirlerse, Allah’ın insana yüklediği kulluk ve bunun
gerektirdiği ibadet külfetinden kendi akıllarınca kurtulmuş olacaklar.
Vicdanlarını susturduklarını zannederek, bizim gibi hiçbir ahlâk endişesi,
utanma hissi ve ceza korkusu olmadan her türlü ahlâksızlığı rahatça
işleyebilecekler. Bütün bunları kolayca yapabilmek için de, Rabbimizi
inkâr etmek gerektiğinin farkındalar. Biyolojinin câri kanunlarını tam
tersinden yorumlayarak, sözde bilim yapıyormuş gibi bir havaya bürünüp,
ateizme varmanın en kestirme yolunun evrim teorisinden geçtiğinin de
farkındalar. Böylece kendilerini ilerici ve bilim adamı olarak lânse edip,
diğer insanları ise gerici ve bilim düşmanı olarak kolayca
yaftalayabilecekler.
Halbuki tesadüfî
olarak kendi kendine bırakın bir hücrenin, bir protein molekülünün bile
teşkil edilmesinin mümkün olmadığını ilmî araştırmalar gösteriyor.
Adaptasyon, seleksiyon ve mutasyon gibi biyolojik mekânizmaların iş
gördüğü, gerek ekolojik ve gerekse genetik bilim dallarının ortaya koyduğu
hakikatleri, haddini ve maksadını aşacak şekilde tam tersi bir anlayışla
yorumluyorlar. Bazı insanlar ise hilkât mevzuundaki bu çarpık anlayışın
inkâra kadar varacağını göremiyorlar. “Allah’ın evrim teorisine uygun
olarak maymundan insanı yaratmasının ne mahzuru var?” gibi yanlış bir
soruyla yanlış bir hükme varıyorlar. Zira evrim teorisinin temeline
oturtulan bütün biyolojik mekânizmalar tesadüfe ve şuursuz bir tabiata
dayandırılmaktadır. Bir hücrenin tesadüfî kimyevî reaksiyonlarla kendi
kendine oluştuğunu iddia ettikten sonra, bütün canlıların da
birbirlerinden tesadüfî mutasyonlarla türediğini(!), acımasız ve şuursuz
bir tabiî seleksiyonla canlıların plânsız bir şekilde yeryüzünden
silindiğini, vasata uygun çeşitlere sahip yavruların dünyaya gelmesinde
sebep olarak iş gören adaptasyonun ilahî bir kontrol ve takdir altında
bulunmadığını, dolayısıyla da bir Yaratıcı’ya (haşa) gerek olmadığını
vurgulamaktadırlar. Tabiî ki açıkça Allah’ı inkâr etmektense, böyle üstü
örtülü bir şekilde, sözde “bilimsel” bir üslûbla inkâr etmek kendileri
açısından daha kullanışlı bir yol olarak görülmektedir. Zira Allah
deneme–yanılma gibi, âciz insanların müracaat ettiği bir tarzda
yaratmaktan müstağnidir. İlmi ve kudreti sonsuz Yaratıcımız, tesadüfî
mutasyonun rastgele ortaya çıkartacağı, ne olacağını bilmediği bir mahluku
önce yaratıp sonra ‘beğenmedim, tekrar deneyeyim’ gibi bir acziyetten
uzaktır. Milyonlarca canlının herbirini tek tek ele aldığınızda hangisinde
en küçük bir kusur görebiliyorsunuz? Tesadüfen ortaya çıkmış tek bir organ
gösterebilir misiniz? Genlerde ortaya çıkan ve bize tesadüfî gibi görünen
zararlı mutasyonların hikmetini anlayamayanlar, bu mutasyonların zamanla
birikerek veya bazen de aniden tesadüfî bir şekilde mükemmel organlar
ortaya çıkardığını ve bir canlı türünü başka bir canlı türüne
dönüştürdüğünü iddia ediyorlar. Halbuki bu zararlı mutasyonlar bile
tesadüfî değildir. Hastalıklara ve ölüme sebep olarak herhangi bir türün
hiç durmadan çoğalmasına ve dünyayı istila etmesine engel olma gibi
hikmetleri, ancak tabiata bütüncül bir gözle ve ibret nazarıyla bakanlar
görebilirler.
Evrim teorisinin bu
sözde ‘bilimsel’ üslûbu sizleri aldatmasın. Bir kere; evrim teorisi
denenmesi ve lâboratuarda tekrarlanması mümkün olmayan bir konudur, bu
yüzden normal bilimin sahasına girmez. İkinci olarak, yanlışlanmaya açık
değildir. Siz ne söylerseniz söyleyin, hangi şekilde çürütürseniz çürütün,
her zaman yeni bir yorumla yine üste çıkarılmaktadır.
Sadece yürüyüşünüz
ile yürüyüşümü karşılaştırsanız bile, bel ve kalça anatomimiz bakımından
gösterdiğimiz farklılıklar için saatlerce konuşmam gerekir. Vücut
kıllarımızın dağılımı, el ve ayak şekillerimiz, ağız, burun, kulak ve alın
yapımız zaviyesinden karşılaştırmaya kalktığınızda ise hiç içinden
çıkamazsınız. Beni en çok güldüren bir husus da, bazı kuyruklu
türlerimizin zamanla kuyruklarının köreldiğini, beyin hacmimizin
büyüdüğünü ve sonra da alet kullanmaya başlayarak insanlaştığımızı
söylemeniz. Beyin gibi kompleks bir organı Rabbim her hayvanın ihtiyacına
göre belli fakültelerle techiz ederek yaratmış. Milyarlarca sinir
hücresini bir araya getirerek hususî merkezler teşkil ettirmiş. Bu
merkezler de her hayvanın ihtiyacı kadar görme, koklama, işitme, hissetme
gibi kabiliyetleri gösterir. Ayrıca insan olarak hususî lâtifeleriniz,
kalbî hayatınız, vicdanî ve manevî boyutunuzu yönlendiren şuurlu bir
ruhunuz var. Beyniniz de bütün bunlara uygun hafıza, öğrenme, konuşma gibi
merkezlere sahiptir. Kısacası beyniniz ile beynim arasında kıyas kabul
etmeyecek ölçüde farklılıklar var. Buna rağmen bazılarınız hâlâ, beynimin
zamanla insanlaştığından bahsedebiliyor. İnadın bu kadarına da pes
doğrusu!. Bazılarınız da omurganızın sonundaki kuyruk sokumu kemiğine ve
kör barsağınıza takılmış!. Bunlar işe yaramazlarmış, bizden size geçen
kalıntı organlarmış?!. Bu görüşler 50 sene önceki hikâyelerdi, artık
modası geçti! Anatomicileri dinlerseniz, kuyruk sokumu kemiğinin oturak
kasları ve dışkılama fonksiyonu için ne kadar önemli olduğunu, bilhassa
hanımlarınızın doğum yapması esnasında oynadığı hayatî rolü görürsünüz.
Düşüp de kuyruk sokumu kemiğini kıranların, nasıl iki de bir tuvalete
taşındıkları da ayrı bir sıkıntı. Kör barsağın, sindirim sistemindeki
immün sistem fonksiyonları ve lenfosit üretimi için ne derece mühim bir
fabrika olduğu, bağırsak enfeksiyonlarındaki rolü bazılarının dikkatini
hiç çekmiyor. Vücudunuzda işe yaramaz organ arayacağınıza Allah’ın
yarattığı bu muhteşem makinenin parçaları arasındaki tenasüb, ahenk ve
hikmet gibi hususları araştırsaydınız, insanlık için faydalı birçok keşfe
imza atabilirdiniz.
Rabbimin üzerimde
gösterdiği yaratılış hikmetlerinden, enteresan hususlardan ve isimlerinin
tecellilerinden bahsetme niyetiyle konuşmaya başladığım halde, ister
istemez aramızdaki hilkâte ait bu probleme ve biraz da hissiyatıma takılıp
mevzuu uzattım. Sizler birçok bakımdan hususen insanî meziyetlerinizle,
benden ve bütün hayvanlardan üstün olduğunuz ve yeryüzünde çok şerefli bir
mevkii işgal ettiğiniz halde, Allahımız'a kulluk yapmamak için ortaya
attığınız bu yanlış teori ve hurafelerle zihninizi bulandırmanıza
dayanamadım. Aman ne olursunuz, kendinize geliniz, Rabbimin size
gönderdiği Peygamberiniz (sas)'in kıymetini biliniz; bütün kâinatın
fihristi olan Kur’ânınız'a eğiliniz, ondaki âyetleri tefekkür ediniz! Yol
varsa işte budur. Sakın benimle akrabalık kurmaya kalkmayınız, sonra siz
zararlı çıkarsınız ve son pişmanlık da fayda etmez. Ben bir kilo muz
yiyip, bir ağaç tepesinde uzanacak bir dal bulduğumda veya yavrularımla
başbaşa kaldığımda mutlu olur, Rabbime şükrederim. Fakat siz
vicdanınızdaki inanma hissinizi ve fıtratınızdaki kulluk arzusunu
susturamazsınız. Beyninizde mevcut fakültelerin ve kalbinizdeki
lâtifelerin, siz Rabbime inanmadan mutmain olması mümkün değildir. Hayvan
gibi de huzurlu olamazsınız. Çünkü istikbali düşünmeniz, geçmişteki
pişmanlıklarınız ve yaşadığınız anın sıkıntıları sizi rahat bırakmaz
Vücutlarımız
bakımından kısmî ve zahirî bir benzerliğe sığınarak kendinizi hayvan
sınıfına sokamazsınız. Bu Allah'a karşı bir hakaret olur. Sahip olduğunuz
yüksek ruhî meziyetlerinizi inkâr edemezsiniz. İnkâr etseniz de, O her
şeyi görüyor ve biliyor. Nasıl olsa hesap vereceksiniz. Gerisini siz
bilirsiniz.
Yazıcıya
Gönder
• Giriş • Yukarı • Ben Hasanın Akciğeriyim • Ben Hasanın Bağırsağıyım • Ben Hasanın Böbreğiyim • Ben Hasanın Burnuyum • Ben Hasanın Derisiyim • Ben Hasanın Diliyim • Ben Hasanın Gözüyüm • Ben Hasanın İskeleteyim • Ben Hasanın Kalbiyim • Ben Hasanın Karaciğeriyim • Ben Hasanın Kaslarıyım • Ben Hasanın Kulağıyım • Ben Hasanın Midesiyim • Ben Hasanın Pankreasıyım • Ben Hasanın Sinir Sistemiyim • Ben Hasanın Salgı Sistemiyim • Hasan Şükrediyor • Sayılarla İnsan • Sineğin Dilinden • Söz Maymunda •
|